9D3AD4CF-F78E-4C35-8815-1DC1281D3EB6

Hazhar Özsaruhan

TDK sözlüğünde fobi, “Belirli nesneler veya durumlar karşısında duyulan olağan dışı güçlü korku, yılgı.” Diğer bir deyişle bir şeye karşı duyulan korkunun, kişinin gündelik yaşamını olumsuz yönde etkilemesi halidir.

Fobi kelimesi, Yunanca Phobos kelimesinden gelir. Phobos, Yunan mitolojisinde korku tanrısıdır.

Çoğumuz, birçok şeyden korkarız. Örneğin, örümcek korkusu, ölüm korkusu, gök gürültüsü korkusu, yalnızlık korkusu, kalabalık korkusu… Uzayıp gider. Ama çoğumuz gerektiğinde korkumuzu kontrol altına almaya çalışırız. Eğer korkumuzu kontrol altına alamazsak, giderek psikoza veya davranış bozukluğuna dönüşebilir.

Fobi çoğu kez dışa vurarak kendisini belli eder. Örneğin geceleri mezarlıktan geçerken çoğumuz ıslık çalarız. Nedeni mezarlık korkusudur. “Mezarlıktan geçerken ıslık çalmak” her ne kadar eski bir deyim olsa da günümüzde hala rağbet görüyor. Korku çoğu zaman farklı davranışlar sergilememize neden olur. Şarkı söylemek, ıslık çalmak, bağırmak, kendi kendimizle sohbet etmek veya o mekândan kaçmak gibi. Ancak bu davranışlar korkuları bastırmada ne işe yarıyor bilmiyoruz.

Korkudan kaçtıkça, korku üzerimize yürür ve bizi bulur. Korkudan kurtulmanın tek yolu korkuyla yüzleşmektir.

“Dışavurum” TDK sözlüğünde, “Ruhsal olayların belli işaret veya tasvirlerle yansıtılması, insan ruhunun algılanabilecek biçimde kendini dışa yansıtması, ifade, dış vurum,” şeklinde tanımlanmış.

Korkunun dışavurumu da herhangi bir olay karşısında çaresiz ve acınası duruma gelen insanın duyumsadığı korkunun çeşitli şekillerde kendisini göstermesidir. Örneğin birinden çok korkuyorsak ve bu korku bir psikoza dönüşmüşse, halüsinasyonlara, düşünce bozukluklarına, zihinsel hastalıklara dönüşürse, o kişiden kurtulmanın yollarını aramak için planlar yapabiliriz. Kürt korkusu da bunun gibidir dersek, “teşbihte hata olmaz” sanırım.

Siyaset alanında korkunun dışavurumu bundan pek farklı değildir. Siyasette söz sahibi olan kesimin yani iktidarın durumu da buna benzer. Gelecek kaygısı ve yalnızlık duygusu. Mezarlıktan geçerken siyasette söz sahibi olanlara, yani siyasal iktidara ıslık çaldırıyor, şarkı söyletiyor, başkalarına suçu atıyor, terörü bahane gösteriyor, asıyor, kesiyor, biçiyor, yakıyor ve yıkıyor.

Kürt korkusu

Kürt korkusu daha çok Türkiye’nin parçalanacağı endişesiyle Kürtlerin Türkiye’den kopacağı ve toprak talebinde bulunacağı, ayrı bir devlet kuracağı iddiaları, her dönemin iktidarlarını endişeye sürüklemiştir. Bu sadece nedenlerden biridir. Diğer önemli bir neden de İttihat ve Terakki zihniyetinden gelen tahammülsüzlük, nefret ve düşmanlaştırma politikalarıdır. Diğer nedenler de PKK ile özdeştirmek, ultra milliyetçilik, ırkçılık, ikinci sınıf insan ve diğerleri sıralanabilir. Yani 1990’larda militarizmin moda sözü olan “En iyi Kürt, ölü Kürt’tür” sloganı ne yazık ki hala geçerliliğini koruyor.

Siyasal iktidarın “Kürt korkusu” salt iktidara özgü bir kavram değildir. Geçmişi irdelediğimiz zaman bu korku devletin derinliklerinden gelen bir Kürt fobisi olarak yatıyor. 1900’larda Ziya Gökalp’ın da itiraf ettiği gibi “Kürtleri asimile etmezsek, onlar biz Türkleri asimile eder” mantığıyla Kürt sorunu ele alınmıştır. Bugün siyasi partiler içinde yalnız AKP ve MHP değil, İyi Parti de, CHP de Kürtleri, terör ile kodlamıştır. Kürt denildiği zaman ilk akla gelen “terör” olmuştur. Bu korkunun dışavurumu da ne yazık ki, istenmeyen acı verici olaylara hatta felaketlere sebebiyet verebiliyor. Bu olgu yalnızca bu siyasi iktidarla ilgili değil, geçmişte bunun örneklerini fazlasıyla gördük. Ancak bugünkü siyasi tablo ve uygulanan politika mutasyona uğramış gibi bir izlenim bırakıyor. MHP, Kürtler üzerindeki ötekileştirici ve inkâr politikasıyla AKP’yi adeta rehin almıştır. Dolayısıyla MHP’nin iktidar üzerinden kullandığı siyasi kozlar doğrultusunda Kürtlere uygulanan insanlık ayıbı sayılacak politikalar, Türk toplumunun tecridine sebep olmuş ve ülkeyi ister istemez dış dünyadan izole etmiştir. Siyasi otorite bu kin ve hınç politikası ile doğrudan doğruya Kürt siyasi hareketinin temsilcisi olan siyasi partiye yönelmektedir. İleriki yazılarda bu konuyu açmaya çalışacağız.

5 Asır önce 1515’lerde Yavuz Sultan Selim, bugünkü Van ili sınırları içinde yer alan Çaldıran Savaşı’ndan dönerken uğradığı Muş civarında yaptırdığı çeşmede Kürtlere olan nefreti, üzerine yazdığı bedduadan anlıyoruz. Tarihsel süreçte, Sultan Abdülhamid döneminden başlayarak bugüne kadar gelen ve İttihat ve Terakki Cemiyeti döneminde Jön Türklerin tekçi, ırkçı, Türk ve İslam sentezi doğrultusunda tahammül edilemeyen farklı etnisite ve inançların tasfiyesine yönelik politikaları belirlemiştir Kürt düşmanlığı ve fobisi…

Cumhuriyet’in kuruluşundan yaklaşık 20 yıl öncesinden başlayarak Osmanlı İmparatorluk sınırların içinde gazeteler, dergiler legal olarak basılıp dağıtılıyordu. Bu dergiler, bugünkü siyasal iktidarın reddettiği “Kürdistan”a gönderiliyordu. İstanbul’da Kürt çocukları, kendi dillerini geliştirmek adına özel okullarda eğitim görüyordu. Cumhuriyet döneminde Siyasi iktidarlar, Kürtlerin varlığını ve dilini inkâr etmeye, reddetmeye başladı. Kürtçeyi yasakladı, ne sözlü ne de yazılı Kürtçeye izin verilmedi. Kürtçe basılan gazete ve dergiler imha edildi. Kürt ve Kürtçe kavramları inkâr edildi, reddedildi. Kürtçe gazete ve dergi koleksiyonları imha edildi, kataloglarda tahrifatlar yapıldı, kayıtlar silindi, yapılan aramalarda ele geçirilen yayınlara el konuldu, yakıldı. İsimleri Kürtçe telaffuz edilen köy, mezra ve bölgelere Türkçe isimler verildi. [1] Dünya diline giren Kürtçe ezgiler, türküler, şarkılar, kılamlar, ağıtlar, halaylar ve hatta sohbetler yasaklandı. Bu yasak kapsamın Kürt kıyafetleri, folkloru ve kültürü de dahil edildi. 1960 ihtilalinden sonra Kürt kentlerinde 3 gencin yan yana yürümesine bile izin verilmedi. Kürtler, kendi kültürlerini evlatlarına, bir sonraki kuşaklara aktaramadı. Kürtlerin asimile edilmesi için her türlü yol ve yöntem denendi ve devlet politikası haline getirildi. Kürt çocuklarına verilen Kürtçe isimler, nüfusta kabul edilmedi. Cumhuriyet döneminin ikinci çeyreğinde de “Kürtçe ıslık(!)” çalınması bile yasaklandı. Kürt yerleşim birimleri 1946 tarihine kadar sıkıyönetimle yönetildi. Kürtçe sayılan kelimeler Türk hükümeti tarafından yasaklandı. 1980 faşist darbesinin ardından Kürtçe tamamen yasaklandı. Kürtçe konuşan, şarkı söyleyen, müzik dükkânlarında Kürtçe plak çalan, yayın yapan insanlar tutuklanarak cezaevlerine gönderildi. Kürtlerin asimile edilmesi çalışmaları tüm hızıyla başladı ve hala devam ediyor. Hatta Kürtlerin Orta Asya’dan gelen Türk boyu olduğu iddia edildi. Bu da yetmiyor gibi karda yürüyen Türkler, karın çıkardığı “kart, kurt” sesinden dolayı kurt denildi, sonra da Kürt olarak değişti. Kürtçe denen dilin bağımsız bir dil olmadığı, Türk dilinin en ilkel bir ağız çeşidi olduğu iddia edildi.

Bu çalışmalar doğrultusunda 24 Eylül 1925 tarihinde Şeyh Said ayaklanmasını müteakip, Şark Islahat Planı gözlerden uzak ve gizli bir şekilde çıkartıldı. Her ne kadar kamuoyuna İrtica planı olarak lanse edildiyse de aslında Kürtler için çıkartılmış bir plandı. O tarihten itibaren Kürt nüfusu ve artış hızı, 1950’lerde oluşmaya başlayan ve hala devam eden “derin devlet”in sorunu olarak kodlanır hale getirildi.

Kürtleri bir öcü gibi gören kesim, özünde Türk halkı değildir. Çünkü Türklerden kız alındı, verildi, et tırnak gibi oldular. Kürtleri bir öcü gibi gören aslında Türkiye içindeki ultra milliyetçi dediğimiz, Kürt düşmanlığı yapan klik ile ülke yönetimindeki İttihatçı zihniyettir. Örneğin, İsmet İnönü, kanlı bir şekilde bastırılan Zilan Deresi katliamı sonrasında, dere cesetlerle dolup taşarken harekâtın başarı (!) ile tamamlandığı sonucu çıkararak “bu ülkede sadece Türk ulusu etnik ve ırksal haklar talep etme hakkına sahiptir. Başka hiç kimsenin böyle bir hakkı yoktur,” demişti. [2] 19 Eylül’de İzmir, Ödemiş’te konuşan dönemin Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt da şunları söylemişti: “Biz Türkiye denen dünyanın en hür ülkesinde yaşıyoruz. Mebusunuz inançlarından samimiyetle bahsetmek için buradan daha müsait bir ortam bulamazdı. Onun için hislerimi saklamayacağım. Türk bu ülkenin yegâne efendisi, yegâne sahibidir. Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır; hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı. Dost ve düşman, hatta dağlar bu hakikati böyle bilsinler!” [3] Kürtlere, farklı etnisite gruplarına hizmetçi ve köle gözüyle bakmak artık bir devlet politikasıydı.

Bilindiği gibi 5 Nisan 2008 tarihinde “Mahmut Esat Bozkurt Hukuk Ödülü”, İstanbul Barosu, Yargıçlar ve Savcılar Birliği (YARSAV) Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu’na verilmişti. [4]

Asimilasyon politikaları

Asimilasyon, Fransızcadan gelen kelimedir. Anlamı özümleme, benzeşme demektir. Çoğunluğun düşüncelerinin bir azınlığa kabul ettirilmesidir. Karşı tarafın baskı altında hissetmesidir. Diğer bir deyişle “farklı kökenden gelen azınlıkları veya etnik grupları, bunların kültür birikimlerini, kimliklerini baskın doku ve yapı içinde eriterek yok etmek” tir. [5] Bununla birlikte tüm özelliklerini, kültürünü, yaşam tarzını, dilini, gelenek ve göreneklerini ortadan kaldırarak, egemen yapının özelliklerini benimser hale getirmektir. Yani azınlığın ya da farklı kültür ve grupların yok edilmesidir. Bu tanım doğrultusunda Kürtlere yıllarca asimilasyon politikası uygulandı

1930 tarihinde çıkarılan Abidin Özmen’in “Siyah Raporu”nda Kürt nüfusu ile ilgili artışın, gelecek yıllarda Türk nüfusunu geçeceğine ilişkin endişeleri doğrultusunda Kürtlerin asimile edilmesi seçeneği öne çıkmıştı ki o tarihlerden sonra asimilasyon sorunu devletin varlık nedeni haline getirtilmiş, demografik tehdit olarak görülmüştü. Bugün de terör söylemlerine sığınan siyasal iktidar ve ortağı 1990’larda hızlanan ve toplumsal bir sorun haline gelen demografik tehdidi “beka sorunu” olarak görmeye devam ediyor. Çünkü Kürtler asimile edilmezse, kendileri asimile olacak korkusu yaygındır.

“Siyah Rapor”un muhtevasına bağlı olarak 1935 yılı başında Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgeleri kırsalına Balkan Türk muhacirleri yerleştirilmeye çalışıldı. Bu çalışmalar doğrultusunda ilk etapta Iğdır’a 1300, Muş’a 700, Van’a 212, Diyarbakır’a da 1369 göçmen yerleştirildi. Yılsonu itibariyle toplamda 5600 göçmen yerleştirildi. [6] Muş kırsalına yerleştirilen 700 göçmen, bir yılını doldurmadan bölgeyi terk etti. 21 Haziran 1934 tarihinde çıkartılan İskân Kanunu’ndaki bazı maddeler dikkat çekiciydi. Bunlardan biri “Türk ırkından” olması ve “Türk kültürüne bağlı” bulunması şartı yer alıyordu. Yani İttihat ve Terakki’nin ırkçı söylemleri, kanun maddesine işlenmişti. “Bunların dışında casuslar, göçebeler, çingeneler ve memleket dışına çıkanlar ile anarşistler, göçmen statüsünde olmayacaktır” şartı getirilmişti. 1934 tarihli İskân Kanunu, Hitler Almanyası’ndaki faşist, ırkçı ve milliyetçi söylemleri çağrıştırır gibiydi.

Fuat Dündar hocamız, 03.12.2012 tarihinde Ezgi Başaran ile yaptığı söyleşide “Siyah Rapor”u hakkında görüşlerini ortaya koyarken dikkat çekici bazı gerçekleri abartısız ortaya koymuştur. “Siyah Rapor” merhum Uğur Mumcu tarafından ortaya çıkarılmıştır. Genel Müfettiş Abidin Özmen’in hazırladığı ve İsmet İnönü tarafından onaylanan raporda Kürt demografik yapısının 12 kat artışına, Türk nüfusunun yetişemediği paranoyasının nasıl bir devlet politikası haline geldiği söyleşide açıklanmıştır. Dolayısıyla Kürtler anomali temsil ediyor. Yani Kürtler, belli bir ölçüye, belli bir kurala uymuyorlar. Normalde sapmışlardır. Tuhaf bir dil konuşan, ilkel sosyal ilişkileri olan, medeniyetten uzak, vahşi ve anormal derecede şiddet eğilimi taşıyan, özü Türk olup kimliğini unutmuş olarak resmedilmiştir. Türklerde ideal yaratma hedefi vardır. Kürtler, bu hedefin tamamen dışında olmakla birlikte Türklerin mutsuzluğuna da sebep olmaktadır. Kürtlerin anomali, salt sosyal alanda değil, demografik yapıda da hız kazanmıştır. Dersim harekâtı bitiminden sonra 1940’larda Kürt sorunu bittiği yönündeki iddiaların tam tersi yaşandı. Aslında bunun kökeninde “Kemalist” milliyetçiliğinin ideal Türk yaratma hedefi vardı. Kürtler, en büyük engeldi. [7]

Genel Müfettiş Abidin Özmen’in 1936 yılı raporunda şu cümleler geçiyor:

“Türk camiası içinde kaynatmak istediğimiz kimseleri Kürtçe yerine Türkçe dili ile konuşur hale getirmek icap eder… Kürtçe konuşanlara karşı maddi ve manevi cezalar uygulanmalıdır… Bölgede bulunan Kürtlerin ya asimile edilip eritilmesi… Hatta bu iş, Kürtlük için çalışanların ortada Kürt bulamaz duruma düşmelerine kadar devam edilmeli…”

1925-1938 tarihleri arasında Dışişleri Bakanlığını yapan Tevfik Rüştü Aras, raporla ilgili tespitlerini açıklayarak; “Kürtlerin durumuna gelince, kültürel düzeyleri o kadar düşük, zihniyetleri o kadar geridir ki, Türk ulusu yapısı içinde barınamazlar… Çoğu İran ve Irak’a göçebilir, kalanlar ise yaşam mücadelesinde zayıfların yok olması sürecine tabi olacaklardır.” İçişleri Bakanlığı da 1930 tarihinde yayınladığı genelgede kıyafetlerinden tutun da dil ve lehçelerine varıncaya kadar bir dizi kararlar almış ve Kürtleri, Türk yapmanın derdine düşmüştür. Hiç şüphesiz ki asimilasyon politikası, II. Emperyalist Paylaşım Savaşıyla Almanya’da olduğu gibi ülkemizde de milliyetçi politikalar üretti. Bu politikalar da Kürtlerin yaşam koşullarını oldukça etkiledi. Başbakan İsmet İnönü’nün Şeyh Said olayı sonrasında Türk Ocağı’nda yaptığı konuşmada, “Biz açıkça milliyetçiyiz, milliyetçilik bizi birleştiren tek nedendir… Her ne pahasına olursa olsun, ülkemizde yaşayanları Türkleştirecek, Türklere ve Türklüğe karşı çıkanları yok edeceğiz,” demiştir.

Bugün uygulanmakta olan rejim ile burjuva muhalefeti olarak faaliyet sürdüren CHP ve İyi Parti, ortak olarak aynı söylemler doğrultusunda Kürtlerin tasfiyesi politikasını gütmeye devam ediyor. Ali Duran Topuz dostumuzun söylediği gibi “terör, Kürt fobisinin kod adı”dır. [8]

1990’larda İçişleri Bakanlığının resmi açıklamasında 17.500 insan faili meçhul şekilde öldürüldü. Oysa bağımsız kaynakların verdiği bilgiler, JİTEM tarafından katledilen insan sayısının bu rakamın birkaç katı olduğunu yönündedir. Daha geçtiğimiz gün 29 Mayıs 2020 tarihinde Mardin Dargeçit Gülbiş mezrasında bir mağarada 40 kişiye ait kafatası bulundu. Devletin aldığı gizlilik kararı, işlediği insanlık suçunun bir itiraf niteliğindedir.

“Derin devlet” politikası güdümündeki eylemlerde köyler yıkıldı, yakıldı, hayvanlar telef edildi. O tarihe kadar asimile edilemeyen Kürtler, zorunlu göçe tabi tutuldu. Bu kez de Orta ve Batı Anadolu’da yoğun yaşayan Türkler, Kürtlerin nüfus artışından şikâyet etmeye başladı. Türk ve İslam sentezi doğrultusunda Ümmetçi – Müslüman olarak iktidara gelen Erdoğan’ın 7 Mart 2008 tarihinde Uşak’ta yaptığı konuşmada “en az üç çocuk doğurun” söylemi daha çok Kürtlere yaradı. Öteden beri doğurganlığa sahip demografik yapı, sürülen kentlerde de devam etti. Batının yerleşik Türk halkı, Ali Duran Topuz’un dediği gibi köylerinin neden yakıldığı, neden göçe zorlandığı değil, kentlerde neden birden bire bu kadar çok arttığını tartışmaya başladı. Kürt nüfusunun artışı ve Türkiye’ye yayılışı, Türk milliyetçiliği, ırkçılık ve yabancı düşmanlığının artışına neden oldu. Günümüzde Kürt demek “terör” demektir zihniyeti giderek etnisite düşmanlığını körükledi. Ne kadar çok Kürt çocuğu doğarsa, o oranda terör sorunu ortaya çıkar. Güdülen politikanın özünde “Kürtlerin varlığı” bir sorun olarak görülmüştür.

10 Nisan 1965 tarihinde Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren 557 sayılı Nüfus Planlaması Yasası, iddiaya göre Kürt nüfusunun artış hızını kesmek için CHP’nin modern bir yapı kazandırma bahanesine sığınarak çıkartılmıştır. CHP, Kürt nüfusunun artışından en çok rahatsızlık duyan siyasi yapıya öncülük etmiştir.

Kürt siyasi hareketi

Kürt siyasi ya da özgürlük hareketi, Türkiye, Irak, İran ve Suriye topraklarında Kürdistan olarak anılan jeokültürel bölgede yaşayan Kürtlerin anadilinde eğitim, self determinasyon, özerklik ya da bağımsızlı devlet gibi politik taleplerinin gerçekleştirmek için mücadele veren harekettir.[9] Bu talepler, bugün için yasal zeminde demokratik olarak tartışılmaktadır.

Ülkemizde Kürt Sorunu, Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve buna bağlı olarak uluslararası sistemin değişmeye başladığı ve yine Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla birlikte milliyetçiliğe bağlı kimlik olgusunun ön plana çıktığı döneme rastlamıştır.

Yasal zeminde yürütülen hareketin dünü ve bugünü ile ilgili ayrıntılı bilgiler, daha sonraki yazılarda ele alınabilir.

Kürt siyasal hareketi içinde yer alan partilerin bir kısmı 1990’lardan önce kurulmuştur. Bu siyasi hareketin belli başlıları: Hak ve Özgürlükler Partisi (HAK-PAR), Özgürlük ve Sosyalizm Partisi (ÖSP), Kürdistan Demokrat Partisi–Bakur (KDP-B, ‘Parti, yasal zeminde mücadele etmiyor), Kürdistan Demokrat Partisi-Türkiye (KDP-T), Kürdistan Sosyalist Partisi (PSK), Kürdistan Özgürlük Partisi (PAK), İnsan ve Özgürlük Partisi, Azadî Hareketi, Kürdistan Komünist Partisi (KKP)’ ile Hür Dava Partisi (HÜDA PAR)’dır. Bu siyasi partilerin bir kısmı bugünkü adıyla anılan Halkların Demokratik Partisi (HDP) ile öncülü partilerle ittifak kurmuş, bir kısmı ise kendi başlarına seçime katılmıştır.

Günümüzde Halkların Demokratik Partisi (HDP), yalnız Kürtler için değil, Türkiye’deki tüm halkların partisi olduğu iddiasında bulunmuştur. Çeşitli tarihlerde yasal zeminde kurulan ve bugün hala faaliyetini sürdüren siyasi hareketin çeşitli adlar altında kurularak bugüne geldiğine ilişkin bilgiler, aşağıda tarihleriyle birlikte kısaca incelenmiştir.

• 7 Haziran 1990 tarihinde Halkın Emek Partisi (HEP) kuruldu. Anayasa Mahkemesi’nce 14
• Eylül 1993 tarihinde kapatıldı.
• 1992 yılında HEP’in kapatılması ihtimali nedeniyle Özgürlük ve Demokrasi Partisi (ÖZDEP), DEP’e katıldı ve Anayasa Mahkemesi tarafından 23 Kasım 1993 tarihinde kapatıldı.
• 7 Mayıs 1993 tarihinde Demokrasi Partisi (DEP) kuruldu. DEP, 16 Haziran 1994 tarihinde Anayasa Mahkemesi tarafından kapatıldı.
• Halkın Demokrasi Partisi (HADEP) 11 Mayıs 1994 tarihinde kuruldu. 27 Eylül 2000 tarihinde Demokrasi Hareketi Girişim Grubu partiye katıldı. HADEP 2002 yılında Sosyalist Enternasyonal’e kabul edildi. 13 Mart 2003 tarihinde Anayasa Mahkemesi Başkanı Mustafa Bumin, HADEP’in “terör odağı” haline geldiği gerekçesiyle oybirliği sonucu kapatıldığı ilan etti.
• Demokratik Halk Partisi (DEHAP) 24 Ekim 1997 tarihinde kuruldu. Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu partinin kapatılmasına yönelik uğraşılarına rağmen başarılı olamadı. Parti 19 Kasım 2005 tarihinde 3. Olağanüstü Büyük Kongresi’nde kendisini feshetti.
• Demokratik Toplum Partisi (DTP), 9 Kasım 2005 tarihinde Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk’un eş başkanlığında kuruldu. Yargıtay 16 Kasım 2007’de partinin kapatılması için dava açtı. 22 Temmuz 2009 yerel seçimlerinde 99 belediye başkanlığını kazandı. Operasyonlar sonucu 1000’in üzerinde yönetici ve üyeleri tutuklandı. 11 Aralık 2009 tarihinde Anayasa Mahkemesi tarafından kapatıldı.
• Barış ve Demokrasi Partisi (BDP), 2 Mayıs 2008 tarihinde kuruldu. Milletvekilleri aldığı bir kararla Haziran 2014’te Halkların Demokratik Partisi’ne (HDP)’ye geçmiştir. Parti 11 Temmuz 2014 tarihinde gerçekleşen 3. Olağan Kongresi’nde alınan bir kararla adı değiştirilerek Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) olarak değiştirilmiştir.
• Halkların Demokratik Partisi (HDP), Halkların Demokratik Kongresi’nin parlamentoda bir siyasi partiyle temsil edilmek üzere verilen bir kararla 15 Ekim 2012 tarihinde kurulmuş ve halen parlamentoda faaliyetlerine devam etmektedir. 22 Haziran 2014 tarihinde yapılan Olağanüstü Kongre’de Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ ile birlikte Eş Genel Başkanlığa seçildi. 7 Haziran 2015 seçimlerinde parlamentoda 80 milletvekili ile temsil edildi. Selahattin Demirtaş, Ağustos 2014 yılında yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde oyların % 9,76’sını aldı. Ardından çözüm süreci başladı. Bir yıldan kısa süren silahlardan arınma uygulaması, AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından son verildi. 24 Haziran 2018 tarihinde yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de oyların % 8,4’ünü almıştı. Selahattin Demirtaş, 4 Kasım 2016 tarihinde HDP Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ ve 9 milletvekili ile birlikte “suç işlemek amacıyla örgüt kurmak”, terör örgütü üyesi olmak”, “silahlı terör örgütüne üye olmak”, “örgüt adına suç işlemek” iddialarıyla gözaltına alındı. Demirtaş hakkında 33 dava açıldı. 142 yıla kadar hapis cezası istendi. 460 gün sonra hâkim karşısına çıkartıldı. Savunması 3 gün sürdü. Türkiye’de yargı yolları kapatılınca, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), 20 Kasım 2018 tarihli kararında Demirtaş’ın tutuklanmasında hak ihlali tespit etmiş ve Demirtaş’ın serbest bırakılarak tutuksuz yargılanmasına hükmetmişti.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın AİHM kararı için; “bizi bağlamaz” diyerek uygulanmayacağı sinyalini verdiği AİHM’nin 20 Kasım tarihli kararı “hükümsüz” kaldı. AİHM, Demirtaş’ın hakkında kesinleşmiş suç, hapis cezası kararı olmaksızın tutuklu yargılanmasına karşı çıkmıştı. Yasalar arkadan dolanarak, 4 Aralık 2018 tarihinde Demirtaş hakkında yerel mahkemece verilmiş 4 yıl 8 aylık hapis cezası temyiz aşamasında istinaf mahkemesi tarafından onanarak, kesinleştirildi.

Sonuç

Asimile politikalarının sebep olduğu uygulamalarla ortaya çıkan ayaklanmalardan başlayarak günümüze kadar görülen her eylem, ya da eylemsizlik kanla bastırıldı. Binlerce insan katledildi, sakat, yetim-öksüz bırakıldı. Kardeş, kardeşe düşman edildi. Kürt halkı toprağından atıldı, uzak diyarlara sürgün edildi, tehcir politikaları yürütüldü. Kürtlere karşı devletin uygulama alanına koyduğu ayırımcı, kin, nefret ve hınç politikaları özünde iktidarsızlığın üzerini örtmek için kullandığı bir yöntemdir. Demirtaş ve arkadaşlarının cezaevinde rehin tutulması da Kürt fobisinin dışavurumudur. Bu dışavurum, Türkiye’nin Orta Afrika, Ön Asya ve Latin Amerika ülkeleri gibi küresel hegemonyada ilelebet çevre ülke kalmaya mahkûm olmasının sebebidir. Bu korku ve telaşın içeriye yansıması da paniğin, militarist ve paramiliter yöntemlerle uygulanmaya çalışılan baskının, etnik halkların ve işçi sınıfının tepesinde Demokles’in kılıcı gibi sarkıtıldı. Kürt fobisi, yıllarca hem ülkede hem de Ortadoğu’da acı ve travmadan başka bir şey getirmedi. Kürtlere, farklı etnisite, din ve inanç mensuplarına uygulanan asimilasyon bile sınıfsal temele dayanmaktadır. Kürt burjuvazisi, kendi halkının yoksullaştırılmasından tutun da kıyıma uğramasına kadar geçen süreçte her zaman Türk burjuvazisinin yanında yer almıştır. Geçmişte olduğu gibi günümüzde de hak ihlalleri, keyfi tutuklamalar, 2015-2016 Aralığında Sur’da, Lice’de, Cizre’de, Nusaybin’de, Şırnak’ta, Silopi’de, Yüksekova’da ve adını sayamadığım diğer yerleşim birimlerinde terör örgütleri bahane edilerek taş üstünde taş bırakılmadı. Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) Diyarbakır İl Koordinasyonu, Cizre, Silopi, İdil, Nusaybin, Yüksekova ve Sur ilçelerinde 2016 tarihinde Yıkılan Kentler başlığı ile yayınladığı raporda 400.000 kişinin yerinden edildiği bildirildi. Yalnız Cizre’de 10.000 bina yıkıldı. Birleşmiş Milletler UNESCO Kültür Mirası Listesi’nde yer alan Diyarbakır Sur ilçesi yerle bir edildi. Hendek Operasyonu diye adlandırılan çatışmalarda resmi rakamlara göre 5.700 kişi öldürüldü. Öldürülen polis ve jandarmalar, bu sayıya dahil değildir. Uluslararası sermaye, Türk burjuvazisi, derin devlet, siyasal iktidar derken tüm bu katliamların suç ortaklarından biri de Kürt burjuvazisidir. 1990’larda faili meçhullerde işlenen cinayetlerin sorumlu ortağı yine Kürt burjuvazisidir. Bu nedenle geçmişten günümüze kadar süregelen asimilasyon politikalarının uygulaması, Kürt burjuvazinin muvafakati dahilinde gerçekleşmiştir. Halk iradesiyle seçilmiş belediye başkanlarının tümüne yakınına karşı uygulanan darbe girişimi, halkın iradesine müdahale sonucu kayyum atanması da yine Kürt burjuvazisinin muvafakati dahilinde gerçekleşmiştir. Ayrıca Kürt burjuvazisinin asimilasyon gibi bir derdi de yoktur. Bu nedenle Kürt sorununa doğru yaklaşım ancak sınıfsal perspektiften bakmakla mümkündür.

10-17 Aralık, 2017 tarihinde Diyarbakır’da gerçekleştirilen İnsan Hakları Sempozyumu’nda konuşan İnsan Hakları İzleme Örgütü̈ (HRW) Türkiye Raportörü̈ Emma Sinclair Webb, “Selahattin Demirtaş’ın dosyasına bakıldığı zaman ülkedeki durumu özetleyebiliriz.” Diğer bir deyişle Selahattin Demirtaş davası Türkiye’nin özetidir, [10] demişti. Öteden beri süregelen bu uygulamanın; Kürtlere, farklı din, inanç ve mezheplere karşı güdülen bu politikaların, dış ilişkilerdeki yalnızlığın, acizliğin, başarısızlığın ve hezimetin gölgelenmesine yönelik olduğu kanısındayız. İktidarsızlığın dışa yansımasını gizlemek ve gündemi değiştirmek için de muktedirler çoğu kez itaat talebinde bulunma gibi bir alışkanlığı vardır. Bu talep, çoğu kez istenmeyen acı ve dehşet verici uygulamalara gebe kalabiliyor. Terör örgütleri bahane edilerek “beka sorunu”na sığınan muktedirler, Kürt illerinde istenmeyen görüntülerin, “sakın ha! İtaat etmezseniz sonunuz bu olur” türündeki tehditkâr uygulamaları, insanlığa karşı bir “utanç abidesi”, bir “utanç hatırası” olarak kalmaya mahkûmdur.

Kısa vadede Türkiye’yi yönetenler başta olmak üzere, burjuvazinin tüm düzen partileri, Kürtlere, farklı din ve inanç mensuplarına bakarken İttihat ve Terakki gözlüğünü çıkarmaları ve yıllarca özlemini çektiğimiz kardeşçe yaşamanın tüm argümanlarını gözden geçirmeleridir. Uzun vadede Türklerin, Kürtlerin ve tüm Ortadoğu halklarının kurtuluşu sınıfsal temele dayalı antiemperyalist mücadeleden geçmektedir.

Makaleyi, yaşadığım bir anıyı sizlerle paylaşarak bitirmek istiyorum.

1955 yılında İlkokul’a başladım. Köyün adı “Kürthacı”ydı. Bu isim Cumhuriyet döneminde verilmişti. Orijinal adı “Haciya Kürda” idi. Türkçeleştirildi. Ama Kürt ismine dokunulmadı. 1960 Askeri darbesinden sonra köylerin isimleri Türkçeleştirildi. Kürt kelimesine olan tahammülsüzlük nedeniyle köyün adı “Kazancı” oldu. Okuduğum yıllarda öğretmenlerimiz, her gün üst sınıflardan bir veya bir kaç öğrenciyi “ajan” olarak görevlendirirdi. Bu kural Kaymakamlık tarafından belirlenmişti. Ajan öğrenciler, okulda ve okul sonrasında sokakta ve evlerde Kürtçe konuşan öğrencilerin isimlerini rapor ederdi. Ajanlar, rüşvet aldığı çocukların isimlerini yazmazdı. Öğretmen, ertesi gün, ajan(lar)ın verdiği listeyi okur, Kürtçe konuşanları okul bahçesinde günlük tören bitiminde derse girmeden önce çağırır teşhir ederdi. Faillere her iki elin parmaklarını ayrı ayrı birleştirmesini söyler, sonra da birleşen parmak uçlarına cetveli dik tutarak sivri kısmıyla vururdu. Kışın soğuğunda moraran parmak uçlarının bıraktığı sızı bedenimizi sarıyordu. Hele şakağımızdaki güçsüz ince kıllara asılması da cabasıydı. İnanın o günlerde yaşadığımız acı hatıraları çoğumuz hala yüreğimizin derinliklerinde bir sızı gibi hissediyoruz. Bizler, Türkçeyi böyle öğrendik.

[1] İsmail Beşikçi ile söyleşi, Meltem Ürüt, Cumhuriyet ve Kürtler (Haber Vesaire, 28

Ekim 2008)
[2] Milliyet Gazetesi, 31 Ağustos 1930 nüshası
[3] Milliyet Gazetesi, 19 Eylül 1930 nüshası
[4] Ümit Fırat, Cumhuriyet ve Kürtler (m.bianet.org, 8 Kasım 2008)
[5] “Asimilasyon Nedir” ‘kelimeler.net’
[6] Önder Duman, “Atatürk Döneminde Balkan Göçmenlerinin İskân Çalışmaları (1923-1938) Ondokuz Mayıs Üniversitesi (Ocak 2009, sayfa 480)
[7] Ezgi Başaran, Devlet söyleminin özelliği Kürtleri ‘anormal’leştirmekti (Radikal Gaz. 03.12.2012)
[8] Ali Duran Topuz, Her yer Kürt oldu 3: Her Kürt bir terördür (Duvar Gazetesi 14 Kasım 2017)
[9] https://tr.wikipedia.org/wiki/K%C3%BCrt_siyasi_hareketi
[10] Diyarbakır’da İnsan Hakları Sempozyumu Gerçekleştirildi (İHD Diyarbakır Şubesi, 12.12.2017)