36D93032-3B58-46E6-959E-01E0A991C814

Nihat Veli Yüce

Cumhuriyet Türkiyesi; demokratik devrimini gerçekleştirememiş, burjuva demokrasisinin asgari kurallarını işletememiş ve bu nedenle dört temel kusurla doğmuştur. Bu temel kusurların nedeni, dipten gelen halk hareketinin inisiyatifinin kuruluş esaslarına yansıtılmaması, kuruluş esaslarını belirleyen güçlerin, asker-sivil bürokrasisi, büyük toprak ağaları ve tefeci-tüccar sınıfı ile ingiltere’nin hassasiyetlerinin olmasıdır. Batılı anlamda burjuva demokratik devrimi gerçekleştirmeyen ve sırtında dört temel kambur ile yola devam eden Cumhuriyet kadroları özsel devrimler yerine biçimsel değişiklikleri devrim olarak sunarak, temel sorunların üzerini örtmüşlerdir. Tek yoğunlaştıkları mesele Türkçülüğü eğemen kılmak olmuştur. Cumhuriyet dört ana demokrasi meselesinde çözüm üretmekten uzak, alfabe değişikliği, kılık kıyafet kanunu ve biçimsel halk parlamentosu şeklinde vuku bulan ve ana fay hatlarını kırıp, çözmek yerine üstünü örten bir proje olarak şekillendirilmiştir. Çözülmeyen ve üstü örtülen bu fay hatları, yaklaşık olarak üç yıl sonra 100. yılına girecek cumhuriyetin çözüm bekleyen temel sorunları olarak orta yerde durmaktadır. Bu sorunlar sırası ile;

  1. Kürt meselesi
  2. Alevi meselesi
  3. Feodalite meselesi
  4. Kapütülasyonlar meselesi

1) Kürt meselesi:
Tarihsel olarak oluşmuş, kararlı bir topluluk olan, kendi dilleri ve kültürleri ile bu coğrafyanın kadim halklarından kürtlerin ulusal hakları gaspedilmiş, dillerine pranga vurulmuş, kürt sanatının, edebiyatının, özcesi kürt yazınının gelişmesi engellenmiş, eğitim dili olmasına izin verilmeyen kürtçe zamanla canlı ve yaşayan bir dil olarak gelişimini devam ettirememiş, ev içi konuşulan bir dil olmaya hapsedilmiştir. Sokakta dahi konuşulması engellenmiş, kendi dillerinde çocuklarına isim vermeleri dahi yasaklanmıştır. Üzerine zoraki giydirilen türklük giysisi dikiş tutmamış, söküklerden kürt gerçeği her daim kendini dışa vurmuştur. 25 milyon insanın üzerine, tepeden kararlarla türklük elbisesi giydirmek ve cumhuriyetin en temel demokrasi sorununu yok sayarak, gerçekte de o sorun yokmuş rüyası görülmüştür. Realiteyi kabul edip, gerçekçi çözümler üretmek yerine, realiteyi yok sayıp, üzerini örtmekle sorunlar çözülseydi, dünyada ulusal mücadeleler olmazdı. Subjektif niyeti, objektif gerçekliğin yerine koyarak bir sorunu çözemezsiniz, bilakis o sorunu dahada ağırlaştırır ve çözümü bir çok spesifik etkinin işin içine girdiği koca bir çıkmaza sürüklersiniz. Kürt meselesinde bugün gelinen süreç böyle zorlu bir süreçtir. Somut durumun somut tahlili ile soruna kendi objektifliği içinde gerçekçi çözümler üretilemediğinden, sorun uluslararasılaşmış, çok taraflı, girift ilişkilerin kuşattığı karmaşık bir hal almıştır. Bugün yaşadığımız sorunlar, sonuçtur, sebep cumhuriyetin kurucu kadrosunun ve devamcılarının kürt meselesini doğru çözümlerle çözmek yerine, inkar ve asimilasyon yöntemiyle sorunun çözülebilineceği yanılsamasına düşmeleridir. Bu inkarcı, asimilasyoncu yaklaşımın sorunu çözmediği, daha karmaşık ve uluslararsı hale getirdiği, 97 yıl sonra ap açık ortadadır. 97 yıl boyunca aynı yöntemi deneyerek farklı sonuç elde etmenin mümkün olmadığı görülmüştür. Yapılması gereken kürt gerçeğine uygun doğru çözümler üretmektir. Bu meselenin çözümü diğer demokrasi sorunlarının çözümünüde kolaylaştıracaktır. CHP kongresinde bu meseleye başlıca vurgu pozitif bir gelişmedir, aynı zamanda yetersizdir. Zira içeriğinin doğru tarzda doldurulması ve yaşamsal kılınması tayin edicidir.

2) Alevi Meselesi:
Herşeyden önce Alevi sorunu laiklik sorunu ile bire bir ilintilidir. Anadolu ve Mezopotamya coğrafyası, çok uluslu ve çok kültürlü bir coğrafyadır. Bu coğrafya halkları farklı inanç gruplarına ve kültürlere ait kadim halklardır. Bu özgüllükleri görmeden, hepsine türklük ve sunni islam elbisesi giydirilmeye çalışıldığında, mesele başından içinden çıkılmaz karmaşık hale getirilir. Cumhuriyet kadroları gerçek manada laik-seküler bakıştan yoksun, devlet dini oluşturmak ve anayasaya devletin dini islamdır biçiminde, laikliğe temelden aykırı olan bir anlayışı benimseyerek, başlıca demokrasi sorunlarından birini çözümsüzlüğe iterek ağırlaştırmışlardır. Diyanet işleri başkanlığı gibi bir devlet kurumu oluşturmak laik devlet yapısına aykırı bir yönelimdir. Devlet dinler, mezhepler ve bütün inanç kurumlarına aynı mesafede durur ve hakem rolü görür. Ötekileştirilen lehine pozitif ayrımcılık yapmalıdır. Bir mezhebin inancını devlet dini haline getirdiği anda laikliği terkettiği gibi, inanç grupları arasında da başından taraf olmuş olur. Bu tarafgirlik, diğer inanç gruplarını baskılar ve ötekileştirir. Aleviler 20 milyonu aşkın bir topluluk olarak bu ötekileştirilmeye mahkum edilmişlerdir. Kendi inanışlarını, ritüellerini gizli yapmaya mahkum edilirlerken. Sunni nüfusun yoğun olduğu yerlerde alevi olduklarını inkar edip, sunni inancının vecibelerine uygun davranarak hayata tutunmak zorunda kalmışlardır. Özcesi asimilasyona boyun eğmek zorunda bırakılmışlardır. Defalarca katliama uğratılmışlardır. Laik ve bütün inanç gruplarına aynı mesafede duran bir devlette yurttaşlar bu zulme maruz bırakılamaz. Burada gerçek anlamda laik bir devlet kurumsallaştırılmadığından bugün içinden çıkılmaz sorunlara kaynaklık etmiştir. Devlet dini oluşturma projesi toplum tarafından kabul görmemiş, ağırlaşan ekonomik buhran ve çözülen sosyal yapı meseleyi suistimal etmenin zemini olmuştur. Bugün yükselen şeriat isterük naraları bu realitenin sonucudur. Diyanet işleri başkanlığının lağvedilmesi zarurettir. İnanç işlerinin sivil toplum örgütlerine bırakılması, dinin ticaretini veya dini ticari yükselişinin kaldıracı yapan ve dini inanışını başka inanç grupları üzerinde baskı kurmak için kullanan bireylere, gruplara, tarikat ve cemaatlere karşı mücadele eder laik devlet. Bunun dışında inanç gruplarının inançlarını nasıl yaşayacaklarına onlar adına karar vermez. Cumhuriyet devlet eliyle dini inanışlara biçim vermeye, inançlarını nasıl yaşayacaklarına karar vermeye soyunmuştur. Bir inanışın bekçiliğine soyunmuş, diğer inanç gruplarını yok sayıp, ötekileştirmiştir. Laikliğin en güçlü taraftarı olan aleviler, laik olduğunu iddia eden devlet tarafından, yok sayılıp, ötekileştirilip, asimilasyona uğratılmış ve sunni tarikat-cemaat kıskacının insafına terkedilmişlerdir. Bugün tarikat-cemaat-holdig ağı ile cumhuriyeti kuşatan, şeriatçı, dinci cenahın bu denli azgın saldırılarının kökleri kuruluş felsefesindeki hataların sonucudur. Türk-islam sentezi hastalığında ısrarın sonucudur. Başta alevi sorunu olmak üzere, inanç grupları üzerindeki tahakküm ve asimilasyon anlayışı, temel demokrasi sorunlarından birini oluşturuyor. Çözümü gerçek anlamda laik ve demokratik cumhuriyeti inşa etmededir.

  1. Feodalite meselesi:
    Cumhuriyet kuruluş yıllarında başta kürt illeri olmak üzere, orta anadolu, Çukurova, eğe ve trakya da toprak meselesini çözerek, ekonomik alt yapıda feodalizmin tasfiyesini gerçekleştirememiştir. Feodal toprak ağaları ve tefeci-tüccar sınıfı ile ittifak kurarak, toprak devrimini gerçekleştirememiş, topraksız köylülere toprak dağıtıp, kooperatifler yolu ile üreticiden, tüketiciye ağını kuramamış, yoksul kitleleri tefeci tüccar ve büyük toprak ağaları sınıfının insafına bırakmıştır. Demokrasinin gelişmesi önünde de büyük engel oluşturmuştur. Emin Sazak, Celal Bayar, Adnan Menderes gibi etkin ve yetkin kadrolar toprak ağası sınıfına mensup oldukları için, toprak reformuna karşı durmuşlardır. Bu toprak ağalarının cumhuriyetin kuruluşunun ardından gerek üretim ve mülkiyet ilişkilerinde, gerekse üstyapıda nasıl bir yer kazandıkları 1925 e gelindiğinde daha iyi görülecektir. Büyük toprak ağalarının Meclis teki varlıklarının kendilerine sağladığı ilk kazanım 1925 yılında aşar vergisinin kaldırılması olmuştur. Yasa tasarısı 17 Şubat 1925 te 1 e karşı 151 oy ile kabul edilmiştir. Ezici bir çoğunlukla toprak ağalarının lehine karara bağlanan bu yasa feodal büyük toprak ağalarının Türkiye siyasetindeki belirleyici rolünü ortaya koymada çarpıcı bir örnektir. Dönemin bütçe gelirlerinin % 28,6 sını oluşturan aşar vergisinin kaldırılması, özcesi toprak ağalarının bu vergiden kendilerini kurtarmaları, bütçe açığını devasa boyutlara taşımıştır. Aşar vergisinin kaldırılmasından doğan açık 1926 yılından itibaren şeker ve gazyağından alınan vergiler ile kapatılmaya çalışılmıştır. Bu durum kent ve kır yoksullarının vergi yükünü ağırlaştırmıştır. Yoksul emekçi kitlelerin vergi yükünün ağırlaştırılması ile yaşamları çekilmez hale getirilmiştir. Dönemin canlı tanığı Sabiha Sertel, anılarında durumu şöyle aktarmaktadır. “Pekala, dedim, şimdi Mecliste eşraf, toprak ağaları, hacılar, hocalar yok mudur? Bunlar Mustafa Kemal in reformlarını destekleyecekler midir? Bu gericiler yine reformlara karşı geleceklerdir. Mustafa Kemal halka değil bu gerici kuvvetlere dayanıyor. Anayasada toprak reformunu, işçi haklarını sağlayacak maddeler yok. Türkiye sınıfsız bir toplumdur, diyorlar. Ezilen işçiler, köylüler haklarını nasıl koruyacaklardır?”
    Ayrıca, ODTÜ GELİŞME DERGİSİ 159 “Bilhassa ülkenin geri kalmış bölgelerinde bu ilişkileri daha da pekiştiren bir uzlaşı (Karaömerlioğlu, 2011: 84) benimsendi. 5.2. Topraklara El Koyma Yoluyla Zenginleşme 1926 yılında Medeni Kanun ve Borçlar Kanunu’nun çıkartılmasıyla topraktaki özel mülkiyet yapısına kesinlik kazandırılmıştır. Bununla birlikte, toprak sahiplerinin mülkiyetlerini hızla genişletmeye başladıkları ve bu genişletmenin önemli bir kısmının başkalarının mülksüzleşmesine dayandığı bir döneme girilmiştir.”

Taşrada büyük toprak ağalarının insafına bırakılan yoksul köylülük, ağırlaştırılan vergi yüküyle birlikte, tutunamamış ve kırdan kente kitlesel göçler başlamıştır. Şehirlerde sanayi gelişme olmadığından, taşradan şehirlere göçen yığınlar buradada yoksulluğun pençesinde acı çekmeye devam etmişlerdir.

“Kuruluş yıllarında Kemalist kadroların kırsala dair politikası önemli bir gerilim barındırıyordu. Bu politikaların sürekli olarak kolladığı büyük toprak sahipleri, henüz sınai bir burjuvazinin bulunmadığı ülkede en önemli mülk sahibi sınıfsal yapıyı teşkil ediyor ve gerektiğinde kendi çıkarlarını yırtıcı biçimde savunmaktan çekinmiyorlardı. Diğer yandan nüfusun çok büyük bir bölümünü oluşturan köylülüğün maddi yeniden üretim koşullarının sıkışması ve kitleler halinde kentlere göçmesi büyük bir endişe kaynağıydı ve büyük toprak sahiplerini kollayan politikalar bu sıkışmaya katkıda bulunuyordu (Tezel, 2000: 371). Köylülüğün topraktan koparak işçileşmesinin serbest bırakacağı sınıfsal dinamiklerden duyulan bu endişe, Büyük Buhran ın tarım kesiminde yarattığı yıkımın ardından daha da güçlendi. Öyle ki, sonraki yıllarda tarım bakanlığı görevini yapacak olan Şevket Raşit Hatipoğlu, Büyük Buhran ın tarımdaki sonuçları üzerine yazdığı eserinde [göçler] vaktından evvel ve birden bire büyük nufus kalabalıklarının proletaryalaşmasını ifade eder. Bu ise Türkiye için ne ökonomik, ne de sosyal hoş gelen bir şeydir. Bu sebepten Türkiye küçük ölçüde de olsa, çiftçiliği terk ve çiftçilikten soğumayı lâkayt karşılayamaz şeklinde uyarılarda bulunuyordu (Hatipoğlu, 1936: 87). Bu gerilimi hafifletecek ve kentlerin topraktan kopan kitleleri kapsamasını sağlayacak hızlı bir sanayileşmenin koşulları bulunmadığı için tek seçenek köylülüğün kırsalda tutulmasıydı. Kemalist kadroların toprak reformu konusundaki girişimleri bu amaca yönelikti. Ne var ki büyük toprak sahipleri ile yapılan ittifak ve bu kesimin elinde bulundurduğu siyasi güç mülklerin kamulaştırılmasına yönelik her türlü girişimi imkânsız kıldı ve onun yerine kapitalizm öncesine ait tabiyet biçimlerinin (feodal üretim ilişkilerinin. B.N.) ömrünü uzatan, Büyük toprak sahiplerinin toprak reformunu mülk düşmanlığı olarak lanse etme stratejisi, toprak reformu tartışması Türkiye nin gündeminden çıkana değin sürmüştür (Önal, 2010: 18”
(ODTÜ Gelişme Dergisi, 39 (Nisan), 2012, Osmanlı İmparatorluğu ndan Cumhuriyet e Geçişte Büyük Toprak Sahiplerinin Sınıfsal Rolü ve Dönüşümü Nevzat Evrim Önal)

Öncesinde büyük toprak ağalarının sözcüsü Emin Sazak, sonraları ise Celal Bayar, Adnan Menderes gibi büyük toprak ağaları çiftçiyi topraklandırma yasasına karşı sert muhalefet yürütmüşlerdir.7 Aralık 1945’te, CHP’den birlikte ihraç edildikleri arkadaşları Celâl Bayar, Fuad Köprülü ve Refik Koraltan ile Demokrat Parti’yi kuran Adnan Menderesi yeni partiye iten olası toprak teformu girişimini engellemekti. Burada tarihin ironisine bakın ki, başta yoksul köylülük olmak üzere, yoksullara karşı tutum alan Demokrat Parti yoksullardan aldığı oy ile tek başına hükümet olmuştur. Zira CHP kuruluşundan itibaren, tek parti döneminde büyük toprak ağaları sınıfının çıkarlarını savunmuş, cumhuriyet parlamentosu bunların çıkarlarını koruyacak yasalara imza atmıştır. Yoksul kitleler bu politikaları Cumhuriyetin ve CHP’nim politikası olarak telakki ettiklerinden, Demokrat Partiyi sorunlarına sahip çıkacak güç olarak görmüşlerdir. 1990’ların sonları ve 2000,li yılların başlarındaki kitle eğilimi 1950’li yılların iz düşümü gibidir.

Sonuç itibarı ile Cumhuriyet başta feodal büyük toprak ağaları olmak üzere, tefeci- tüccar sınıfı ve cılız şehir burjuvazisinin çıkarlarına uygun rotaya oturtulduğundan, feodalizm tasfiye edilememiştir. Cumhuriyet kuruluş yıllarından itibaren, halkçı demokrasi yerine büyük toprak ağalarının hükmüne teslim olmuş, onların çıkarlarına göre şekillenmiştir. AKP bu hattan beslenmekte ve bu hattın aktüel şeklidir.

  1. Kapütülasyonlar meselesi:
    Cumhuriyet kadroları savaş yılları içinde İngiliz emperyalizmi ile örtülü görüşmeler ve ilişkiler içindeydiler. Rusya’da 1917 de vuku Ekim devrimi batılı emperyalistleri ürkütmüş, dağılan osmanlı kalıntıları üzerinde kontrollü bir devlet yapısı oluşturulmaz ise, dipten gelen halk hareketinin farklı kanallara akabileceğinden kaygı duyulmuştur. Cumhuriyet kadroları Ermeni ve Rum burjuvazisinin tasfiyesine sessiz kalmaları koşulu ile, batılı güçlerle işbirliğine girmeye razı olduklarını ve osmanlının borçlarını kabul etme karşılığı, batının esas alması gereken tek güç oldukları konusunda uzlaşmışlardı. Kurtuluş savaşı boyunca İngilizlere karşı tek bir mukavemet yapılmamış ve ingilizler anlaşma ile çekilmişlerdir. İçeride büyük toprak ağalarının vergiden muafiyet kazanmaları, dışarıda osmanlıdan kalma borç yükü genç cumhuriyetin oluşturduğu coşkuyu kısa sürede yok etmiştir, yoksulların yaşam koşullarının dahada ağırlaşmasına götürmüştür.. Sömürge, yarı-sömürge, feodal yapı, yerini cumhuriyetle birlikte, yarı-feodal, yarı- sömürge bir yapıya bırakmıştır. Ekonomik bağımlılık ilişkileri sonucunda, zengin fakir ayrımı dahada büyümüştür. Türkiye’de burjuva demokratik devrim gerçekleştirilmemiş, burjuva demokrasisinin kırıntıları dahi çok sınırlı dönemlerde yaşanmıştır.

Bu nedenlerle toplumda demokrasi bilinci gelişmemiş, faşizan, totaliter, baskıcı eğilimler prim yapmıştır. Özetle Cumhuriyetin çözme kapasitesi göstermediği veya gösteremediği bu dört temel sorun dahada ağırlaşıp, içinden çıkılmaz hale getirilmiştir. Elbette bu sorunları çözmek fevkalade mümkündür. Bunun için CHP ve Kemalist çevreler gibi Cumhuriyetin toptan olumlanıp, yanlışlarının görülmemesi gibi bir politikaya kapılmamak tayin edicidir. Çözüm ortaya koyacak halk iradesi, demokrasi güçlerinin doğru hedeflere yönlendirmesi, dünü doğru tahlil etmesi ve karşı devrimi, devrimle alt etme vizyonu ile donanmasına bağlıdır. Saray gericiliğinin güç aldığı tarihsel kaynağı ve gerici dayanaklarını hedef almaksızın bu mücadele başarılamaz.