Reklamlar


MİTHRA ÇİYAYÎ

İlk defa Beyoğlu sokakları üşüyordu. Güneş ışıklarının göç etmesiyle birlikte ıssız ve karanlık sokaklar bomboştu. Şehir amansız bir hastalığa yakalanmış gibi sadece inleyebiliyordu. İnlemesinde kızıl vebanın çaresizliği vardı. Halbuki ilk isyanların ilk örgütlemelerinde baş şehri olan şehri İstanbul boş gözlerle ölümünü bekliyordu. Damarları zehirlenen yedi tepeli şehir, ne lale devrinden kalan mis kokuları nede Kürdili hicazkar makamının mısralarında ki aşkı temsil edemiyordu.

 
Issızlığın yalın melodisi, hafif rüzgarla dans eden poşetlerin ahengi süslüyordu yıldızsız geceyi. Melodi yedi tepeli şehrin yalnızlığında yaşamını yitirmiş denbejlerin lorîsini andırıyordu. Geceye merhaba diyen gece fısıltıları ıslığa eşlik ediyor adeta kayıp insanlığın matemini tutuyordu.

 
Konstantinopolis geceye teslim olurken şen kahkahaların, Türkülü evlerin ve kokuşmuş meyhanelerin köşelerinde duyulan fahişe Kafkaların suskunluğuna gömülmüş ve kimsesiz kalmış salaya teslim olmuştu. Ölülerin bile gizli gömülmeye bağlandığı bu günlerde, çok sesliliğin habercisi olan Kiliselerin, her soluklarında Tanrıya şükretmenin ve ticaret dehalarının dualarıyla ses getiren Sinagogların ve tarihi binaların suskunluğu çok renkliliğin çok kültürlülüğün ve insan arasında ki ayrımın yok sayıldığı bu gecede ne kabadayı naraları, ne polis sirenleri ne de feryat figanı vardı.

 
Bu şehir hiçbir dönemde bu kadar sessiz olmamıştı. Ölü toprağının serpildiği şehir çaresizce inliyordu. Bir zamanlar tek yol devrim, yaşasın halkların kardeşliği diye inleyen sokaklar bugün çöl sessizliğindeydi. Nerdeydi gece kuşları, sokak çocukları, hırsızlar ve her köşede gizlenmiş renkli bahçelerin melodisi.

 
Gece kuşların susmasıyla başlayan ve gün aşırıya kadar devam eden işkence seanslarında inleyen kurbanların feryadı da duyulmuyordu. Nedendir bilinmez susun şehirde bir tek Rüzgara karışan işkence kurbanlarının soluğuydu. Ölülerin bile faili meçhul cinayetlerde ki gibi sessiz gömülen şehrin kurbanları için artık ağıtta yakılmıyordu.

 
Gece üşüyordu, geceyle birlikte Beyoğlu’nun tarihi duvarları inliyordu. Her tarihi yapı kendi yasını tutar gibi Denbejlerin lorîsini katılıyordu. Bu yaşlı kent, tarihin talihsiz labirentlerinden geçerken ve bedeni için binlerce insan ölürken bile bu kadar ürkek ve korkak olmamıştı. Korku her yandaydı. Yirmi milyonun nefesin de kokuşmuş korkunun kokusu vardı. Şimdi o korku her yere sızmıştı. Her semt, her sokak ve her evde korkunun girdabına düşmüş milyonlarca insan. Yok olmamın, bir daha hiç var olmamış gibi yaşama veda edecek olmanın azabı içindeydi.

 
Sübyanların, yetim Kürt çocuklarının ve fahişe ruhların günahlarıyla azap içine girmiş ve yok olmuş binlerce uygarlık gibi bu şehrin de salası okunuyordu.

 
Bu saatlerde çıvıl cıvıl olan, insan kalabalığından adım atamadığımız istiklal caddesinde kimse yoktu. Sokak köpekleri kedilerle dalaşarak çöpteki yemekleri onlarla paylaşmak istemese de her fırsatta kediler galip gelip bir lokma bulduklarında kapıp kayıplara karışıyorlardı. Yaşlı köpekler olanları çaresizce izleyip suskun bulutlara doğru ulurken bulutların arkasına gizlenmiş ay anadan yardım istiyordu.

 
Kasvetli, suskun geceyi yaşalı bir adamın öksürüğü böldü. Orta yerinden çatlamış beyaz bastonuna dayanarak zorlukla yürüyen adamın sırtında küçük bir torba vardı. Her iki adımda bir durup nefes alan anam taksim meydanına yüz metre kala durdu. O durduğunda arkasında ki kedi ve köpeklerde durdu. Adam tekrar derin bir nefes aldıktan sonra zorlukla çömeldi. Sırtında ki torbayı indirip ardından büyük bir özenle karıştırdı. Siyah naylon poşeti çıkardı. O poşeti çıkarırken Genç köpekler yaşlı adamın elini, yüzünü yalamaya başlamıştı. Yaşlı köpekler onların arkasında sessizce beklerken kediler biraz daha mesafeli duruyordu.

 
Saçı sakalı birbirine karışmış asırlık adamın göz bebekleri gülüyordu. Adam her köpekle ayrı ayrı fısıldaşıyor ve ona bir etli kemik veriyordu. Bütün köpekler sükunetle sıralarını bekliyor ve adamın bilinmeyen bir dildeki fısıltısını dinledikten sonra dedenin yüzünü yalayarak kemiğini aldığı gibi bir köşeye çekilip yemeye başlıyordu. Genç nesil köpeklerin ardından yaşlı köpekler sırayla ayni merasim edasıyla kemiklerini alıyorlardı.

 
Köpekler çekildikten sonra kediler asırlık dedenin etrafını sardı. Mıyavlıyor dedenin bilinmeyen dilde ki her kelimesine karşı farklı seslerle çıkararak yanıt veriyordu. Dede sevgiyle konuşmasını sürdürerek onların payına düşen etleri tek tek önlerine bırakıyordu. Her biri ayrı bir güzeldi. Her lokmayı yuttuklarında daha da güzelleşiyorlardı. Önerlindeki yiyecek bitince dedelerinin güzlerine bakıyor yutkunarak ağızlarını yalıyıp temizliyorlardı. Zorlukla nefes almış olsa da, ara sıra kesik kesik öksürse de dedenin yüzündeki mutluluk parıltıları kayıp olmuyor, o mutlulukla yeni bir ciğer parçasını eliyle ağızlarına bırakıyordu.

 
Kedi ve köpeklerini doyuran dede güçlükle ayağı kalk tı son defa yavrularına bakarken ‘yarın yine görüşmek özere’ diyecek ti ki cümlesini tamamlayamadan yere devrildi. Köpekler ulamaya, kediler miyavlamaya başladı. Köpeklerin en yaşlısı korkunç bir ulumayla dedenin baş ucuna geldi. Bir köpek gibi ulumayı değil bir insan gibi ağlamayı seçti ve gözyaşlarına boğularak ön ayaklarıyla dedesinin kalbine mesaj yapmaya başladı. Diğer köpekler ise ulumayı sürdürülerek, havlayarak yardım istiyorlardı.

 
Kimse ne kedilerin yalvarışını nede köpeklerin isyanını duymuştu. Kedi dede mutlu tebessümüyle son yolculuğuna çıkarken tek dostu olan hayvanlar başında bekliyordu…