DE542D8B-15B0-4C78-97C8-6744F47ACD0B

Nurettin Yıldırım

Yüz yıl önce birinci dünya savaşında olduğu gibi, yüz yıl sonra yine dünya kapışmasının başında Ortadoğu bölgesi başat bir rol oynuyor. Bölgenin yüz yıl önce ve yüz yıl sonra her iki kapışmanın odağında yine Kürd ve Kürdistan ülkesi ve coğrafyası bulunuyor.

 
Birinci kapışmada Kürdler fırsatları değerlendirecek yeteneklere haiz olmadılar ve kaybettiler. Bu yeniden başlayan kapışmada nasıl bir rol oynayacakları konusu herkesin ilgi odağının baş kösesinde yer alıyor. Yüz yıl önce oluşturulan güç ve dengeler konumlanmasının geçersiz olduğu ve o sürecin miyadını doldurduğuna dair hemen hemen herkesin mutabık olduğu bir husustur. Dolaysıyla güç dengelerinin yeniden yapılandırılma faaliyetleri gel gitleriyle gündemi belirleyen temel konuların başında yer almaya devam ediyor.

 
Bütün mesele bu güç dengelerin karılmasında Kürdler nerede ve nasıl duracakları konusu ile birlikte kazananı mı, yoksa yine kaybedeni mi olacağı konusu ayrıca önem arzetmektedir. Bilindiği üzere Ortadoğu’nun cetvelle çizilmiş sınırları atık tutmuyor. Kurulu devletlerin sınırlarıyla birlikte çattırtması en başta da Kürd sorununu da içeren boyutta büyük patlamalara yol açıyor. Hatta onu da aşan boyutlarda çok büyük küresel ve bölgesel sorunların varlığına işaret ediyor.

 
Birinci dünya savaşında İngiltere ve Fransa’nın anlaşmasıyla oluşturulan adına Sykies- picot anlaşması denilen planla bölgenin coğrafi ve idari olarak yeniden düzenlemesi halkların ve milletlerin gerçeğine aykırı olduğundan, o günden bu güne gelen çatışmalar dizgisi durmamıştır. Aşiret yapısına ve petrol gibi zenginlik kaynaklarına göre oluşturulan ve pay ve bölüşüm üzerinden yapay olarak oluşturulan devletler esas sorunun kendisi olmuştur. Türk devleti dahil, Irak, Süriye gibi diğer Arap devletler ve sınırlar yapay ve güç sınırlarına göre yapılanması bugün bütün kavgaların nedenidir. Haritaya bakınca meselenin ne kadar yapay ve uyduruk olduğu çoğu yerde yapılan sağ sol oynamalarla ince sömürgeci devlet ve güçlerin çıkar hesaplarını görmek mümkündür.

 

Bu dönemlerde Ortadoğu’da bu tipten uyduruk aşiret, emir, sultan gibi parçalı yapılar uzerinden yapay sınır ve devletler oluşturulurken, bunda rol üstlenen Avrupa da bağımsız ulus devletlerin doruğa ulaştığı bir dönemdir. Aynı zamanda doğu Avrupa’da ise çok uluslu gerçeklere takabül eden devletlerinin doğuşu da bu döneme denk gelmesi dikkat çekicidir. Nitekim Türk devleti de bu dönemin parçalanmış Osmanlının, Kürd yapısının bir kısmını da içine alan yapay ulus ve devletlerden biri olarak sahneye çıkışı söz konusudur. Esas itibarıyla Sykes-picot anlaşmasıyla temelleri atılan adım adım kuruluşuna imkan verilen Türk devleti Osmanlı devletinin sonlandırılmasının kararlaştırılması üzerine bizzat İngiltere’nin isteği doğrultusunda olduğu bir sır değildir. Mustafa Kemal’in Ana doluya gönderilmesiyle parça parça inşasına başlanan devletin ve yapılanmasının sanıldığı gibi bir kurtuluş savaşı hikayesine dayanmamaktadır. Kurtuluş savaşı ve üzerine yapılanlar güzellemelerin hepsi uydurmadan ibarettir. İngiltere ta başından beri Almanya güdümünde ve İttiat terakkinin katliamcı ve Ermeni soykırımında  ismi geçen ve bilinen ileri kadroları dışlayan isimlerden yola çıkarak Mustafa Kemal ismi üzerinden Osmanlının son kalıntılarıyla yapılan görüşmelerde mutabık kalmış ve böylece kararını Mustafa Kemal’den yana kullanmıştır. Sonrası malum Anadolu’ya Samsun’a gidişi bu kabul üzerinden gerçekleşmiştir.

 

Mustafa Kemal’in İstanbul’dan çıkışın ana maksadı İngilizlerin de istediği şekilde Anadolu’da gelişmekte olan halk hareketlerini bastırmak ve olası Sovyet etkisini kırmaktı. Bunu İngiltere özelikle Mustafa Kemal’den istemiştir. Nitekim daha sonraki süreç İngilizlerin öngördüğü şekilde ilerlemiştir. Kürtler ise, bu dönemde varlık ve yoklukları pek bilinmediğinden büyük devletlerin planlamasında yer almamıştır. M. Kemal’in kürd meselesine yaklaşımı ise, Kürd coğrafyası ve sınırları üzerinden kendi devlet sınırlarını genişletme taktiği ekseninde bir kullanım aracı olarak değerlendirmiştir.

 

Bu taktik eksende ‘köprüyü geçene kadar Ayı’ya dayı’ deme siyasetini sürdürmüştür. Ta ki, Kendi devlet selametini sağlama aldıktan ve düzlüğü gördükten sonra bildiğimiz katliamlar ve soykırımlar politikası devreye sokulmuş sonrası aralıksız devam etmiştir. Türk devletinin bilinen bu imhacı siyaset yapısı cumhuriyet tarihi boyunca her iktidar dönemi içinde değişmeden günümüze kadar sürüp gelmiştir.

 
Özellikle Arap baharıyla birlikte Ortadoğu bölgesinde kurulu devletler ve bu devletlerin sınırlarıyla birlikte bütün toplumsal dinamiklerinde ve siyaset dengelerinde yaşanan sarsılma ve alt üst oluşlar halen güncelliğini koruyor. Tabi ki, burada bütün gelişmelerin merkezi belki de belirleyeni olan Kürdistan coğrafyası ve ülkesi olup bitenlerden en fazla nasibini alacak isimlerin aktörlerin başında geldiğini unutmayalım. Nereden bakarsak bakalım genel itibarıyla Kürdler tarihi olarak gelişmelerin çok önemli bir kavşağından ve eşiğinden geçiyor. Siyasal, askeri güç dengeleri açısından bakıldığında bölgede alt üst oluşlar bütün hızıyla devam ediyor. Buna mukabil olarak gün güne uymayan, kestirilmesi çok güç hata bir çok sürprizlere gebe bir küresel sistem gerçeğiyle Karşı karşıya gelinen bir gerçek durum var.

 
Genel kapitalist sistemin burhanın ve koausun butün yansımaları olduğu gibi bölge gerçeğinde bir iz düşüm hainde kendini resmettirmektedir. Türk devleti dahil irili ufaklı devletlerin hepsi Küresel aktörlerin bir kopyası gibidir. Bu son yıllarda Kapitalist sistemin Küresel çapta kendilerini daha fazla faşizme yönlendirmeleri ve içinde bulunduğu açmazları ve küresel krizlerini daha fazla baskılama siyasetiyle aşmaya çalışmaları bu son icraatlar da anlaşilan başarısız olmaya mahkum gibi. Başta ABD olmak üzere, hatta Avrupa ülkeleri dahil bütün kapitalist ülkeler büyük bir vurdum duymazlık içinde kendi demokratik işleyiş ve kurallarını yok sayan anti demokratik politikalara yönelimler revaçta giderken, ancak Pandemi ile gelen yeni durum gelişmeleri daha farklı yöne itmekte olduğunu görüyoruz. Pandemi ilk günlerinde önce bir belirsizlik derken sonrasında sistemin aciziyetinin iyiden iye anlaşılmasıyla etkiler ve tepkiler de gün yüzüne çıkması ile durum biraz daha netleşti sayılır.

 
Aslında isin aslı ve astarı sistemin ağırlaşan seyir konusu birazda ABD’ de siyahi George Floyd’un katledilmesiyle açığa çıktı ve bir nevi bardağı taşıran son damla oldu. Nihayetinde Amerika’da patlak veren ırkçılık karşıtı eylemler şimdiden dünyayı sarmış bulunuyor. Bu dalganın bütün dünyayı sarma ve yayılması belliki daha da sürecektir. Tıpkı yeni Korona virüs (Kovid 19) gibi, her türden ayrımcılık ve ırkçılık karşıtı adalet ve eşitlik temelli eylem ve etkinliklerinin pandemisi de benzer şekilde gündem olmaya devam edecektir. Dünya zaten dolu dizgin giden bir faşizmin cenderesinde nefes alamaz hale gelmişti. Beklenmedik korona virüs Pandemisinin peydahlanması ile artan bir iştahla salgını kendileri ve temsil ettikleri otoriterleri için fırsata dönüştürmek isteyenlerin sesi bir hayli kabarırken, bu son ırkçılık karşıtı şeklinde gürleyen sesler bambaşka bir sıcak hava dalgasına yol açtı. Bu faydacı ve fırsatçı kan  emicilerin hevesini bir anlamda kursağında bıraktı. Yani miadı dolmuş otoriter ve totaliter faşist dikta yönetim rejimlerine tam da başarı payesi, hikayesi vs. derken üstüne üstlük kapitalist sistemin tek çözüm ve kurtuluş gücü olarak yeniden restorasyonu vs. gündeme oturtulması, yani kapitalizmin öcüleştirilmiş en umutsuz vahşi halinin yeniden cazip kılması üzerinden giden tartışmaların referans ve alıcı bulduğu derken aksine tersten umudu büyüten büyük bir insan dayanışmasına öfke ve patlamasına yol açan gelişmelerle yep yeni bir siyaset üzerine oturtulan tartışmaların gündemi belirler olması hiç de sürpriz olmamıştır.

 
Dünya siyaset gündemi bu bağlamda yeni bir haraketlilik kazandı. Dünyanın her yerinde birlikte kolektif dayanışmayı öne çıkaran ve demokratik ve özgürlükçü yönelmelere doğru bir akışkanlığın hareketine doğru yol almaya başladığını görüyoruz. Dünyanın her yerinde insanlık derin bir nefes almak isteğini haykırıyor. Bunu salt itirazlardan değil dipten gelen daha köklü dalgalanmalardan ve gürültülü homurtulardan da görebiliyoruz. Genel insanlık alemi artık zorbalığa, barbarlıga, ayrımcı ırkçılığa ve vahşete daha fazla tahammül edemeyeceğini, iyi bir gelecek adına daha güçlü, çoklu bir sesle haykırıyor. Bu son gelişmelerle birlikte kapitalist sistemin derinleşen krizi ve aciziyetini butün belirsizlikleriyle birlikte nereden nereye nasıl evirileceği henüz kestirilmesi mümkün değildir. Bununla birlikte eskisi gibi yönetme, hükmetme kabiliyetinde olmadığı, olmayacağı bütün varyantlarıyla anlaşılmış bulunmaktadır.
Aynı şekilde dünya, bölge ekseninde gel gitler dalgasında payına düşeni fazlasıyla alan Kürd düşmanı sömürgeci devletlerin hepsi kürd ve kürdistan özgünlüğü içindeki etkileriyle birlikte çok daha karışık ve belirsizlik içerlemesi kaçınılmazdır. Bu karmaşık ve belirsizlik halin bütünlüğü içinde yaşanan süreç siyasal gelişmeler ışığında dikkate alındığında bizi, hepimizi saran endişeler kadar, yine bizi hepimizi zamanla yarışacak kadar hızda var olmak ya da olmamak gibi bir kararlaşmaya muhtaç pratiklerle karşı karşıya getirmiştir. Bu meyanda bilinmesi lazım gelen o ki, ulusal ve toplumsal zeminlerde birlik ve ittifaklarla konum ve tutum belirlemenin zorunlu ve gerekliliğidir. Birlik ve ittifakın kürdistan ‘ın dört parçasında aynı oranda bir özgül ağırlık hissiyatı yaşamın her zerresinde, soluğunda duyumsanması bugün her zamankinden daha fazla görünür olmuştur.

 
Sözün kısası Kürdler artık kendi geleceklerini kendilerince karar vermek zorunda olduklarını anlamakve bilmek zorunda. Bunu nasıl ve hangi şekilde kimlerle hangi amaç ve niyetlerle kararlaştırdıklarını bir ulusal mutabakatla açık seçik ilan edip, bu kapsamda hızla pratikleştirmeleri bir aciliyettir. Bu yeni yüzyılda fırsatlar kadar risk oluşturan koşullar aynı paralelde seyretmektedir. Yani kazanmak kadar, kaybetme tehlikesi de vardır. Başat giden ve birbirini koşullandıran bir varlık, bir yokluk gelişme bağlamı içinde alınacak kararlar ve tutumlar çok hasas bir önem arzetmektedir. Bu yüzyılın kaybedilmesi, belki de bir daha Kürtlerden ve varlığından bahsedilmeyecek yüzyılla yüz yıllar olacaktır. Kürdlerin kaderi bizzat kürdlerin elindedir. Ortaya çıkacak sonuçlardan sorumlu olacak olanlardan önce kürdlerin kendisi olacaktır.

 
Kürdler derken sözümüz elbette Kürdleri temsilen mücadelede var olduklarını dile getiren birey ve aydınlar da dahil bütün parti, örgüt ve organizasiyonlaradır. Kürd meselesi ulusal bir meseledir. Ulusal meseleler, öncelikle ulusal birlik ve ittifakları gerektirir. Çünkü dünyada bütün deneyimler, ulusal meselelerin bütün ulusal güçlerin ulusal birlik, yada ittifaklarıyla ancak kurtuluşun mümkün olduğunu göstermiştir.
Burda söz konusu Kürdler olunca birliğin ve ittifakın ne kadar gerekli, anlamlı ve önemli olduğunu belirtmek bile abesle iştigaldir.

 

Onun için eveleyip gevelemeden, mazeret ve gerekçelerin ardına gizlenmeden bütün Kürd örgüt ve partilerin ulusal birlik konusunda sorumluluk almaları boyunların borucudur. Kimin ne yaptığına, ne dediğine takılmadan büyük küçük demeden herkesin, her kesimin bir ulusal ittifaka dahil edilmesi yönünde azami bir çaba içinde olunmasının ne kadar önemli ve değerli olacağı açıktır. Böylesi bir çaba ve çalışmanın aynı zamanda kimin nerede nasıl durduğununda bir göstergesi olacaktır. Bu kimin ne isyeyip istemediği konusunda herkesin laik olduğu bir şekilde halkın takdirine mahzar olacağı da muhakkaktır.

 
Sonuç olarak ya birlik olup hep birlikte kazanıp var olacağız. Çünkü bunun için imkanlar ve fırsatlar fazlasıyla vardır. Kürdler bilinç ve örgütlülük anlamında olduğu kadar savaşçı yetenekleriyle de bölgede herkesten daha iyi durumda oldukları son yıllarda yaşanan olaylarla kanıtlanmıştır. Önemli olan bu imkanları ve fırsatları değerlendirebilmektir. Aksi halde ya yok olup gideceğiz. Bunun içinde tehlikeler fazlasıyla vardır. Sömürgeci devletler en başta da Türk devleti bütün varını yokunu Kürd meselesini bitirmeye hasretmiştir. Türk devleti bütün bileşenleriyle iktidarı ve muhalefetiyle, mafyası, çetesi, Kemalist’i, ergenekoncusu ve islamistiyle bu konuda derin bir uzlaşı ve birlik içindedir. En bariz örteneğiyle bugün HDP üzerinden geliştirilen linç ve imha girişimi her şeyi açıklar niteliktedir.

 
Aynı şekilde bütün Kürdistan parçalarındaki gelişme dinamiklerinin hepsini hedefine almış bulunmaktadır. Rojava’ya da, Federe Kürdistan bölgesine de karşıdır. Dahası Kürdlerin ulusal birlik oluşturmamaları için şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonrada elinden geleni ardına koymayacaktır. Bu gerçeği de bilerek Türk devletinin parcalayıcılığını da bilerek, oyunu bozmak bu alanda boşa çıkarmak da ayrıca büyük bir zafer anlamına gelecektir. Bu temelde Kürd aktörlerinin uyun koruculuğunda Kürdistan ın milli unsurlarının birliği olmaza olmazımızdır. Bu bizim hepimizin en önemli istem ve özlemezden biridir. Bunu istemek ve haykırmak ulus olmanın vazgeçilmezliği yanında, kürdistan kurtuluşunda iddiası olan güçlerin sorumluluk alması kadar her bakımından halka ve değerlere karşı gerçeğin ta kendisi olduğu olacağı da unutulmamalıdır.