wp-1594960432215..jpg

Nihat Veli Yü

İttihat ve Terakki Fırkasının Türk-İslam sentezcisi iki kanadı olan İslamcı kanat ile Türkçü kanat arasında ki mücadele, çatışma-ittifak-çatışma sarmalı biçiminde ilerleyerek günümüze dek süregelmiştir.

Devleti dinin hizmetine koşan islamcılar ile, dini devletin hizmetine koşan Türkçüler arasında ki öze ait olmayan, tamamen biçimsel olan bu çatışma 19. yüzyılın, yani 1800’lerin başlarından itibaren süre gelen ve siyasi hayatı domine eden iki ana damardır. Tanzimat Fermanından, 1. ve 2. Meşrutiyete, oradan Cumhuriyet Türkiye’sine ve Cumhuriyet Türkiye’sin de de günümüze dek süre gelen eğemen erk arasındaki, dönem dönem uzlaşma, dönem dönem çatışma biçiminde vuku bulan çatışma tamamen devlet iktidarını kontrol etmek için alan tutma ve kitlelere hükmetme çatışmasıdır.

İdeolojik temelleri büyük burjuvazi, tefeci tüccar ve büyük toprak ağalarının temsiliyeti üzerinden şekillenen Cumhuriyet Türkiyesi’nin kenara ittiği islamcı kesimin taşradaki görece ikinci sınıf tefeci tüccar ve feodal müttegalibeye tutunarak kendine alan açarak tekrar iktidara ortak olmak istemesi üzerinden yürütülen klik çatışması günümüzde islamcı kesimin devlet kontrolünde küçümsenmeyecek kontrol kurması ile sonuçlanmıştır. Koçlar, Sabancılar, Eczacıbaşılar vb. klasik sermaye çevreleri, islamcı sermaye temsilcilerini taşradaki acentaları gibi görürlerken ve yedek güç olarak kulkanırlarken, bugün islamcı sermayenin yükselişini kabul edip, otoritesine boyun eğip uzlaşmayı tercih etmişlerdir. Devlet iktidarında klasik sermaye çevreleri ile, islamcı sermaye çevrelerinin uzlaşmasına tanık olmaktayız. Bu uzlaşma aynı zamanda sürekli çatışmayı da içinde barındırmaktadır. Tarikatlar üzerinden sağlanan sermaye birikimi, kimi tarikat holdinglerinin siyasi erki arkalayarak küçükleri yutması ve büyüklerin arasına girmesi ile sonuçlanırken, büyükler arasına giren islamcı tarikatların holdingleri arasında da uzlaşma çatışma biçiminde cereyan etmektedir. Klasik sermaye çevreleri arasında da uzlaşmalar ve çatışmalar sürerken, bunlar arasında islamcı sermaye grupları ile iş tutarak gücünü korumak isteyenler mevcuttur. Klikler arası çatışmalar görece azalmış gibi görünsede, bu iç siyasi dengelerden ve uluslararası mali sermayenin konjöktürel tercihlerinden kaynaklı, göreceli bir durumdur. İçte cadı kazanı kaynıyor, ayrışmalar, iç içe geçmeler, mevzi degiştirmeler ve gard almalar devam ediyor. Küresel mali sermayenin bu yerli acentaları bir birlerine karşı büyük sevgi şovları arasında, bir birlerinin brütüs’leri gibi bıçaklarını bilevleyip hazır tutuyorlar. Kurt misali yaralı kurda saldırıp parçalamak için fırsat kolluyorlar, mesele zamanlama sorunudur, hangi kurdun ve ne zaman yaralanacağı meselesidir. Sermayenin niteliği budur, özü budur. İster islamcı, ister evangelist, ister yahudi, ister görece laikçi olsun öz asla değişmez. Adı ne olursa olsun, görünürde neci ve kimci olursa olsun bu öz sermayenin değişmeyen, evrensel yasasıdır. Emekçi halka karşı ortak duruş ve büyük bir ittifak, aralarında ise sürekli bir dalaş süre gider. Bu sömürücü zulümkârlar rakiplerini alt etmek için, kendi sorunlarını halkın sorunu imiş gibi göstermede ustalaştıkça, etki sahalarıda buna paralel artar. İslamcı sermaye çevreleri bunu son 40 yılda çok ustaca işleyerek devleti ele geçirmede stratejik mevziler elde etmeyi başarmışlardır. Pastanın yeni ortakları vahşi kapitalizmin bütün yasalarını işletirlerken, klasik sermaye çevrelerinin buna karşı çakma laiklik üzerinden kitleleri konsolide etme çabası başarısız olmuş, bunun sonucunda yeni ortağa alan açmayı kabul etmek zorunda kalmışlardır. Günümüzdeki görece uzlaşma özünde zorunlu nikahtır.

Her iki klik özsel manada Türk-İslam sentezcisidir. İslamcı kanat devleti sunni islamın hizmetine koşup, ümmetçiliği öne çıkarıp türkçülüğü yedek aparat olarak ele alırken, Türkçü kanat ise sunni islamı devletin hizmetine koşup, türkçülüğü öne çıkarırken, ümmetçiliği yedek aparat olarak ele almıştır. İkiside gerçek manada din devleti ile, devlet dini gibi özsel olmayan, nitel olmayan biçimsel farklar üzerinden toplumu domine etmeyi başarmışlardır. Osmanlı’dan, Cumhuriyet Türkiye’sine oradan günümüze bu topraklar gerçek manada laikliğe tanık olmamıştır. Anti-laikler ile, biçimsel, kaba, çakma laiklerin dalaşının orta yerinde kitleler taraf olmaya zorlanmıştır.

Mustafa Kemal – II. Abdülhamit, Ayasofya’nın müze olarak kalması veya Camii olarak ele alınması gibi meseleler, Neo Envercilik, Neo Osmanlıcılık, ümmetçilik, ulusçuluk gibi semboller ve kavramlar üzerinden yürütülen propaganda savaşının özünü pastadan daha fazla pay almak için kitleleri arkalama biçimindeki sömürücü sınıfların klik refleksi ve dalaşıdır. Bu çatışma fillerin çatışmasıdır. Halk kitleleri çim durumundadır. Fillerin sevişmesinde veya döğüşünde ezilen hep çimlerdir. Ömründe Ayasofya müzesini ziyaret etme imkanı olmayacak birinin müze olarak kalsın demesi ile, ömründe Ayasofya’yı camii olarak ziyaret edip orada namaz kılma imkanı olmayacak olanın kahvedeki atışmalarının anlamsızlığı gibidir bu iki klikten birini desteklemek, birinden yana gard almak. Özde farklı olmayanlar, bir birleri ile, köklü ideolojik ve politik mücadeleye giremezler, nitelik esasları üzerinden fikir mücadelesi yürütemezler, biçime takılırlar, biçim üzerinden, semboller üzerinden birbirlerine yüklenirler.

Bugün görece daha Kemalist olduğunu iddia eden CHP’nin tek muhalefet mevzisi Anayasa mahkemesi’dir. CHP, islamcı ile islamcılık yarışına, alevici ile alevilik yarışına, laikçi ile laikçilik yarışına, sağcı ile sağcılık, solcu ile solculuk yarışına girererek muhalefet eder gibi görünmektedir. Muhalefet mevzisi olarak ta, sarayın emir eri dediği yargı mekanizmasını gösterip, anayasa mahkemesine koşarken, her stratejik hamlede sarayın arkasında saf tutarken, kırıntı meselelerde bir bardak suda fırtına koparmaya çalışarak, tabanının gazını almaktadır. Zira temsilcisi ve sözcüsü olduğu sermaye çevreleri, islamcı tarikat sermayesi ile sarayın koordinatörlüğünde görece bir uzlaşma içindedirler. Bu nedenle CHP sınıf karakterine uygun olarak halk muhalefetinden, sokak hareketlerinden uzak durmakta, sarayın yargısına koşarak muhalefet ediyor gibi görünmektedir. Kemalizmin gedikli temsilcisi olduğunu iddia eden Vatan Partisi ise Almanların kucağına oturmuş Enver ve Talat’ın neo versiyonu olarak, Rusya ve Çin emperyalizminin kucağına oturmaya çalışarak anti-emperyalistlik oyunu oynamaktadır. VP’ye göre dünyada tek emperyal güç ABD’dir. ABD karşıtı olursan anti-emperyalist olursun. Siyaset sosyolojisinde yeri olmayan bu zavallılığın iz düşümünde Erdoğan’ın ve Bahçeli’nin kucağında saraydan mevki dilenmektedir.

Amerikancı 12 Eylül, darbe anayasasının, oluşturduğu hukukunun ve siyasi partiler kanununun ipine sıkı sıkı sarılarak anti-ABD’cilik oynayan sarayın üçü bir yerdesi ( AKP-MHP-VP), 500 milyar dolar dış borç, çığ gibi büyüyen işsizlik ve yoksulluğa ve bölgesel savaşa mahkum ettikleri ülkede, anti- emperyalistlik oyunu sahnelemektedirler. Mali sermaye çağında 500 milyar dolar dış borçla oynanan bağımsızlık oyunu ve buna inanan %35-40’lık bir kitle.

Özellikle Perinçek çok iyi bilirki, siyaset ekonominin yoğunlaşmış halidir. Ekonomik bağımsızlığın yoksa, siyasi bağımsızlığında olamaz. 500 milyar dolar dış borcu olan bir yerde, devletin bağımsız olduğu düşünülemez. Borçlandıranlar esas efendilerdir, borçlular bağımlı uşaklardır. Uşaklar, efendilerin izin verdiği ölçüler içinde at koşturabilirler. Bunu bağımsızlık olarak halka sunmak alçaklığın daniskasıdır. Irak’tan, Libya’ya uzanan alanda kısmi hareket serbestisi, efendilere rağmen değil, efendilerin izin verdiği ölçüler içinde olduğu içindir. ABD – İngiltere -Almanya, İsrail ve hatta Rusya’nın izin verdiği ölçüler içinde Kürt ve Arap ellerinde at koşturmakla bağımsız olunmuyor. İsrail’in güvenliği için gereken alt yapı oluşturulmuş olunuyor. Bu kirli ve haksız savaşın faturasını ağırlaştırılan vergilerle halka yükleyip, dış borcu katlayarak büyütüp, küçük damadın ve bir avuç sermaye çevresinin cebini doldurarak kazanılmış bir bağımsızlık örneği, Dünya siyaset tarihinde yoktur. Olması muhtemel de değildir.

15 Temmuz FETÖ meselesinde de bu güruh büyük bir iki yüzlülük örneği sergilemektedir. Gülen cenahının ideolojik hattı islamcı şeriat devleti kurmaktı. Bütüm islamcılar bu hedefe yürümede ABD’nin, İngiltere’nin veya başka bir emperyal gücün himayesinde ulaşmayı temel desturları olarak görürler. Aslolan şeriat ve hilafettir, gerisi teferruattır. Şeriat ve hilafet hedefine ulaşma da her yol mübahtır. Şeytan’la bile iş tutulabilinir. Bu hedefe ulaşmak için İsrail’le de, ABD ile de, Rusya, İngiltere, Fransa veya Çin ile de iş tutulabilinir, himayelerine girilebilinir. Hedef şeriat devleti kurmak, devleti dinin hizmetine koşarak topluma hükmetmektir. Bu hedef için, papaz elbisesi de, haham elbisesi de giyilir. Bugün hemen hemen bütün tarikatların ve cemaatlerin ortak hedefi de budur. Sarayın koordinatörlüğünde tarikat-cemaat kıskacında Türkiye hızla biçimsel laiklik peçesini atarak şeriat devletine koşmaktadır. Burada Fettullah Gülen’in ideali adım adım gerçeklik haline gelmektedir. FETÖ ile mücadele adı altında toplum uyutulup, muhterem hoca efendilerinin çizgisi yaşama geçirilmektedir. FETÖ ile gerçek anlamda mücadele, islamcı şeriat özlemine karşı mücadele ile sıkı sıkıya bağlıdır. İslamcı-şeriatçı çizgiye karşı mücadele yürütülmeden FETÖ ile mücadele ettiğini iddia edenler ancak ve ancak sahtekar ve şarlatanlardır.

Türkiye tarikat-cemaat kıskacında, FETÖ ile mücadele aldatmacası girdabında hızla şeriat devletinin temellerinin atıldığı ve Fettullah Gülen’in şeriat devleti özleminin gerçekleştirilmek üzere olduğu tarihsel dönüm noktasına gelmiş durumdadır. Fettullah Gülen’nin düşünceleri devlete yön vermektedir, kendisi Pensilvanya’da ideolojisi saraydadır, iktidardadır. Bu realite ışığında FETÖ ile mücadele koca bir balondur. Balon patlamıştır. Bütün gedikli Gülen’ciler, ya yurt dışına çıkarılmış, yada damatlar gibi kısa sürede serbest bırakılmışlardır. En alttaki garibanlar ve inandırıcı olması için kurban seçilen kimi şahıslar işin cefasını çekerken, gerisi sefa sürmeye devam etmektedir.

Türkiye’nin köklü demokrasi sorunlarını çözme hedefi ile, yerel ve katılımcı demokrasiyi güçlendirerek, şeffaf yerinden yönetim modelini adım adım inşa etmeden, ekonomide, rant ekonomisini terkedip, üretim ekonomisine geçmeden, liyakat esası ve güçler ayrılığını hakim kılmadan, devleti dinin hizmetine veya dini devletin hizmetine koşmadan, seküler devlet anlayışı ile, bütün inançlara ve inanç gruplarına aynı mesafede durmadan, iç barışın tesisinde ve demokrasinin geliştirilmesinde kürt meselesini çözmeyi öncelikli ele almadan, komşu devletler ve bölge halkları ile barış siyasetini esas almadan bağımsızlığa giden yolun önü açılamaz, dış borç kamburu kartopu gibi yuvarlanarak çığa dönüşür. Çığın altında kalmak istemeyen sömürücü zorbalar, faturayı halka yükler ve halkın yükselen tepkisinden korkarak devlet sopasına daha çok sarılırlar. Çözümü zam ve zulme yüklenmekte bulurlar. Savaş tamtamları ile hem içeride, hem dışarıda saldırganlaşırlar. Türkiye’de yaşanan böyle bir karanlık totaliter zorbalıktır, tiranlıktır. Demokrasi güçlerinin çakma muhalefetin yedeğine düşmeden, cepheyi genişletip, hedefi daraltarak, okun sivri ucunu saray şürekasına yönelterek, demokrasi mücadelesinde safları sıklaştırarak kendi bağımsız çizgisini konuşturması ve toplumsal muhalefeti meclis parodilerine hapsetmemesi elzemdir.