7359D865-78CB-4C42-B829-46AE09588D7F

Yavuz Özcan

Kendisi doğuştan demokrat bir zattı.. Asla diktatör değildi.. Ancak memleketi tek başına idare etmeyi tercih etti.. Hem o zaman da selvi boylu sevgi adamıydı ve Patlamış Lamba Partisi başkanlığı yanında boş zamanlarında da devlet başkanlığı yapıp, hergün yeni bir yalanla tebanın-ümmetin karşısına çıkardı. Şimdi mi Hitler’e benzer oldu? Büyük demokrat olduğunu söylediği günlerde daha esir alınmamıştı ve o bilinen sıfırlama olaylarına girişmemişti. Sonrası mı ? Fikirleri nedense kısa devre yaptı..

Elbette sebep olan Allahından bulsun…

Durduk yerde, Hitleri yattığı yerde ters döndertti..
Her kes derdi ki, herhalde bugünün demokrasiye ters düşmüş rejimlerini 1930’lu yılların faşist ve Nazi partileriyle kıyaslayacak kadar gözünü karartmış biri çıkmaz. Ama hepsi maalesef yanıldı…
Çünkü bu herkes bunun orantısız bir kıyaslama olacağını düşünmüştü. Durum böyle olunca memleketin aydınları haliyle bu benzetmenin akla da, hakkaniyete de sığmaz demişlerdi o ilk yıllarda. Ama zaman geçtikçe Hitler ile Mussolini, birer birey olarak, çağımızın kadersiz ülkelerine kan kusturan “sert abileri” ile rahatça kıyaslanabilir hale geldi uzun boylu sevgi adamı.
Örnek, hasımlarına karşı Hitler mi daha gaddardı yoksa Saddam mı?
Medyaya karşı hangisi daha hoşgörüsüzdü? Kaddafi mi Salazar mı?
İnsan olarak hangisi daha donanımlıydı? Franco mu yoksa Mussolini mi?
1990’ların orta sınıfın kültürel birikimini tek başına sağlayan Fırt dergisi mantığından yola çıkıp okura “Kılıçdaroğlu ile Erdoğan güreşse hangisi yener?” diye sormuyoruz.
Ama Avrupa’nın diktatörleri dendiği zaman göz ucuyla memleketin içine de şöyle bir bakıyoruz. Türkiye’de çokça diktatör olduğu halde tarih kitapları bunları diktatör saymadığından, memleketin başınada böyle bir olay gelmemiş gibi,bazı aydınlar,yazarlar dışında hiç bu beladan yakınan olmamıştır haliyle. Toplumun başına dikilenlere “Siz diktatör müsünüz efendihazretleri?”diye soramazdık.
Erdoğan da safiyetimizi gülümseyerek karşılayıp “Ben diktatör olsaydım bana bu soruyu sorabilir miydiniz?” diye zekice bir cevap vermezdi.
O yüzden bizim insani kıyaslamalarımıza ölçü olan diktatörlerin tamamının kökü dışarıdadır.Yani dış mihraklıdır.
Örnek olarak Saddam ile Avrupalı azgınları kıyaslayalım . Saddam’ın evrensel kültüre bir katkısı yoktu. O kültüre kıyıdan köşeden bulaşmış olabileceğini gösteren herhangi alameti de yoktu.
Herhangi bir müzik aletini çalamazdı. Kitlelerin önünde coştuğunda şiir de okumazdı. Fötr şapkasını çıkarmaya tenezzül etmediği kitlelere coşkusunu göstermek mi istiyor, Kalaşnikof tüfekle havaya ateş ederdi.
“En kanlısı” olarak bilinen Hitler ise “Fagot” çalarmış. Nedir diye baktım. Ahşaptan yapılma, 1.20 boyunda, neye benzeyen bir nefesli sazmış. Hitler ayrıca ressamdı da.
Vallahi günahlarını almayayım ama biz de “ressamım” diye geçinip 62’den tavşan yapamayan pek çok ünlüyü, yetenek olarak, rahat rahat geçerdi. Kaleminin kuvvetli olduğu da malumunuz.
Bizde “Kavgam” diye bilinen “Mein Kampf” adlı kitabını elinize alın. “Alman edebiyatı ve plastik sanatlarında durum” diye başlık açtığı bölümde yazılanları okuyun.
Felsefeden edebiyata, resimden heykele, mimarlığa hiçbir şeyi atlamayan bir diktatör görürsünüz. Üstelik her konu başlığına dair özgün fikirleri vardır.
Hitler’in cezaevinde kaynakları fazla kullanamadan yazdığı bu kitabın sanat ve edebiyat hakkında söylediklerine kafadan, kitaba bakmadan cevap verebilecek çok az insan var.
Yirminci yüzyılın en kanlı diktatörü Hitler’in yancısı Mussolini için de durum çok farklı değil. Onu da Kaddafi ile kıyaslayalım.
Kaddafi herhangi bir müzik aletini çalamıyordu. Şiirden, edebiyattan nasibi yoktu. Kitleyi etkilemek istediğinde o da havaya ateş ediyor, atla şehir meydanından dörtnala geçiyor. Yahut bir devenin sırtına binip gezinirken “Benim hörgüçlüm senin Porsche arabanı geçer” havası basıyordu.
Kendine “Duçe” dedirten Mussolini iyi keman çalıyordu. Dönemin tanıkları “Paganini’nin eserlerini kazasız belasız çalabilirdi” diyorlar. İyi de edebiyat takipçisiydi.
Sosyalist Partinin yayın organının yayın yönetmenliğinden geldiği için, yazının da yazarın iyisini de hemen anlardı.
İktidar olduktan sonra kendine bir “yandaş medya” yaratmıştı. Çok satan ama az okunan “Popolo d’İtalia” gazetesini kardeşi yönetirdi.
Kardeşinin gazetesi devrin muhalif gazetecilerinden Pitigrilli’ye savaş açmıştı. Sadece yayın yoluyla değil, emir altındaki mahkemeleri de kullanarak adamı ezmek istiyordu.
Mussolini son derece zeki ve ironik yazılar yazan Pitigrilli’yi kişisel olarak da merak ediyordu. Muhalif gazeteciyi makamına çağırdı, yüz yüze görüştü hatta tartıştı.
Sonra kardeşi Arnaldo’yu arayıp, Pitigrilli aleyhine başlattıkları linç kampanyasını durdurmalarını istedi. Emri altındaki bağımsız mahkemeye de davayı düşürme talimatı verdi. Yine de kendine zarar veren diğer muhalif yazarlarla birlikte Pitigrilli’yi de güneydeki kasabalardan birine sürdü, üstelik hepsine maaş bağlattı.
İkisi de birer diktatör olan Kaddafi ile Mussolini arasındaki bireysel makas çok açıktı ve bu konuda Erdoğanla daha yakın bir profil çiziyordu.Kaddafi ile Siyasal niyetleri dışında tek benzer yanları ölüm şekilleriydi.

Demokrasinin bünyesi içinde sorulabilecek sorulardan en sevdiğimdir.
“Siz diktatör müsünüz?”
Çünkü durduk yerde sorulduğunda “vukuat çıkarma potansiyeli” vardır. Ayrıca hem soranın hem de soruyu karşılayanın zekâsını açık şekide ele verir.
Örnek, Erdoğan’in karşısına dikilip bu soruyu sordun diyelim. Ne diyecek Erdoğan sana?
“Hayır, ben diktatör değilim. Demokrasi tasarımcısıyım. Alıştığınız kalıpların dışına çıkıp demokrasiyi kafama göre yeniden tasarlıyorum,ümmete yeni heyacanlar veriyorum” mu diyecek?
Nezaket sınırlarını zorladın mı adama “Nasıl bir cevap bekliyordun da damarına bastın” diye sorarlar.
Ben soruyu aptalca ve demode buldum şahsen.
Demodeliğini şöyle açıklayayım.
Bu soru en çok 1900’lü yılların başındaki liderlere sorulmuştur. Sorula sorula beylik olmuştur. Av ne kadar yol bilirse avcı da o kadar yol bilir.
1900’lü yılların başında, özellikle de yirmili, otuzlu yıllarda dört yanımız diktatördü.
Almanya’da Hitler, İtalya’da Mussolini, Rusya’da Stalin, İspanya’da Franko, Portekiz’de Salazar yükseliyordu.
Macaristan, Polonya, Yunanistan, Bulgaristan, Baltık ülkeleri tek adam rejimleri ile yönetiliyordu.
Hepsi de “Avcı kollayan ayı gibi” birbirlerinin gözüne bakıyordu. Biri Portekizli Salazar gibi “Yeni devlet” (Estato Novo) kararı ile öne çıktığında diğerleri de kopyalıyordu.
Avrupa “küllerinden doğan yeni devletler” ile dolmuştu. Ahalileri aynıydı, coğrafyaları aynıydı, başlarına gelenler aynıydı ama hepsi de yeni ve orijinaldi.
Yeni Portekiz, Yeni Macaristan, Yeni Polonya!
Birbirlerine baka baka nasıl yeni şeyler icat ettilerse “Siz diktatör müsünüz” sorusuna da birbirlerine baka baka en uygun cevabı buldular.
“Diktatör olsam bana bu soruyu sorabilir miydiniz?”
“Hakkat yahu! Soramazdık.”
Saçma sorulara saçma cevaplar.
Uzun bir kuyruk var, en sondakine yanaşıp “Kuyruğun sonu burası mı?” diye soruyorsun. O da cevap veriyor:
“Hayır! Burası kuyruğun başı, hepimiz ters duruyoruz.”
“Siz diktatör müsünüz?”
“Hayır değilim ama ülkeyi tek başıma idare etmeyi seviyorum.”
Türkiye toplumu gibi teba ve fıtrat,ümmet deyimlerine yüz dönmüş toplumlarda rejimin kimliğine bakmak aklımın ucundan geçmez.
Erdoğan rejimin özelliklerini dibine kadar hergün açıklıyor zaten.
“Demokratik bir ülkeyiz.”
Demokratik ülke olduğumuzdan Dünya bizi kıskanıyor.
Bu açıklama aslında herkes için yeterlidir. Bu saatten sonra “Nasıl bir ülkeymişiz?” deyip Ahmet Nesin’in yazılarından sonuç çıkaracak halim yok.
Üstelik demokratlıktan fazlası da var , laikiz!
Laikliği Faysal Dağlı’ya tarif eden Hacı Baba’nın söylediği yerlerdeyiz.
“ Layik olan camiye, layik olan meyhaneye gider.”
Bunları bilin, demokrasi benim dediğim gibi olacak, diye ayak altında dolaşmayın. Kendinize başka bir hobi bulun. Yazları tespih çevirmesi, kışları kavurma yemesi iyidir. Tavsiye ederim. Demokratik bir ülkenin ümmetinin gözü kulağı Sedat Peker reiste. Yaptığı son mitingden önce dağa taşa “Reis geliyor” diye yazdırdı. İlk siyasi eylemini “Reis sizleri mitingine davet ediyor” afişiyle duyurdu.
Kendisine iki koruma polisi verildi. Şehirlerarası yollarda ise bir polis aracı kendisine eşlik ediyordu.
Uzun lafın kısası siyaseten yükseliyordu ki,Hayırsever iş adamı Alaadin Çakıcı’nın Devlet beyin Devletten ricası ile çıkması sonrası nefesi Kafkaslarda alması tabiki demaokrasi için çokda hayırlı olmadı.Siz diktatörmüsünüz diye sormayın,onlar diktator değil, sadece memleketi tek başına yönetmek istiyorlar o kadar…