9D3AD4CF-F78E-4C35-8815-1DC1281D3EB6

Hazhar Özsaruhan


Kürtçe, Türkçe, Zaza’ca, Ermenice, Yunanca, İngilizce, Fransızca, kısacası dünyanın tüm dillerinde ıslık çalabilir misiniz? Böyle bir ıslık türü var mı? Bilmiyorum. Siz biliyorsanız bana yazın. Nasıl olduğunu da bilmiyorum. Belki bir ezgiye ya da bir şarkıya tempo tutturmak için o makama yakın ıslıkla mırıldanabilir. Ritim tutturmak için çalınan bir müzik aracı olabilir. Kaldı ki müzik dediğimiz olgu “evrensel”dir. Her dilden ve ağızdan müzik nağmeleri mırıldanabilir. Gelin görün ki çalınan ıslık Kürtçe bir ezgiye yakınsa suç unsuru olarak kabul ediliyor Türkiye Cumhuriyeti savcılarınca! “Olacak iş mu bu?” demeyin. Oldu da. Gelin şu “Kürtçe Islık”ın geçmişini irdeleyelim.

Merhum Musa Anter (Apé Musa), bir anısını anlatırken polis karakolunda komiser ile aralarında pek de hoşa gitmeyen bir diyalog yaşanmış.

“1943 yılında İstanbul’da Dicle Talebe Yurdu müdürü olduğum sırada bir gün polislerce yaka paça dönemin birinci şubesine götürüldüm. Şubeden içeri girer girmez üç-beş polis çullandı üstüme…

Sebebini sordum.

Komiser:  

-“Ulan hain oğlu hain! Kusurunu bilmiyor musun?”

“Hayır,” deyince, komiser yine sordu

      -“Radyonuz yok mu?”

-“Var.”

      -“Peki pikabınız?”

      – “Var.”  

Çılgına dönen komiser, bağırarak:

      -“Peki, it oğlu it! Bu kadar güzel Türkçe plak varken ne diye b…k yemeye yurtta Kürtçe ıslık çalıyorsunuz?”

Bu anı çoğunuz için fıkra gibi gelebilir. Ama fıkra değil, bir gerçek, hem de acı bir gerçek!

Islık çalmanın suç olduğu ayıbında sorgulanması gereken komiserin kendisi değil, geçmişten günümüze bir kâbus gibi beynimize kazınan İttihat ve Terakki zihniyetidir. Musa Anter’in ıslığını, Victor Jara’nın Şili’de yasaklanan Vencemeros şarkısına [1] benzetmiş Şerif Aydın dostumuz. Bu yıl doğumunun 100. yılıdır. İyi ki doğdun Apé Musa…

Islık çalmanın suç olduğunu kabul eden zihniyetin temelinde, Kürtlere karşı duyulan kin ve nefreti açığa çıkarma arzusudur. Bu ırkçı zihniyet 1940’larda artakalan İttihat ve Terakki zihniyeti ile de sınırlı değildir. 15 Temmuz 2019 tarihinde Mezopotamya Ajansı muhabiri Ahmet Kanbal’ın Mardin’de başına gelenler de aynı türden: “Kürtçe ıslık çalarak örgüt propagandası yapmak suçu”ndan gözaltına alındı. Anter’in başına gelenlerin benzer bir örneği 75 yıl sonra 20 Şubat 2018 tarihinde Diyarbakır Dicle Üniversitesi’nde yaşandı. 2 öğrenci ıslıkla “Çerxa Şoreşê” marşı çaldıkları iddiasıyla kameraların önünde polis tarafından darp edildi, ardından 27 buçuk yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı. Polis müdahalesine tepki gösteren öğrenciler hakkında yürütülen soruşturma tamamlanarak iddianame hazırlandı. Mezopotamya Haber Ajansı muhabiri Deniz Tekin’in haberine göre, Diyarbakır 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nce kabul edilen iddianamede, “örgüt propagandası yapmak”, “silahlı örgüt üyesi olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek”, “görevi yaptırmamak için direnme” ve “2911 Sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununa muhalefet” etmek ile suçlanan 12 öğrencinin 8 yıldan 27,5 yıla kadara hapis ile cezalandırılmaları istendi. İddianamede, 8 polis şikâyetçi olarak yer alırken, 5 öğrenci hakkında takipsizlik kararı verildi. Davanın ilk duruşması Haziran ayında Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Mahkeme Kürtçe ıslık çalan öğrenciye “İstiklal Marşı” ile “Çanakkale Şehitlerine” isimli şiiri kendi el yazısıyla yazarak mahkemeye ulaştırmasına karar verdi.

Yarım yüzyıl Orta Avrupa, Balkanlar, Kırım, Kafkasya ülkeleri, Anadolu, Suriye, Mısır, Arabistan ve Yemen’e kadar uzanan topraklarda dolaşan Evliya Çelebi’nin “Seyahatname” adlı eseri Yapı Kredi Bankası Kültür hizmeti olarak 10 cilt halinde yayınlamıştı. Bu ciltlerin 8’i 1896-1928 yılları arasında Arapça harflerle, son iki cildi de 1935-1938 yılları arasında Latin harflerle basılmıştı. 17. Yüzyılda kaleme alınan “Seyahatname”nin orijinal metninde 4 yerde adı geçen “Kürdistan” kelimesi sansürlenerek 20 Temmuz 2019 tarihinde “Kürt diyarı” olarak değiştirildi. Seyahatname adlı eserde yapılan bu tür tahrifatlar, tarihte siyasi iktidarın utanç tablosu olarak karşımıza çıkacaktır.

Brezilyalı yazar Paulo Coelho’nun [2] 2019 tarihli Baskısı yayınlanan “On Bir Dakika” adlı romanında geçen “Kürdistan” sözcüğünün sansürlendiğini çevirisinde öğreniyoruz. Bunlar sadece örnek olarak anlatılmıştır. Buna benzer sansür ve yasaklamalar ile ilgili örnekler çoğaltılabilir.

18 Temmuz 2019 tarihinde İzmir Kadifekale’de Üretici Pazarı açıldı. Açılış sırasında her dilden konserler verildi. İzmir Müzisyenler Derneği, Arapça, Rumca, Boşnakça, Çerkezce, Ermenice, Azerice, Farsça, Lazca, Makedonca, Yunanca,  Kürtçe repertuvarlar hazırlamış, ancak İzmir Büyükşehir Belediyesi, Kürtçe şarkıların söylemesini engellemişti. Belediye Başkanı Tunç Soyer’in devreye girmesiyle bu krizin önüne geçilebildi. Ancak kurumsal olarak bunun önüne geçmesi mümkün görünmüyor.

30.05.2020 tarihinde İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun talimatıyla Siirt Belediyesine kayyum olarak atanan Siirt Valisi Ali Fuat Atik, 1893-1951 tarihleri arasında yaşamış yazar, diplomat, hukukçu, siyaset adamı ve Kürt edebiyatçısı Celadet Ali Bedirxan (Bedirhan) adına yaptırılan kütüphaneyi dozerlerle yıktı. Kütüphanede yer alan binlerce belge, kitap ve dokümanlara ne olduğu hakkında herhangi bir açıklama yapılmadı.

18 Temmuz 2019 tarihinde Trabzon’un Çaykara ilçesinde yer alan Uzungöl’de üzerlerinde “Kürdistan” yazılı atkı ile fotoğraf çeken Irak uyruklu 9 turist peşmerge, saldırıya uğrayarak, Jandarma tarafından gözaltına alındı ve Çaykara Cumhuriyet Savcılığı tarafından soruşturma başlatıldı. Oysa Kürdistan bayrağı daha önce Barzani ve heyetinin Türkiye ziyareti sırasında havalimanı ve diğer karşılama salonlarında diplomasinin gereği olarak asılmıştı.

11 Temmuz 2019 tarihinde Bismil’de, Bismil HDP İlçe Örgütü ile Bismil Belediyesi Meclis üyeleri arasında halı saha maçı oynandı. Üzerinde “Kürdistan” yazılı forma giydiği için HDP İlçe Başkanı Refai Baran hakkında “örgüt propagandası yapmak” iddiasıyla soruşturma açıldı.

Kürtlere yönelik ötekileştirici ve ayırımcı politika ve nefret söylemleri batı illerinde sokağa linç olarak yansıyor. Örneğin Kuzey Suriye’de yapılan ve adına Barış Pınarı Harekâtı diye nitelendirilen savaşın başladığı ilk haftada Türkiye’de batı illerinde Kürtlere yönelik ırkçı saldırılan arttığını görüyoruz.

2003-2019 yılları arasında batı illerinde Kürtlere yönelik kitlesel 270 ırkçı saldırı yapılmıştır. Bu tarihlerde yapılan saldırılar sonucu binlerce kişi yaralanmıştır. Irkçı saldırıların en yoğun olduğu tarih 2015’tir. Ölenler hakkında düzgün bir istatistik, resmi kaynaklarca tutulmamış ya da kamuoyuna açıklanmamıştır.  Hatırlarsanız bu tarihler Kürt illerinde operasyonların ve saldırıların en yoğun yaşandığı döneme rastlamaktadır. Operasyonların batı illerine yansıması ise ırkçı saldırı ve linç girişiminin artışına neden oldu.

Bir yandan siyasi iktidarla birlikte MHP ve İYİ partinin Kürt siyasal hareketinin partisi olan HDP’nin terör örgütü ile ilgili ilişkilendirmesine yönelik söylemleri (doğru veya yanlış), öte yandan milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması, bugünlerde ırkçı saldırıların yoğunlaşmasına, tıpkı 2015’lerde olduğu gibi HDP binalarına polisin yaptığı baskınlar, ultra milliyetçi dediğimiz grupların hem parti binalarına hem de Kürt olduklarını tespit ettikleri insanlara karşı saldırıları artmıştır. Yargı makamları suskun. Oysa ırkçı saldırı ve linç eylemleri Türk Ceza Kanunu’nun 216. maddesi ile “halkı kin ve düşmanlığa veya aşağılama” suçları kapsamına girmektedir. Ancak yargının bağımsızlığını yitirmesinden sonra bu saldırıları düzenleyenler hakkında hiçbir yasal işlemin yapılmamış olması failleri cesaretlendirme ve sonraki eylemlere teşvik eder gibi bir tablo sergilemiştir.

Irkçı saldırıların bugünkü boyutlara ulaşmasının en büyük etkenlerden bir diğeri de bu tarz saldırı ve linç girişimlerinin geleneksel olarak tanımlanan terör örgütlerinden farklı bir boyutta olması, eylem ve katliamlarının önemsiz gibi gösterilmesidir. Burada esas sorun “Türk ırkçılığı”nın hala “terör üreten bir ideoloji” olarak kabul edilmemesinden kaynaklandığıdır. Daha düne kadar radikal İslam gruplarının saldırıları da terörle bağlantılı bulunmuyordu. Hatırlarsanız Ahmet Davutoğlu, başbakanlığı sırasında IŞİD için “bir grup öfkeli çocuk” tanımını yapmıştı. Bugün sakin durduğunu iddia eden ama aslında Orta ve Batı Anadolu yerleşim birimlerinde Kürtlere karşı linç girişimini hiç eksik etmeyen MHP’ye bağlı Ülkü Ocakları, organize suç örgütleri (MAFYA); AKP’nin emrindeki Osmanlı Ocakları’dır. Bununla birlikte HÖH, PÖH, SADAT, Esedullah Tim, ÖSO, yeni ihdas edilen ve bir milis gücü gibi kullanılacağı endişesini taşıyan “Bekçi” sistemi ve benzeri kuruluşlar özünde paramiliter güç olarak kullanılmak üzere organize edilmiştir. Bugün biraz daha dışarda kalan, ancak ileride ne olacağı bilinmeyen ve ittifak halinde olduğu söylenen IŞİD, EL-NUSRA, EL-KAİDE, İBDA-C, HİZBULLAH ve her seferinde selam ve “şükran” işareti gibi kullanılan “Rabia” simgesinin kaynağı olan EL-İHVAN (Müslüman Kardeşler), “ayran içtik ayrı mı düştük” atasözü esprisinde anlamını bulan ve bir zamanlar kol kola gezindikleri FETÖ’cülerle ideolojik kardeşlik bağını kuran siyasal iktidarın, ucu-bucağı olmayan karanlık bir dehlizin içine girmekle “geleceği olmayan bir ülkeyi” yönetmesinde “sağduyu” aranması şüphelidir.

AKP ve MHP’nin kendi milis güçleri yetmiyormuş gibi bir de uluslararası tedhiş örgütlerinden yardım aldıklarını, AKP’nin ÖSO’yu meşrulaştırarak legal güç olarak kullandığını bilmeyen yok gibidir. Zeytin Dalı operasyonu sırasında ÖSO denen tedhiş örgütünün ismi anılmaya başlandı. ÖSO’nun bağlantılı olduğu EL-NUSRA terör örgütü de yine Suriye’ye Erdoğan’ın müdahalesi sırasında gündeme gelmiş, bir kısmı DAİŞ (IŞİD)e katılmıştı. Hatta EL-KAİDE ve IŞİD ile birlikte çatışmalarda yaralanan örgüt elemanlarının Türkiye’de tedavi edildiğini, Mardin Kızıltepe’de, Hatay ve diğer sınır illerinde ordu tarafından eğitildiğini de o tarihlerde öğrendik. Bir ara ABD ile arası açılan Recep Tayyip Erdoğan 5 Aralık 2017 tarihinde yaptığı konuşmada “Ey Amerika! Özgür Suriye Ordusu’nu sizinle kurduk [3] demişti. Bugün ÖSO, Suriye’de savaşa ara verildiği için Libya’da savaşmaktadır. ÖSO, sadece bir örnektir. Günümüzde siyasal iktidarın emrinde mevcut Türk Polis Teşkilatı da dahil edilirse -ki hiç istenmeyen bir durumdur- Otoriter rejimi demokrasiye evirebilecek bir gücün olmadığını söyleyebiliriz. Eğer sandığı işaret ediyorsak, Siyasal iktidar, seçimleri kaybedeceğini ayan beyan biliyor bir konuma gelirse, inanın seçimlerin yüzünü de görmeyebiliriz.

Nefrete gelince; bilindiği gibi nefret sözlük anlamında “tiksinme, tiksinti” ile eş anlamlı kullanılıyor. “Bir insanın kötülüğünü, mutsuzluğunu istemeye yönelik duygu” olarak tanımlanmıştır. Nefret söylemi de genel anlamda bir gruba, ya da belli bir ırka, cinsiyete, ulus veya dine, inanca yönelik aşağılama ve tehdit eder tarzda konuşmak”tır diyebiliriz. Nefreti oluşturan zihniyetin bilinçaltında hangi duyguların yattığını bilmiyoruz. Çünkü nefret hastalıklı bir zihniyetin ürünüdür. Bu zihniyetin içinde kompleksler, öldürme içgüdüsü, yok etme, kötülük vb. gibi yıkıcı duygular yatıyor. Nefrete yol açan olgulardan biri de tehdit korkusudur. Yani nefret eden kişi, karşısındakini bir tehdit unsuru gibi görür.  Değerli hocamız Timur Demirbaş’ın dediği gibi “nefret söylemi, ‘nefret suçuna giden sürecin çıkış noktası’, yani nefret suçunun önünü açan tahammülsüzlüğün ve hoşgörüsüzlüğün dışavurumudur[4]. Hedef alınan kişi ya da kitleye ‘toplumda size yer yok’ mesajı yinelenerek verilir. Diğer bir deyişle insanın en temel hakkı olan ‘yaşama hakkı’ ihlal edilmiş olur. Kürtlerden nefret de böyle bir şeydir. Kürt insanını tahammülsüz ve hoşgörüsüz olarak görmenin nedenlerinden biri de tehdit unsurudur. Yani Kürtleri tehdit olarak görmedir. Diğeri, kabullenmemek. Yani, Kürde, düşüncesine, yaşam biçimine, kültürüne olan tahammülsüzlüktür ki bu da siyasi gündeme “Irkçılık” olarak yansır. Nefretin dışa yansıması da yıkıcıdır, yaşam hakkının ihlalidir.