DA38E355-17D5-4B2C-B78A-D81FD5CB74F4

Yakup Aslan

Gerek Mustafa Bilgi ve gerekse Metin Yüksel, Sedat Yenigün ile Şehmus Durgun, MTTB, Akıncılar ve MSP teşkilatlarında en çok sevilen ve sayılan isimlerdi. Onlar gençliğe yön veren, düşünceleriyle, pratikleriyle inandıklarını yaşamlarına yansıtarak, kısa sürede ülkenin tamamında gençliğin yüreğinde yer bulan küçük bir gurup içindeki öncülerdi.

Mustafa Bilgi, Metin Yüksel, Sedat Yenigün ve Şehmus Durgun ve diğer isimlerin birer birer sistematik tarzda öldürülmelerinin ardından, diğer eli kalem tutan, pratikleriyle gençliği yönlendiren kültürlü insanlar başlarına geleceklerden korktukları için meydanı yavaş yavaş terk ediyor veya hızla dönüşüyorlardı. Daha sonra ağır bedeller ödettirilen ve bunun neticesinde kuşku verici bir kazada can veren Abdulhamit Turgut gibi birçok onurlu vicdanlı genç de alanlarda durmada ısrar edenlerdi.. Ortak özellikleri ırkçılığın karşısında inançlı, zihni ulusçuluğun zehirlerinden arınmış, hak ve adalet ekseninde duruş sergileyebilen vicdanlı bir nesil inşa etmekti.

ABD’nin; Sovyet Rusya’yı “çevreleme doktrini” gereği, komşu ülkelerde paramiliter güçler istihdam edilerek, komünist hareketlerin bastırılması projesi uygulanmaya konulmuştu ve Türkiye’de bu işi üstlenen NATO eğitimli subaylardan Alparslan Türkeş, o yıllar sahneye çıkan komandolarına MTTB’nin ele geçirilmesi emrini vermişti. MTTB’yi, o zamanlar ideolojik olarak muhafazakârlık ve milliyetçilikten henüz ayrışmamış ama kendilerine İslâmcı diyen gençlerden kavgalı bir seçimle almaya çalışan komandolar ise bunu başaramamışlardı. Hemen ertesinde de MTTB Ortaöğrenim Başkanı Mustafa Bilgi’nin yaşamına son veren bombalı saldırı vuku bulmuştu. Sedat Yenigün, 1969 yılında, yani daha 19 yaşındayken yakın arkadaşı Mustafa Bilgi’yi Milli Türk Talebe Birliği (MTTB) binasına atılan bombayla kaybetmiş ve kendi elleriyle kabre teslim etmişti. Sedat Yenigün hepimiz gibi ömrünün sonuna kadar o cinayeti derin devletin tetikçileri olarak çalışan Gladyo eğitimli ülkücülerin işlediği kanaatini taşıdı. Sedat Yenigün, Bilgi’nin vazifesini devraldı ve on bir yıl sonra dostuyla aynı akıbete benzer bir derin devlet tezgâhıyla suikasta uğrayana dek sayısız projeler geliştirerek pratiğine yansıttı.
1977 sonunda Tepebaşı Gazinosu’nda düzenlenen “İslâmî Diriliş Gecesi” aynı zamanda İslâmcı gençliğin milliyetçi ideolojiden tam anlamıyla kopuşunu resmileştiren bir köşe taşı oldu. Kavmî taassubun aşıldığı bir İslâm anlayışına yönelme söz konusuydu. Edirne’de Akıncı Erdoğan Tuna kalabalık bir ülkücü güruh tarafından otuz üç yerinden bıçaklanmış olduğu haberi o gece gelmişti.
Bütün bu hareketlenmelerle birlikte artık evrensel İslâmî hareketin fikrî kazanımlarını özümsemiş özgün ve evrenselci bir Türkiye İslamcılığından bahsetmek mümkün hâle gelecekti. Ancak saldırılar arttıkça arttı. Efsanevî Akıncı gençlerden Metin Yüksel 23 Şubat 1979’da Fatih Camii avlusunda Cuma namazı çıkışında ülkücü tetikçiler tarafından öldürüldü. Görünüşte failleri belli olan bu cinayet, Sedat Yenigün için derin devlet tezgâhlarının en sinsilerindendi.
Sedat Yenigün 1950’de Erzincan’da doğmuş, ailesiyle birlikte İstanbul’a göç ettikten sonra, Vefa Lisesi’nde okumuştu. Okul yıllarında dönemin en önemli gençlik organizasyonu olan Milli Türk Talebe Birliği ile temasa geçerek, faaliyetleri içerisinde aktif görevler aldı ve MTTB’nin milliyetçi kimlikten İslamcı kimliğe evrilmesinde önemli rol oynamış, Ortaöğretim Kademesinin ilk başkanı Mustafa Bilgi’nin ekibi içerisinde yer almıştı.
1970’li yıllarda, MTTB yönetiminin Semi efendi bağlılarının eline geçmesi ve partiye mesafeli durmalarıyla birlikte MSP, yan bir gençlik kuruluşu olarak Akıncılar Derneklerini oluşturuyordu. Aynı dönemlerde kurulan İKO, dönemin şartları içinde önemli ve ileri bir farklılık taşıyordu. İKO, partiye bağlı olmayan, kendini icazetli hissetmeyen, tüm milli vurgulardan arınma yolunda; ümmetçi, tüm İslami hareketlerle ilişki kurmaya çalışan ve kendini evrensel İslami hareketin mensubu kabul eden bir gençlik hareketi olarak belirdi. İKO mensupları, 1978 yılında İslami Hareket adlı dergiyi çıkartmaya başladılar. Sedat Yenigün, yazılarını öğretmenlik gibi resmi bir görev yaptığı için M. Mengüç Yenigün müstear adıyla yayınlıyordu.
İslâm kardeşliği mesajı Doğu’da da Kürtler arasında dahi karşılık buluyor, hiçbir şubesi olmayan İKO’nun sloganları İslâmcı Kürt gençlerce duvarlara yazılıyordu. İKO’nun, ismi İslam Kurtuluş Ordusu olarak adeta tescillenmiş ve çoğu kimse bunun aslında İstanbul Kültür Ocağı olduğunu bilmiyordu ve buldu her düzgün duvara devasa harflerle İKO yazarken, harfleri kendi duygularıyla nakşediyordu…
Derin devlet güçleri için bu kadarı elbette fazla idi. Kontrol edilemeyen, genellikle kültürlü ve vicdanlı insanların belirlenen mecranın dışında varlık göstermesi, onlar için kabul edilir bir durum değildi.. Sedat Yenigün, sözüyle, kalemiyle mücadele eden, gönlünü bütün genişliğiyle açarak insanları kazanmaya çalışan bir mücadele insanıydı ama bu kadar tehlikeli faaliyetlere girişmiş olmasına rağmen kendini savunmak için har hangi bir güvenliğe de sahip değildi.
Olay günü, Sedat Yenigün 5 Temmuz Cumartesi sabahına uyandı. Beşir Eryarsoy’un evinde arkadaşlarıyla yaptıkları tefsir dersinden sonra, eşiyle birlikte Ahmet Şişman ve eşiyle resmî bir iş için buluştular. Yenigün, müdür muavinliği yaptığı İhsan Mermerci Lisesi’nde, komünist ve ülkücü hâkimiyetindeki okullardan atılan İslâmcı gençleri himayesine alıyordu ve okuyamayan başörtülü kızları oradan mezun etmeye çalışıyordu. Onlarla da bu minvalde bir çalışma için bir araya gelmişlerdi. O işlerini tamamladıktan sonra İslâmî Hareket dergisinin yayın kuruluna geçti ve sonrasında İskenderpaşa Camii’nde ikindi namazını kıldı. Orada rastladığı Akıncı gençlerden Metin Külünk ile kısa bir hasbihalden sonra, ona berbere gideceğini söyledi.
Çok geçmeden Akşemseddin Caddesi’ndeki berber dükkânı, azılı tetikçilerin baskın yaparak şakağına ve gövdesine sıktıkları kurşunlarla ağır yaraladıkları Sedat Yenigün’ün kanıyla kan gölüne dönmüştü. Polis aldığı emirleri maharetle uygular gibiydi. Bölge kordona alınmadı, ortalıkta komünist bir öğretmenin öldürüldüğü haberi dolaştırıldı. Metin Yüksel vurulduktan önce de sonra da aynı olgu oluşturulmaya çalışılıyordu. Cinayet sonrası görgü şahidi berber apar topar yurtdışına kaçırıldı. Konuyla ilgili araştırma yapanlar, aynı silahın yirmi kadar komünistin kanına girmiş olduğunu tespit ettikten sonra tertibin ürkütücülüğü karşısında pes etmek durumunda kaldı. Faili malum cinayetlerin, katliamların tamamında uygulanan yöntemler burada da ciddiyetle uygulanıyordu. Toplumda kayıpların ve ölenlerin ailelerinden gelen adalet baskısı hesap sormaya yönelik çabalar, çoğu kez korku ikliminde tehdit bariyerlerine çarpmakla kalmıyor, soruşturma kapsamı sınırlı tutuluyor, tanık koruma programının uygulanmaması dolayısıyla, tanıkları yönlendirme ve sindirme girişimleri, avukatların tehdit edilmesi, yargılamanın uzun zamana yaydırılması, zaman aşımı gibi uygulamalar adaleti güvenin tamamen yitirilmesine sebep oluyordu.
Başbağlar Katliamının yıl dönümünde Başbağlar’daydım. Hakikatin kamufle edilmesi için resmi törenler, milliyetçi perspektifte bildik ritüel üzere devam ederken konuşabileceğim birilerini arıyordum. Cami imamı, köylüler, muhtar, o günü yaşamış olanlar… Metin Yüksel, Sedat Yenigün cinayetlerinden beri, cinayetler, sabotajlar konusunda resmi açıklamalara inanmıyordum. Ne yazık ki, her olaydan sonra hakikat resmi ritüellerin gürültüsü arasında buharlaşıyordu. Uğur Mumcu, Sivas, Eşref Bitlis ve daha nice suikast ve olayda yöntem asla değişmiyordu.
Sonra araçların gelmesini beklerken, yüksekse bir yere kurulmuş köy kahvehanesinde pencereden ovayı, dağları seyre daldığım bir sırada lacivert takım elbise ve kravatlarından protokolde oturanlardan olduğunu fark edip iyice sırtımı çevirdiğim ekipten birinin elinin uzun süre bana uzandığını ve ısrarcı olduğunu görüyordum. Gitmeyeceğini anlayınca isteksiz bir şekilde elimi uzattım ve içerideki herkesle tokalaşan bu ekip çekti gitti..
Arkadaşlar benimle tokalaşanın kim olduğunu bilip bilmediğimi sorduklarında, tanımadığımı söyledim. Kaset skandalından önce MHP İstanbul İl Başkanı olan İhsan Barutçu olduğunu söylediler. 10 yıl İstanbul MHP il başkanlığı yaptığı dönemde büyük bir güce kavuşmuştu, kaset dünyasını yıkmıştı. İsmini duyduğumda kasetten çok onun 23 Şubat 1979 günü Fatih Camii önünde Cuma namazından sonra bir grup ülkücüyle birlikte Metin Yüksel’i katletmesi aklıma geliyordu ve uzattığım elimi yedi kez toprakla yıkamanın bile çare olmayacağını düşünüyordum. Barutçu 79’da dönemin İslami camiadaki en önemli gençlik önderlerinden Fatih Akıncıları’nın lideri Metin Yüksel’i öldüren çetenin içinde yer aldı. Aynı ekibin Sedat Yenigün’ü hunharca katleden ekip olduğundan da kuşkum yok.
İhsan Barutçu de Ali Bilir de ateş edenin kendileri olmadığını söylüyorlar ama ısrarla ateş edenin kimliğini söylemiyorlar.. Ali Bilir “kim ateş etti!” sorusuna cevap vermiyor. Tefik Ağansoy bir arkadaşına “ben vurdum” demiş. Hasan Yeşildağ ateş edenler arasında ismi geçenlerden biridir deniliyor… Derin devletin, derin işleri hep böyledir.
Soğuk Savaş ve Türkiye’de sağ-sol döneminde Gladyo, Kontrgerille, derin devlet gündeme geldiği sıralarda ABD’nin ülkücü bir ekibi Gladyo faaliyetleri için özel eğitimden geçirdiği haberleri vardı. M. Ali Ağca ile birlikte isimleri gündemden düşmeyen, Abdullah Çatlı, Hasan Yeşildağ gibi bir ekibin sansasyonel olaylara karışma, tetikçilik yapmaya ilave olarak gündem ve algı oluşturma faaliyetlerinde kullanıldığını görüyoruz.
Bizim için o zamanlar tarifi zor gelişmeler oluyordu ama anlam veremeyecek kadar küçüktük. Bir mesele için Sebil Dergisi’ne gittiğimizde ‘Tayyip Erdoğan ve bir grup arkadaşla birlikte Edip Yüksel’in gözaltında olduğunu söylediğimde, Kadir Mısırlıoğlu’nun “ben o akılsız Metin’e defalarca söylemiştim ‘aklını başına al’, almadı boşu boşuna gitti. Şimdi Edip de onun yolundadır’” dediği zaman bu konuşmaların ne anlama geldiğini anlayabilecek erginlikte değildim. Kadir Mısırlıoğlu’nun genele konuşmalarından birinin videosunda; “Erdoğan da Ediple birlikte gözaltındaydı, hemen sıkıyönetim komutanına gittim ve Erdoğan’ı bırakmalarını, Edip ve arkadaşlarını tutuklamalarını” söylediğini duyunca o gün Edip ile ilgili söylediklerinin ne anlama geldiğini düşünmeye başladım. Sıkıyönetim komutanına emretti mi, yoksa ricada mı bulundu? Ricada bulunduysa bu ilişki tesadüf mü? Kadir Mısırlıoğlu, sıradan biri değildi.. Bizim düşüncemizi biçimlendiren sürecin merkezinde yer alıyordu… Sonra Hasan Yeşildağ veya diğerleri gibi bir ilişki ağının o günlerden geldiğini gördük.. Mehmet Ali Ağca, Abdullah Çatlı, Mehmet Ağar, Veli Küçük, Sedat Peker, Hasan Yeşildağ, Tansu Çiller, Zeki Yeşildağ, Devlet Bahçeli, Tevfik Ağansoy, İhsan Bal, Mithat Gönen, Ali Bilir, Hüseyin Besli, Ömer Özbay, Kadir Mısırlıoğlu, Aziz Babuşçu ve daha isimlerini bağlantılarını bilmediğimiz figürler gibi adamların bir yerlerde yollarının kesişmesi veya daha sonraki siyasi süreçlerde buluşması tesadüfü değil.. Derin devlet yapılanmasının, Özel Harp Dairesi’nin buna ne kadar katkısı oldu bilmiyoruz. Hasan Yeşildağ’ın geçmişi ilginç hikayeler dolu, ASALA’ya karşı kullanılan Çatlı ekibindeydi. Uyuşturucu işi yüzünden bu bağ koptu. İpekçi dahil birçok cinayetlere karıştı. Yakalandı. Arkadaşlarını ele verip kaçtığı İsviçre’de gizli servis tarafından kullanıldı. Devletin kullandığı adamlar uyuşturucu ve haraç çeteleri haline dönüştü. Susurluk çetesinin aktörleri, eylemleri, ilişkileri kendi başına nasıl bir yapılanmayla karşı karşıya olduğumuzu anlatıyor aslında. Gerçek orada saklı. Bu çete daha sonra PKK karşıtlığı diyerek uyuşturucu ve haraç çetelerini oluşturup “devletin örtülü faaliyetlerini gerçekleştiriyoruz” diyerek, ceplerine çalışmışlardır. Yeşil’den tutun, Sami Hoştan ve Ali Fevzi Bir’e kadar, bunlar uyuşturucu ve haraç işlerini bu yolla ve kumarla örtmüşlerdir. Peki, MTTB’yi verdikleri mücadeleyle ülkücü komandoların elinden kurtardıkları iddiasında olanlar, bugün neden bu ekiple birlikte?
Bugün iktidarın en itibarlı ortağı/sahibi olan ülkücüler, NATO bünyesinde kontrgerilla eğitiminden geçiriliyordu ve onların görevi muhalif duruş sergileyenleri, ‘vatan haini’ damgasıyla ortadan kaldırmak, sansasyonel eylemlerle algı oluşturmak, topluma yön vermekti. Sistem de adeta onlardan yanaydı. Metin Yüksel’in camii önünde vurulmasını belli bir çevreler “bir komünist vuruldu!” diye haber yaptılar… Sedat Yenigün’ün berber koltuğunda hunharca katledilmesinde de “bir komünist vuruldu” haberleri yaydılar. O çevrelerin kimliğine baktığımızda bu cinayetin derinlerde planlandığını anlamak zor değil. Metin Yüksel’in katillerinin isimleri belliyken muhafazakar tayfa ve ekibi ne hikmetse onlardan hesap sorma yerine işbirliğine gidiyor, katilleri “kavmiyetçiler” diye nitelendirilerek, olayı sulandırma yoluyla katilleri adeta gizliyorlardı.
Metin Yüksel ve Sedat Yenigün’ün katilleri belli olduğu halde başta Metin Külünk ve arkadaşları ne hikmetse onlardan hesap sorma yerine onların emrine girip işbirliğine gidiyor, katilleri “kavmiyetçiler” diye nitelendirilerek adeta gizliyorlar. Cinayetin işleniş seyrine, kamuoyuna yansıtılış biçimine, arta kalan delillerin ortadan kaldırılış becerisine ve dosyanın unutturuluş tarzına bakacak olursak bu operasyonun çok planlı ve uzunca düşünülmüş bir senaryonun sonunda gerçekleştirildiği görülebilir. Bu cinayetin işleniş tarzı, İslami Hareket dergisinde ilk defa Müslümanların gündemine getirilen Kontrgerilla operasyonlarını çağrıştırmaktadır. Tevfik Ağansoy, Hasan Yeşildağ ve kim bilir daha kimler… Bu konseptin içerisinde olanlar Metin Yüksel, Sedat Yenigün’ün katilleriyle ortaklık kurdukları halde onun ismini ağızlarına almayı vicdanlarında sorgulamalı değiller mi? En azından samimi olmadıklarını bilmelerinde fayda var… Tarih bu aymazlığı, savrulmayı asla kabul etmeyecektir.