93FE2873-336A-4738-9076-0BE14CA6029C

MİTHRA ÇİYAYÎ

Sıra vücuttaki pırtılaşmış kana gelmişti. Boğazında ki kan saçlarında kurumuş, vücudundaki kan da yer yer pırtılaşmıştı. Göz bebekleri gittikçe büyüyor, nefessiz kalıyor, nefes almaya çalıştıkça da ağzından kan geliyordu. Vücuduna inen tekmeler, yüzüne aldığı darbelerden ağzı kan içinde kalmış yutkunamayacağından olacak ki, kan nefes borusuna kaçmış, nefes aldıkça da ince bir sızıntı gibi çenesinden aşağı sızıyordu. Kan aktıkça fareler yerinde duramıyor saldırmak için sabırsızlanıyordu.

 

İblisler sofrasında Narin bir beden. İnleme sesi farelerin sesine karışarak kayıp oluyordu. Farelerin sesi zifiri karanlık ve ölüm tamtamları dört yanını sarmıştı. Her şey ölümle çözülecekti ancak ölüm eline düşmüyordu.

 

Ölüm nedir diye geçirdi içinden. Sonsuzluğa uzanan bir uyku mu? Yoksa bedenin çözülüp toprağa karışması mı? Sahi neydi ölüm? Ölümü arayıp bulamamak bu mu? Acı işkence ve sorgusuz bir ölüm. Hiç umudun olmadığı anda ölümü aramak çok mu ucuzcaydı. Ya çocukları, eşe ve kardeşine ne olmuştu. Olarda onun gibi ölümü arıyorlar mıydı, yoksa çoktan ölümün o gizemli uykusuna dalmışlar mıydı?

 

Narin narin bedenindeki acıları, kan revan içindeki yüzünü ve her saniye soluksuz kalışını umursamadan bu ölüm anı diye düşündü. Her insanda ölüm anı farklıdır. O zaman bu da benim ölüm anım. Azrailsiz, meleksiz ve şeytansız. Şeytansız diye düşündüğünde içinde hafif bir tebessümün kıvılcımı geçti. O da biliyordu ki her tarafı zebanilerle doluydu ve Türk askerini olduğu yerde zebaniye , Azrail ve şeytana ihtiyaç kalmayacağını. Dünyada ki bütün şeytanlar, zebaniler ve vampirler toplansa bile bu devşirme güruhunun tırnağı bile edemezlerdi. ‘Tanrım eğer şeytanlar, zebaniler ve vampirler buradaysa kesinlikle Türk kolluk küvetlerinden eğitim almak için buradadırlar’ diye düşünerek, ‘ya xwedéya mezen tu a nuha ruhemin bistînî.’ Diye içinden geçîrdî.

 

O yalnızlığında derin düşüncelere dalmışken Fareler iştahla kalan kan pırtılarının üstüne üşüşmeye başlamışlardı. Her pırtılaşan kana ulaşan fare yavaş yavaş büyüyordu. Ve her büyüyen fare diğer küçük kan pırtılarına ulaşamayan fareleri saldırıyor, onları birer lokma yapıp yutuyorlardı. Kısa bir kargaşa ve koşturmanın ardından küçük farelerin hepsi büyük farelere yem olmuştu. Artık sadece büyümüş, şişmanlaşmış fareler kadının etrafındaydılar.

 

Tiksintiyle olanları izliyordu. Farelerin vahşeti, acımasızlığına tiksinmesine içerlendi. Neden farelerden tiksinmişti ki? Fare oldukları için mi yoksa tiksinti uyandıran bir yaratık olduklarından mı.? Yok diye düşündü kesinlikle, ikisi de değil insanlarla karşılaştıramadığından olacak. Yoksa bunlarda devletin özel yetiştirdiği işkence amaçlı fareler mi? Yok bunlar fare değil her biri kedi kadar olmuş devası hayvanlar. Makine gibi çalışıyorlar ve sanki komutla başlayıp komutla duruyorlardı. Baksana bu piç kurusuna tam da göksümün üstüne oturmuş kocaman gözlerini gözlerime dikmiş hareketsiz duruyor. San ki kıpırdasam gözüme saldırıp beni parçalayacak. Ağ bir kıpırdasam seni dişlerimle parçalamazmıyım diye düşündüğü an tekrar acılı bir gülümsemeyle durakladı. Yüce Allah’ım bu işkence daha ne kara sürecek? Al canımı da bu zebanileri kahret, yavaş yavaş ölmeme izin verme.

 

Ölmek, yok yok olmak ve hiçliğe karışmak. Hiç doğmasaydım diye geçirdi, içinin en derinliğinden. Yok olmak, hiç olmamanın, yaşamın kıyısından bile geçememenin bu kadar cazip geleceğini hiç düşünmemişti. Hiç mutlu olmadım mı? Yok her çocuğu doğduğunda, kocası sağ salim döndüğünde veya abesinin bugünde adressiz bir kurşuna kurban olmadığını anladığında mutlu olmuştu. Anlık, yapayalnız ve sefilce bir mutluluktu. Sefilceydi çünkü yarın çocuklarına ne yedireceğinin kaygısı, yılan, akrep ısırığı veya hastalık. AH ÖLÜM

 

Ölme isteği o denli artmıştı ki çok acılı bir ölüme bile  istek duyuyordu. Sanki farelerin onu yemesini bekliyordu. Ne acı hissedebiliyor ne de ölüm korkusu. Tek isteğe odaklanmıştı oda çocuklarının başına gelecekleri görmemekti. Hiç gün yüzü görmediğini düşünerek hayıflandı. Ne bir isyan nede bir tapınma vardı. Kader diye derin derin içini çekmek istediyse de göksündeki baskıda başarılı olamadı. Göksünde öylesine bir baskı vardı ki artık düşünmesine bile izin vermiyor çektiği ıstıraptan dolaya soluklanamıyordu.

 

Yinede inatla direnmeyi seçti. Güzlerini karanlık dehlize dönen tavana kaldırılarak bir ışık aradı. Yok karanlık perdeye donen tavanda tek bir ışık yoktu. O yinede umudunu yitirmeyerek çocuklarının en çok sevdiği ve tatlı uykuya daldığı Kürdili dilde bir ninni söylemeye başladı. ‘Lori lori bekésa mın lori’ Beyninde dolaşan ninnisini yüksek sesle söylüyordu. Sesi kendisi duyabiliyordu ancak onun dışında kimsesin özellikle çocuklarının duymadığından emindi. Gözlerini dışında hiçbir uzununu kullanamayan kadın parçalanmış çenesini de kullanamayacağı bilincindeydi henüz. Bu dünyadan

Onun varlık sebebi olan çocuklarına sesini duyurabilmeye istediği kadar hiçbir şey istememişti. Ne olduysa birden zaman dilimi durmuş, içine bir umut ışığı parlamaya başlamıştı. Işık çok cılız da olsa ümide sarılmayı ve ninesini var gücüyle söylemeyi inatla sürdürdü. Bütün benliği, yaşam kaynağı olan çocuklarına doğru akmaya başlamıştı. Artık inanıyordu düşsel güçle çocuklarına ulaşacağına.