“Gerillanın adını terörist koyduk. Bundan da bir umut bekledik. Sözcükler her zaman, her koşulda değişebilir ve bir gün işe yaramaz olur.(..) Kendi halkıyla savaşan bir ülke olduk.(..) Ey milliyetçi ırkçılarımız, dünyada bir tane dostumuz varsa, o da Irak Kürtleridir.(..) Bir insana, bir halka ne yaparsanız yapın, ama onuruyla oynamayın. Bu benim gençliğimden bu yana dilimde pelesenk ettiğim bir sözümdür. Bizim yöneticiler bunun tersini yaptılar. Halka etmediklerini bırakmadılar. Yüreğim yanıyor bunları söylerken, ben bir yazarıyım çünkü bu halkın.” [1]

Yaşar Kemal

9D3AD4CF-F78E-4C35-8815-1DC1281D3EB6

Hazhar Özsaruhan

Tek ırk, tek millet, tek lider, her ülkede, her sınıflı toplumda, devleti yöneten ve bir azınlık olan egemen sınıfların ideolojik hastalığı haline gelmiştir. Bir zamanlar “güneşin batmadığı imparatorluk” diye ilan edilen İngiltere’de İngiliz ırkı bu hastalığa mustarip olmuştu. İngiliz ırkından üstün ırk yoktu inancı hakimdi. Nazi Almanya’sında Hitler, Alman ırkını çoğaltmak için fuhuş fabrikasını kurmuştu adeta. Mussolini İtalya’sında İtalyan milliyetçileri üstünde başka milliyetçilik yoktu. Türkiye’de de İttihat ve Terakkinin ırkçı, şoven ve biraz da dini duygularla okşar türü söylemleri, ülkede Türk ırkçılığı, bir zamanların faşist İtalya’sından, Nazi Almanya’sından farksız benzer söylemleri slogan haline getirdiler. Bu ülkede yaşayan herkes, dini inancı, mensup olduğu etnisite ne olursa olsun Türk’tür dediler. Bir Türk, bütün dünyaya bedeldir dediler ve çocukların beyinlerini bu tür söylem ve inançlarla yıkadılar. Üstün ırk yaratmaya çalıştırlar. Geçmişten günümüze yaşadığımız zulmün kaynağı da burjuva ideolojisinin getirdiği ırkçılık, tekçilik ve üstün ırk yaratma çabaları yani şovenizm’den öteye gidemedi. Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşundan bugüne kadar yönetim kadrolarını oluşturanlar tıpkı Yaşar Kemal’in dediği gibi kendi halkına en büyük ihaneti yaptılar ve yapmaya devam ediyorlar. Aşağıda Vedat Aydın olayında anlatmaya çalıştığım da budur. Kürt aydınıdır, Kürt siyasetçisidir diye katlettiler, ona yapılanlar, sonradan Musa Anter’e, Tahir Elçi’ye yaptılar. Katillere, onları teşvik ve tahrik edenlere, yardım ve yataklık yapanlara hiçbir yasal işlem yapılmadı. Tam tersi bu olayları halka duyuran gazeteciler, köşelerinde yorum yazan yazarlar tutuklandı. Türkiye, NATO’ya girdiği tarihten itibaren Devlet içinde devlet, ya da AKP’nin dediği gibi “paralel devlet” oluşmaya başladı. Bu tür devlet derin devlettir. Bunun içinde egemen sınıfların azılı katilleri vardır. Yalnız Kürtleri katletmek için değil, Türk aydını, Türk yazarı, akademisyeni, gazetecisi, memuru, öğrencisi, işçi lideri, Türk ve Müslüman olmanın dışında başka din ve inançlara mensup olanlar, örneğin Ermeniler, Rumlar, Süryani’ler, Hıristiyanlar, Aleviler, Ezidilere karşı da aynı yöntemi uyguladılar. Devletin içinde suç şebekesini kuranlar hakkında hiçbir yasal veya idari işlem yapılmadı. Devlet, bir avuç çete ile baş edemedi. Günümüzde bile derin devletin AKP’yi esir aldığı söylemleri üzerinde makaleler yazılıyor.

1980 sonrasında süregelen olaylar, 1990’lı yıllarda önemli bir ivme kazandı. Vedat Aydın ile başlayan faili meçhuller, devam etti. Vedat’ın katledilmesinin ardından 14 ay sonra Apé Musa katledildi, Apé Musa’yı kaçırmadılar. Aleni katlettiler. Bununla da kalmadılar. Siyasetle ilgisi olsun olmasın, sırf Kürt kimliğine sahip olduğu için binlerce insan katledildi. Failler ortada yok. Mahkemelerde şahitlerin verdikleri ifadeler dikkate alınmadı, hiç kimse tutuklanmadı. Vedat Aydın’ın öldürülmesi Kürt dünyasında siyasi bir düşünceye sahip, ancak herhangi bir örgütle bağlantısı olmayan insanlarımız katledildi. Dağlarda Kürtçe kaval çaldıkları bahanesiyle çobanlarımız, PKK ile bağlantılıdır diye katledildi. Kürtçe ıslık çalanlar tutuklandı. Muhtarlara hayvan pisliği yedirildi, evler içindeki hayvanlarla birlikte yakıldı, insanlar, yerinden, yurdundan edildi, İlkel bir kanun olan tehcire başvuruldu. Kürt insanı batıya mecburi iskâna tabi tutuldu. Bu ilkel siyasetin devamı yukarıda bahsettiğimiz gibi tanınan ve sevilen insanları ortadan kaldırmak olacaktı. Bu itibarla Vedat Aydın faili meçhule havale edilen ilk kurbandır, ilk Kürt siyasetçidir.

Vedat Aydın, Halkın Emek Partisi (HEP) Diyarbakır İl Başkanı iken 5 Temmuz 1991’de JİTEM tarafından kaçırılmış ve 7 Temmuz 1991’de cesedi Elazığ ilinin Maden ilçesi yakınlarında bir köprünün altında bulunmuştur[2]. Aradan geçen 29 yıla rağmen cinayete adı karışanlar bilindiği halde haklarında herhangi bir yasal işlem yapılmamıştır.

Vedat, 1953 tarihinde Diyarbakır, Bismil ilçesi Kürthacı (Kazancı) köyünde doğdu. İlkokulu, Kürthacı köyünde, Ortaokul ve Liseyi Bismil’de okudu. 1979 yılında Diyarbakır Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümü’nü bitirdi. 12 Eylül 1980 Faşist darbesi öncesi ve sonrası uzun süre devam eden sıkıyönetim döneminde elle tutulur hiçbir gerekçe gösterilmeden 4 yıl hapse mahkûm edildi. 4 yılın sonunda tahliye edildi. Bölgede muhalefetin örgütlenmesinde büyük çaba sarf etti. 1990’da İnsan Hakları Diyarbakır Şubesi Yönetim Kurulu’ndaki seçkin kişilerle gönüllü olarak çalıştı.  

28 Ekim 1990 günü Ankara’da yapılan İHD Genel Kurulu’nda kürsüde yaptığı Kürtçe konuşmasını Türkçeye çeviren avukat Ahmet Zeki Okçuoğlu ve Mustafa Özer ile birlikte gözaltına alındı. Günlerce süren sorgulamanın ardından tutuklanarak Ankara Ulucanlar Cezaevi’ne gönderildi. Tutuklu olarak yargılanan Aydın, 19 Aralık 1990’da ilk duruşmada da Kürtçe ifade verdi ve ardından beraat etti.

16 Mart 1988’de Halepçe’de düzenlenen kimyasal saldırı sonrasında Türkiye’ye gelen mülteciler için İHD Diyarbakır Şubesi’nde aktif görev alan Hikmet Ata, Hayri Yıldırım ve diğer yakın arkadaşları ile birlikte yiyecek, barınma, giyecek ihtiyaçları için gönüllü olarak çalıştı. 1989’larda Diyarbakır’da yapılan yardım kampanyasına polis tarafından saldırıya uğradı. Eski belediyenin bulunduğu yerde mültecilere hitaben yaptığı konuşma, polis tarafından engellendi, toplantı dağıtıldı ve tehdit edildi.

1991 Tarihinde HEP İl Başkanlığına getirilmeden önce yakın arkadaşlarına müteaddit defalar HEP yönetiminden istifa edeceğini, dayanamayacağını söylemişti. “İçimizde öyleleri var ki kendilerini bir takım elbiseye satacak kadar karaktersizdirler” demişti. Samimi arkadaşlarının “mücadele etmelisin” şeklindeki ikna çabalarından sonra sakinleştirilmişti. Vedat Aydın doğru bir insandı. Hep doğruları söyler ve haksızlığa karşı tahammülsüzlüğünü gösterirdi.  

1991 Haziran’ında yapılan HEP Diyarbakır İl Kongresi’nde başkanlığa seçildi. 5 Temmuz günü evinden alındı. Geri dönmemesi üzerine ailesi ve HEP Diyarbakır İl Örgütü’ne, Emniyet Müdürlüğü’ne, OHAL Valiliği’ne, Diyarbakır Savcılığı ve Merkez Jandarma Komutanlığı’na yaptıkları başvurular, ‘bilgimiz yok’ cevabıyla sonuçsuz kaldı. Vedat Aydın, karakola götürülmemişti. Doğrudan Arabaya bindirilip, gözleri bağlı bir şekilde gezdirilmiş. Mahkemede verilen ifadeler bu yöndedir. Elazığ Maden civarında bir köprünün altında 7 Temmuz 1991 tarihinde cesedi bir çoban tarafından bulundu. Bölgede katledilen 20.000 faili meçhulün ilkiydi Vedat Aydın. Cenazesini almak için Maden ilçesine on binlerce kişi akın etti.

Cenazesinin bulunmasından sonra, 10 Temmuz 1991 tarihinde Diyarbakır ve Güneydoğu bölgesinde eşine rastlanmamış ve Vedat Aydın’ın onuruna layık bir cenaze töreni düzenlendi. Cenazeye yüz bin kişiden fazla insan katıldı. Diyarbakır sokakları adeta insan seline dönüştü. Vedat Aydın bölge halkı tarafından bağrına basıldı. Diyarbakır o gün ilk kez Kürtlerin ilk serhildanlarından birine sahne oldu. Bunu hazmedemeyen [3] İttihat ve Terakki geleneğini sürdüren ırkçı, tekçi ve faşist yapı, binlerce kişinin üzerine kurşun yağdırdı. Resmi makamlara göre 3, Diyarbakır Emniyeti İstihbarat Şube Müdürü Hanefi Avcı’ya göre 23 kişi katledildi.

6 Temmuz günü ben, çocuklarımla Niğde’ye giderken, otobüste sakallı ve acayip kılıklı 3 sivil çaprazımda oturuyordu. Otobüsün hareketinden sonra kendi aralarında fısıldayarak konuşuyorlardı. Birisini – ki, halen görsem tanırım, yüzünü çok net hatırlıyorum. Konuşmaların bir bölümünde istemeyerek kulak misafiri oldum. Şöyle dedi o yüzünü hatırladığım kişi “hele şükür, yüzümüze, gözümüze bulaştırmadık. Cehenneme postaladık.” Vedat’ın kayıp olduğu konusunda hiçbir bilgim yoktu. Hele öleceği hiç aklımıza gelmemişti. Ertesi gün TRT’de televizyon şu haberi verdi, “Elâzığ’da bir çoban tarafından Maden ilçesi yakınlarında bir köprü altında 35-40 yaşları arasında işkence ile öldürüldüğü tahmin edilen bir erkek cesedi bulundu” diye… Ölenin Vedat olduğunu öğrendikten sonra Niğde Cumhuriyet Savcılığına yazdığım dilekçede yaşadıklarımı anlattım. Dilekçe hakkında bugüne kadar herhangi bir işlemin yapılmadığını sonradan öğrendim.

PKK itirafçısı ve JİTEM çalışanı Abdulkadir Aygan, “Vedat Aydın’ın olayında keşifte yer aldım ama olayda yer almadım” ve “bu olayda Vedat Aydın’ın evden alırken gören Şükran Aydın’ın çizdiği robot resimler vardı. O robot resimler Ali Ozansoy, Fethi Çetin ve Aytekin Özen Binbaşı’ya bayağı uyuyor” dedi.

Dönemin Diyarbakır Emniyeti İstihbarat Şube Müdürü Hanefi Avcı, Haliç’te Yaşayan Simonlar adlı kitabında “Yine bir süre sonra HEP Diyarbakır il başkanı Vedat Aydın Diyarbakır Şehitlik semtindeki evinden polis görümündeki kişiler tarafından Emniyete götürüleceği söylenerek kaçırılmıştı. O zamanlar Cem’in yanındaki bazı kişilere uyan bir eşkâl tarif ediliyordu. Bu eşkâllere göre faillerin Cem’in yanında çalışan insanlardan bazıları olabileceği kanaati bende de uyanmıştı ama tam olarak netleşmemişti” dedi.

Vedat Aydın cinayetiyle ilgili Abdulkadir Aygan’ın soruşturma dosyasına alınan ifadesinde şu iddialarda bulundu:

“Vedat Aydın infaz edilmeden önce evinin çevresinde keşif yaptım. Olayın planlayıcısı Binbaşı Ahmet Cem Ersever’dir. İlk keşif ‘Derdo’ kod adlı itirafçı Selahattin Görgülü ile başladı. Görüşme yapmaya gitti, başarılı olamayınca Cem Ersever’e bilgi verdi. Ersever bizi çağırıp arabayla Vedat Aydın’ın İstasyon Caddesi’ndeki evinin karşı tarafına bakan yerde bekledi. Bir kişiyi daha yanına alarak Aydın’ın oturduğu bina, daire ve kapı numarası tespit edildi. 2 gün sonra sabah JİTEM’e gittiğimde ortalıkta kimse yoktu. Nöbetçi askerlere, ‘Komutan ve arkadaşlar nerede?’ diye sorduğumda ‘Yatıyorlar’ dedi ve ‘kimse bizi rahatsız etmesin’ demişler. Cem Ersever uyandığında ‘Niye erken geldin?’ dedi. Ben de, ‘Komutanım normal saatinde geldim’ deyince ‘Ortalık zaten bozuk. Vedat Aydın’ı vurmuşlar’ dedi. Öyle deyince ben anladım, çünkü eylemin keşfini beraber yapmıştık. Yatanlara baktığımda Cem Ersever’in yardımcısı Binbaşı Aytekin Özen, itirafçılar Fethi Çetin, Ali Ozansoy’du. Ayakkabıları ve araç lastikleri tümden çamurluydu. Ben de ‘Kaçırma olayına beni neden götürmediler’ diye üzülüyor gibi yapınca Ersever, ‘Merak etme, komşuda pişer bize de düşer’ dedi. İtirafçı Selahattin Görgülü’yü o günden sonra görmedim. Ersever, 10 günlüğüne ailesini ziyarete gittiğini söyledi. Ancak şüphe çekmesin diye Ersever onu bir yerlere göndermiş olabilir. Çünkü Ersever’in talimatıyla Vedat Aydın ile diyalog kurmak onu bir yerlere çekmek için uğraşıyordu. Cenaze töreni için Diyarbakır’da olaylar çıkınca biz JİTEM’de oturuyorduk. Cenazeye katılanlara ateş açma emrini Diyarbakır Alay Komutanı İsmet Yediyıldız verdi. Eşini kaçıranları gören Şükran Aydın’ın verdiği eşkâl üzerine çizilen robot resimler Binbaşı Aytekin Özen, itirafçılar Ali Ozansoy ve Fethi Çetin’e bayağı uyuyor.”

“Tetik, itirafçı Hasan Adak’a çektirildi.”

Soruşturma dosyasına ayrıca PKK itirafçısı JİTEM elemanı Murat Demir’in ifadeleri de yer aldı. İtirafçı Demir, Vedat Aydın’ın kaçırılmasıyla ilgili daha önce şunları söyledi:

“Cinayetin işlendiği tarihte Silvan 10’uncu Jandarma Er Eğitim Alayı, 2’nci Tabur 8’inci Bölük’te askerlik yapıyordum. Temmuz’un 1 veya 2’siydi. Cem Ersever geldi ‘operasyon var’ diyerek beni, Hadi Çelik ve İlhan Çelik’i aldı. Ben de kırsala operasyon yapacağız sandım. Alay Komutanı İsmet Yediyıldız, Cem Ersever’le birlikte bize ‘Vedat Aydın’ı alıp sorgulayacağız’ dediklerinde öldürüleceğini anladım. Birkaç itirafçı ile ‘Bülent’, ‘Murat’ ve kod ismi ‘İmanım’ olan özel harekâtçılarla Vedat Aydın’ın evine 3 arabayla gittik. Vedat Aydın’ın evine itirafçı Hasan Adak, İmanım ve Bülent ellerinde telsizlerle gittiler. Aldıktan sonra Elazığ’a doğru yola çıktık. Cem Ersever kullandığı otomobil ile önümüze geçti. Biz de onu takip ettik. Maden ilçesine 10 kilometre kala araçtan inip kırsala doğru yürüdük. Ersever bize gösterdiği noktada, ‘Sorgulayın sabaha doğru gelirim’ dedi. Sorguda, Vedat Aydın’ın gençleri dağa gönderdiğini itiraf etmesini istiyorduk. O da öldürüleceğini anladığı için ‘Benden bir şey alamayacaksınız’ diyordu. Fiziki işkence sabaha kadar devam etti. Gün boyu konuşmamakta ısrar edince gece yarısı Vedat Aydın’ı Maden İlçesi tarafına götürdük. Issız yerde durduk. Vedat Aydın’ı alıp köprünün altında infaz ettiler. Tetiği itirafçı Hasan Adak çekti.” [4]

Yeşil” kod adlı Mahmut Yıldırım’ın da aralarında bulunduğu sekiz JİTEM elemanının teşhis edildiği tebligatı incelemeye alan savcılık, Mahmut Yıldırım hakkında “suç işlemek amacıyla kurulmuş örgüte üye olmak” ve “örgüt faaliyeti çerçevesinde kasten adam öldürmek” suçundan yakalama emri çıkardı. Böylece bugün (5 Temmuz) zamanaşımına uğrayacak olan Vedat Aydın cinayetine ilişkin öngörülen süre yarı oranında artırılarak 5 Temmuz 2021 tarihine kadar uzatıldı [5] Bir gün bu cinayetler çorap söküğü gibi sökülecek. Diliyoruz ki bu sökülme uzun sürmesin.

Ahmet Cem Ersever’e gelince: Bu zat Türk Silahlı Kuvvetleri Üstün Cesaret ve Feragat Madalyasına sahip bir binbaşıydı. JİTEM’de görev yapmış faili meçhul cinayetlerine adı karışmış bir zat. Eşref Bitlis’in 17 Şubat 1993 tarihinde uçak kazasına kurban olarak faili meçhule gidince bu olayı protesto etmek için askerlikten istifa etti. Mayıs 1993 günü Milliyet gazetesine faksladığı özgeçmişinde  “1984 yılından bugüne kadar yapılan yanlışlar, ihanetler ve uygulamalar konusunda Türk kamuoyunun aydınlatılması gerektiğine inanıyor ve görüşmeler sonunda belirlenecek bir tarihte Türk basınıyla kamuoyu önünde Celal Talabani’nin ihanetleri PKK ilişkileri, Güneydoğu’daki gerçek durum, köy korucuları, itirafçılar, faili meçhul cinayetler hakkında ve bazı siyasilerin örgütsel konumları hakkında açıklamalarda bulunacağımı beyan ediyorum.”  ve “Güneydoğu Anadolu’daki olayların gerçekleri Türk milletinden gizleniyor.”  dedikten birkaç ay sonra 4 Kasım 1993’te elleri önden bağlanmış kafasına iki el ateş edilmiş cesedi, Ankara Elmadağ ilçesi çıkışında bulundu. [6] Diğer bir deyişle Ahmet Cem Ersever, konuşmasın diye susturuldu ve o da mağdurları gibi faili meçhule havale edildi. Bu olay salt burada bitmiyor. Devletin derinliklerinden gelen bu kokuşmuşluğun, cinayetlerin mutlaka çözülmesi gerekir. Ecevit iktidara gelmek için yetki istedi, ortaya çıkaracağım dedi, Başbakan oldu, “duvara tosladık” dedi ve sustu. Demirel, bütünüyle inkâr etti. Tansu Çiller, eski Genel Kurmay Başkanı Doğan Güreş’le kol kolaydı, “abi”siydi. Partisi milletvekilliği için Kilis’ten aday gösterdi, milletvekili oldu. O da bu cinayetlerin içindeydi. Faşist bacımız “Asena” diye anılan Sayın Meral Akşener, İçişleri Bakanlığı döneminde bu suça ortak oldu. Mehmet Ağar’ın öteden beri bu işin içinde olduğu iddiaları ortada. Veli Küçük hala hayatta, devlet isterse, bunu çorap söküğü gibi çözer. Ama isteyen kim? Devletin derinliklerinden gelen bu pis ve cinayet kokan kokuların bir an önce temizlenmesi gerekiyor. İtalya, Fransa, Hollanda, Belçika, Almanya ve diğer NATO ülkelerinin önemli bölümü bu pis geçmişi ile yüzleşti. GLADİO’yu ortaya çıkardı. Türkiye, kendi GLADİO’su olduğu iddia edilen ÖZEL HARP DAİRESİ, JİTEM ile yüzleşemedi, yüzleşemiyor, buna cesaret edemiyor.

Devrimci olmak bir yana, tanıdığım ve bildiğim kadarıyla Vedat bir insandı, hem de insan gibi insan. Yoksulun babasıydı. Varlık durumu iyiydi. Gerek Diyarbakır il merkezinde ve gerekse kırsalında hiç bir insana arkasını dönmezdi. Maddi, manevi sorunları olan insanlarımıza sırtını hiçbir şekilde dönmezdi, elinden geldiği kadarıyla yardımcı olmaya çalışırdı. Sürekli güler yüzlü, insanlara, değer veren, sorunları sonuna kadar dinleyen bir insanımızdı. Onun suça bulaşmış hiçbir yönü yoktu. Her defasında bir şeyler bahane gösterilerek cezaevine attılar, çıktı. Suç isnat edilecek başka bahaneler üretemediler. Sonunda devletin derinliklerine çökermiş olan bu katil yapı, Vedat’ın kaderini takip eden Apé Musa gibi, Behçet Cantürk gibi, Gaffar Okan gibi, son zamanlarda Tahir Elçi gibi önemli Kürt, Türk yazar, aydın ve şairler gibi, toplumsal cinayetlere veya faili meçhullere gönderildi. Onun değerli anısına, Mardinkapı’da yaklaşık 40.000 metre kare alan üzerine Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi tarafından bir park inşa edildi.

Vedat Aydın nezdinde faili meçhule uğrayan tüm masum insanlarımızın değerli anılarına selam olsun.

Diyarbekir’in bağrında yetişmiş Büyük usta Ahmed Arif’in dizeleriyle bitirmek istiyorum.

“……………..

Vurulmuşum
Dağların kuytuluk bir boğazında
Vakitlerden bir sabah namazında
Yatarım
Kanlı, upuzun…

Vurulmuşum
Düşüm, gecelerden kara
Bir hayra yoranım çıkmaz
Canım alırlar ecelsiz
Sığdıramam kitaplara
Şifre buyurmuş bir paşa
Vurulmuşum hiç sorgusuz, yargısız

…………….”

——————-

[1] Gerillanın Adını Terörist Koyduk, Hürriyet Gazetes, 14 Ocak 2007 s.1 ve 22

[2] https://tr.wikipedia.org/wiki/Vedat_Ayd%C4%B1n_(siyaset%C3%A7i,_1953)

[3] http://marksist.org/icerik/Tarihte-Bugun/2354/7-Temmuz-1991-Vedat-Aydin-JITEM-tarafindan-katledildi

[4] Özgür Cebe, Vedat Aydın cinayetine zaman aşımı önceliği (Hürriyet Gazetesi 04.05.2009)

[5] Vedat Aydın Dosyası Zamanaşımından Son Gün Kurtuldu (Bianet Haber, 05.07.2011)

[6] https://tr.wikipedia.org/wiki/Cem_Ersever