Reklamlar


Ermeni Jenosidi’nin faili olarak Kürdleri işaret eden Fırat Aydınkaya’nın söyleşisi sosyal medyada tartışmalara neden oldu. Aydınkaya’nın iddiaları, Türk milliyetçi kesimler tarafından da sıkça dile getirildiği için aslında bir yenilik içermiyor, ancak epey çelişki, provokatif iddia ve söylem barındırıyor.

Söyleşinin geniş kesimlerden farklı tepkiler alması, bunun Ermeni halkının yas tuttuğu zamana denk gelmesi, konunun soğukkanlılıkla tartışılmasının önüne geçti.

24 Nisan’ın ardından ben de, Kürd ve Ermenilerin ortak yaşam alanlarında, bu acılı geçmişin ortasında büyüyen bir gazeteci olarak, cevap hakkı bağlamında tartışmaya dair görüşlerimi ifade etmek isterim. Yazarın kimi iddia ve söylemlerine yanıt vermenin yanısıra, Jenosid olgusunun tartışma götürmeyecek şekilde bir devlet eylemi olduğu ve bu gerçeğin gölgelenmeye çalışılmasının neden ve sonuçlarına değinmeyi daha gerekli buluyorum.

FAİLİ DEĞİŞTİRMEK, TARİHİ DEĞİŞTİRMEK!

Aydınkaya’nın görüşleri, Ermeni Jenosidi tartışılırken, bu telafisi olmayan korkunç suçun işlendiğini inkar eden, Jenosidi Kürdler ile Ermeniler arasındaki yerel çelişkilerin sonuçları olarak küçültmeye, ‘fail’ olarak Kürdleri, ‘sebep’ olarak Ermenileri gösteren hakim Türk tarih tezinin izlerini yansıtan bir varyant olarak göze çarpıyor. Jenosidi teyit etmekle birlikte Aydınkaya da, Türk tarihçilerden biraz daha ileriye giderek, ‘Kürdler olmasaydı bu kadar kusursuz uygulanmazdı’ deyip fail aktör olarak onları, Osmanlı’da artan sosyal/ekonomik ve politik etkinliklerinin tehdit olarak algılanmasından dolayı da Ermenileri ‘sebep’ olarak gösteriyor. Bu yaklaşım ise tabiatıyla Jenosidin siyasi/ideolojik ve icra merkezindeki devlet mekanizmasını arka plana atarak görünmez kılıyor.

Oysa Jenosid teorilerinin odaklaştığı temel nokta, bu kitlesel kırımların her zaman sistematik ve kasıtlı bir devlet planı olduğu gerçeğidir. Yani malum olunduğu üzere, insan tarihinde kayıtlara geçmiş tüm soykırımlar istisnasız, farklı motiflerle de olsa devletler tarafından icra edilmiştir.

Bu gerçeğin yanısıra, devletsiz, yerel idaresi ve iradesi bile oluşmamış, hakim elitlerinin bir kısmı Teşkilatı Mahsusa işbirlikçisi haline getirilmiş, işgal altındaki sömürge Kürd yığınlarını fail göstermek, ‘öz sorumluluğu sorgulama veya kendine öfkelenme’ dışında bir yaklaşım ile izah edilebilir.

Bu nedenle tarih ve akademide bilimsel bir alana dönüşen, spesifik uzmanlık gerektiren Jenosid gibi kapsamlı ve karmaşık bir konu hakkında popüler görüşler dahi sunanların çok daha fazla hassas davranmaları gerekir.

Kürdlerin maruz kaldığı Enfal soykırımının tanıklığıyla, failsiz kaldığı için halen yargılanamayan bu suça dair araştırma yaparken literatürün içinde kaybolmanın çaresizliğini yaşayan biri olarak bu deneyimimi de ifade etmek zorunda hissediyorum.

Holokost sürecinde imha kamplarında Nazilere hizmet eden Yahudi ‘Kapoları’ ve komşularının Yahudi olduğunu ihbar eden sıradan Alman annelerini aynı suç kolektifinde buluşturan ve Arendt’in harika tanımıyla ’sıradanlaştıran kötülüğün’ kavranabilmesi için soykırım sistematiklerinin mimarisinin bir an bile gözden kaçırılmaması elzemdir.

Jenosid/Holokost gibi ancak devlet hiyerarşisi ve bürokrasisinin organize edip, uygulayabileceği kapsamlı suçları ‘işbirlikçilerin eylemleri veya talanları’ ile temellendirmek, olguyu en azından soyutlamaya neden olacak denli apolitik bir tarih okumasıdır.

Nazilerin Polonya’da kurdukları Auschwitz gibi yoketme kamplarında görev alan Polonyalıların varlığına rağmen, “Polonlar, Yahudi Holokostu’nun failidir” denmediği, veya işgal altındaki Fransa’nın işbirlikçi Vichy hükümetinin Yahudi vatandaşlarını Nazilere teslim etmesine, “Fransızlar Holokost’un failidir” denilerek Nazi aparatının gölgelenemeyeceği gibi.

“Dedemlerin köyünde Ermenileri dereye doldurup öldürmüşler, Kürd ağaları, şeyhleri, reayası Ermeni mallarına çökmek için onları katletmişler” düzeyinde bir yaklaşımı odağa alıp Jenosid gibi devletsel mekanizmaların planladığı olağanüstü büyük bir eylemin uygulama ve organizasyonunda yer alan lokal aktörlere fokusu yöneltmek belki ‘safça’ bir yaklaşım olarak nitelenebilir. Ancak sonuçları berbat bir saflık!

Bu anlamda Aydınkaya’nın bizi sürüklemek istediği dilemaya, Kürdlerin ‘fail’ olmadığını kanıtlama çabasına girmeye de gerek yok. Peki o halde, bu bir özeleştiri mi, bir Kürd aydınının özür beyanı mı?

Anlaşıldığı kadarı ile mesele, yazarın Ermeni Jenosidine iştirak eden işbirlikçileri teşhis etmesi veya tarihsel hesaplaşma çabası değil. Öyle olsa, Jenosid kültürünün halen mağduru olan Kürdleri suçlamak yerine, ‘kötülük’ üzerine bina edilen kolonyal iktidar olgusunu ve bu mekanizmanın neden olduğu sonuçları tartışıp ‘esas fail’ üzerinden yüzleşme ve hesaplaşmayı gündemleştirmesi gerekirdi. Ancak görüldüğü kadarıyla Ermeni Jenosidi’nin günümüzün geri tepmesiz yumuşak hedefi haline getirilen Kürdlerin üzerine yığılarak olgunun özünden soyutlanması ve bu şekilde failin meçhul kılınması politik bir tutumdan kaynaklanmaktadır.

Soykırımlar hukuki sonuçları açısından ‘anonim’ suçlar değil, aksine tanımlanmış, belirli bir failler grubunun sorumluluğu altında (iktidar erki) bütün ayrıntılarıyla düşünülüp, planlanan, icra edilen, somut ve ideolojik eylem planlarıdır. Örneğimizde de hedef net bir şekilde tanımlandığı şekilde Ermeni ulusu ve diğer Hrıstiyan tebaadır. Amaç İmparatorluk bakiyesi üzerinde milli/Müslüman/emperyal homojen bir devlet kurmak, bunu zorlaştırabilecek tüm gayri müslim unsurları temizlemek, akaratlarını millileştirmektir. Bu bağlamda Süryaniler, Rum ve Yunanlılar, hatta Alevi ve Ezdiler de benzer sonuçlarla karşılaşmış, dönemin Türkiyesi Müslüman olmayan kitlelerden arındırılmıştır. Bu suçun varsa ‘anonim’ boyutu, bu, Abdülhamit’in, İttihatçıların ve Kemalistlerin etki alanında yaşayan tüm İslami/etnik toplulukların soykırım zincirinin en uç halkasına dahil edilmesi olmuştur.

Elbette Jenosid’in farklı süreçlerinde ve 1. Dünya Savaşı yıllarında ve sonrasında Kürd halkının da aynı aparatın ve anlayışın kıyım ve vuruşturma eylemlerinde çok büyük kayıplar verdiği de unutulmamalıdır.

HAKİKATIN TAHRİFATI!

Aydınkaya’nın kimi iddia ve söylemlerine gelecek olursak; “Kürtlerin hiç de azımsanmayacak önemli bir kesiminin soykırıma katıldığına dair yeterli derecede bilgi ve kanıt var elimizde bugün” diyen Aydınkaya’nın, bu savına popüler anlatılar dışında kanıt sunmaması, ‘bilgi’ diye aktardığı şeylerin ‘bir doğruya onbir uydurma dolama’ retoriğinden oluşması dikkat çekiyor.

Örneğin, ‘Kürdlerin, Ermeni mallarına çöreklenmek amacı ile katliama iştirak ettikleri’ şeklinde suça katılma motifi olarak sunduğu temel iddiasındaki sorun! Osmanlı Meclisinde, (Ermeni/Hrıstiyan) “Sürgünlerin mallarının ve servetinin kamulaştırılması ve müsadere edilmesi” amacıyla 10 Haziran 1915’te çıkarılan ek yasaya bakıldığında iddia konusu “motifin” hayatta karşılığının olamayacağı anlaşılmaktadır.

Yani Ermenilerin servetine devlet aygıtının el koyması Jenosid mekanizması tarafından çok önceleri zaten tasarlanmıştır.

Keza, Kemalist dönemde çıkarılan Şark Islahat Planı ile, “Ermeni mülklerinin Kürdlere kiraya dahi verilmeyerek, Balkanlar ve Kafkaslardan bölgeye aktarılan Türk nüfusa tahsis edilmesini” öngören kararname, Kürdlerin, Ermeni mallarına çöktüğü iddiasının doğru olamayacağını teyit etmektedir. Devletin, tüm ülke sathında el koyduğu Hristiyan mülklerinin bir kısmı yani “emlak-ı metruke”, daha doğrusu “emval-ı magsube” sonraları düşük fiyatlarla eşrafa satılmıştır. Türk rejimi, Kürdistan’da el konulan bu Hristiyan mülklerinin üzerine 500 binden fazla göçmen de yerleştirerek demoğrafyayı değiştirmiştir. Göçmen nüfusla parçalanan Kürdistan, bu şekilde gasbedilen Hrıstiyan mülklerinin mağduru olmuştur!

Yazıdaki; “Kürdistan’da Kürt iştiraki olmasaydı belki sadece merkez ve merkeze yakın şehirli ahali katledilirdi. Ki esas Ermeni nüfus taşradaydı ve taşradakilerin büyük çoğunluğunun burnu bile kanamazdı. O yüzden Kürdistan’da önemli bir nüfusun bu konuya seferber edilmesi Ermenilerin kaderini belirledi” cümlesi ise bir hakikat katliamı. Edirne’den başlayan, İstanbul, Karadeniz, İç Anadolu ve Akdeniz’e yayılan ve yaklaşık 25 yıllık bir sürece yayılan Ermeni Jenosidi’nin coğrafyasını ‘taşra’ diye tanımladığı Kürdistan’a sıkıştırması, gerçeklerin ters yüz edildiği iddiaların en trajik boyutlarından birini oluşturuyor.

“Kürtlerdeki yağma kültürü, yağmacı militarizm” gibi ifadelerle Kürd ulusunu ‘vahşi ve potansiyel suçlu’ ilan ederek Jenoside katılımlarının bu anlamda doğal ve yaygın bir refleks olabileceği yolundaki provokatif tanımlamaları ise Aydınkaya’nın objektifliğini ve tarih ‘anlayışsızlığını’ ifade etmesinin yanısıra, ev kölelerinin efendinin onuru konusundaki hassasiyetini akıllara getiriyor. Yağmanın göçebelik, ve militarizmin devlet-ordu geleneği ve kültürü ile ilişkisi ve Kürdlerin bu iki olguya da yabancılığı bir yana, Jenoside katılmayan, Ermeni kanına elleri bulaşmayan, bu suça tanık olmaktan büyük utanç duyan, Ermeni komşularını korumaya çalışan, bu uğurda zarar gören çoğunluk Kürdleri kriminalize eden bu yaklaşım en hafifi ile ‘masumiyeti’ sorunlu ifadelerdir.

Keza yazar, “Kürdistan’daki soykırım distribütörleri olmasaydı karar bu kadar kusursuz uygulanmazdı” diyerek, Karadeniz, İstanbul, İç Anadolu, Ege, Klikya gibi Kürdistan’dan uzak, Kürdlerin olmadığı alanlarda ‘kusursuzca uygulanan’ ve 1890’larda başlayıp 1955’lere dek süren soykırım ve pogrom dizilerini gözlerden saklıyor.

Aydınkaya, Kürd faillerden diye işaret ettiği Hamidiye Alayları’nın, Kürdlerin yanısıra; Çerkes, Arap, Türkmen, Arnavut, Ermeni ve Osmanlı’daki diğer tüm etnisiteleri içeren bir devlet milisi olduğu gerçeğini de karartmaktadır. Sultan Abdülhamit Han’ın Hamidiye çetelerinin veya İttihat-Terakki’nin Aşiret Alayları’nın barbarca saldırılarına maruz kalan Kürd ulusuna bu çetelerin işlediği suçları yükleyerek tarihi tahrif etmeyi, Kürdleri itibarsızlaştırmayı amaçlayan hakim söylemi tekrar etmesi, bunun bir ‘entellektüel’ tarafından tarihi arka planın örtülerek dile getirilmesi ise ‘cehalet’ sınırlarını aşmaktadır!

Yazısında konteks dışına da çıkan Aydınkaya; “Bedirxan Bey, Şeyh Ubeydullah, Şeyh Said isyanına şahıs isyanı demek yerine Kürt isyanı diyenleri” Ermeni soykırımına Kürd dahlinin olmadığını savunmakla ihtam etmektedir. Bu yaklaşım tarih bilinci, tarihsel süreçlerin işleyişi, ve özelde Kürdistan tarihi konusundaki yetersizliği de ele vermektedir. Dünyada erken milli uyanışların başladığı, Osmanlı’nın dağılma sürecine girdiği bir dizi ulusun ayaklanıp Osmanlı’dan ayrıldığı sürecin bir parçası olan ve 19 ile 20. Yüzyıl’da vuku bulan, sonucusu (Şeyh Said İsyanı-1925) Azadi adlı modern Kürd örgütü tarafından organize edilen bu ulusal talepli başkaldırıları ‘şahıs isyanı’ şeklinde kavratmak, tarih okumasının ‘Türk genelkurmay literatürü’ etkisi ve seviyesinde olduğunu sarih bir şekilde ifade ediyor.

Kısaca değindiğim bu alıntılardan anlaşılacağı gibi, Jenosid mekanizmasının, karar alıcısı, uygulayıcısı, gözeticisi yani temel faili olan Abdülhamit istibdatı, İttihat ve Terakki cuntası ile Kemalist rejimi ve şeflerini, merkez ve taşra icraatlarını yürüten Teşkilatı Mahsusa ile ordunun rollerini vurgulayarak, Osmanlı ve Türkiye’nin tüm sathında yarım asra yayılan Hristiyan kırımlarının amacına ve ideolojik motiflerine esas vurguyu yapması gerekirken, Kürdistan’daki fiilleri odağa alıp, Kürdleri fail kılması ‘cambazı göstermekten’ başka bir anlama gelmemektedir.

Bağlama dair şunu söylemeden geçmek istemem: Ermeni politik hareketinin kadroları Aydınkaya’nın iddia ettiği gibi Kürdlerin Jenosid’in faili olduğunu düşünse, iki halkın arasında geçen acılı olaylardan dolayı Kürdlere nefret hissetseydiler, aralarındaki birçok soruna rağmen kırımdan 7 yıl sonra, 1926’da Kürdlere birlikte sığındıkları Suriye ve Lübnan’da Ermeni Taşnak örgütü, Kürd Xoybun örgütünün kuruluşuna ev sahipliği yapmaz, Aydınkaya’nın yazısında suçladığı Cemilpaşa ailesinden Ekrem, Kadri ve diğer kardeşleri, Van Ermeni Milletvekili radikal milliyetçi Vahan Papazyan ile birlikte Türk devletinin ‘muhayyel Kürdistan’ı’ gömmek istediği Ermeni ortodoksluğun kutsal mekanı Ararat Dağı merkezli isyanını örgütleyip Kemalist rejime karşı ayaklanmazdı. Keza, PKK’nin 1980’de ASALA ile Beyrut’ta başlayan işbirliği ve ortak mücadele beyanı da aslında tarafların, tarihi hakikatlerin karartılması çabasını ciddiye almadığını öteden beri ifade etmektedir.

FAİLİ, MEÇHUL KILMAYA ÇALIŞMANIN SONUÇLARI

Dünyada düzinelerce devletin faillerini (İttihat-Terakki Partisi) tanımlayarak resmen tanıdığı, mahkum ettiği, Osmanlı mahkemelerinin dahi Jenosid mekanizmasında yer alan birkaç sorumluyu mahkum ederek tescil ettiği Ermeni Jenosidi, Fırat Aydınkaya’nın ‘özneyi müphemleştirip’ Kürdlerin üzerine yığma çabası ile hakikatini yitirmez, ancak kolonyalizmin tarihi gerçekleri ne denli derinden ve kimlerin vasıtası ile dejenere etmeye çabaladığının boyutunu ele verir!

Ve Yahudilere karşı Nazi atalarının işlediği suçların ağırlığını taşımak istemeyen onurlu genç Alman kuşakları gibi, vicdanlı Türk ve Ermenilerin de; tarihi tahrif edip, suçun esas failini karartarak Jenosid rejiminin devamını sağlamaya, yüzleşme ve hesaplaşmayı imkansız kılarak, soykırım mekanizmasına hayat suyu taşımaktan başka bir sonuca yol açmayan bu yaklaşımları red etmesi, gözlerini katilden ayırmaması da önemlidir.

Aynı şekilde ‘ezik Kürdlerin’ de devletin işlediği/işlettiği bu suçu üstlenmesi tarihi hakikatı bulanıklaştıramayacaktır. Ancak kimi “entellektüellerin, siyasi kadroların” Kürdlerin genç kuşaklarının beynine kolonyalistlerin sufle ettiği replikleri dikte ettirerek, self-kolonyalizmi meşrulaştırıp yaygınlaştırması, kompleksli nesiller üretmeye çalışması; tarihe, hakikate taammüden saldırı olarak kayıtlara geçecektir.

Şunu da ifade etmek gerekir ki; Jenosidlerin uygulandığı teritoryalarda bu suçun işlenmesine izleyici olmak, aynı zaman ve mekanda yaşamak dahi yeterince ağır bir travmadır. Bu travmayı hafifletmek için; Kürdistan’da Ermeni komşularının katledilmesini engellemek amacıyla onları saklayan, koruyan, ailelerine sahip çıkan, hatta bunu yaptığı için soykırım mekanizması tarafından katledilenlerin varlığı bu gerçeği değiştirmemektedir.

Tabi, Aydınkaya’nın, Kürdistan’daki III. Ordu Kumandanı Mahmut Kamil Paşa’nın, 1 Ağustos 1915’te, Ermeni komşularına sahip çıkan Kürd halkını; “dahile sevk edilmekte olan Ermenileri hanelerine saklayanların idam edileceğine” dair kesin emirle tehdit ettiğini bilmediğini varsayıyoruz!

Biri biri ile karışmış Kürd ve Ermeni aileler, halen Kürdistan’da “bavfile” olarak bilinen sayısız insanımızın varlığı Jenosid hatıratı ve travması olarak bizimle, genlerimizle, ulusal vicdanımızla sonsuza dek yaşayacaktır. Özür dilemek, tazmin etmek bu telafisiz, tarifsiz suçu hafifletemez, suçun büyüklüğünü hiçbir şekilde küçültemez, ancak adil bir hesaplaşma ve samimi bir yüzleşme en azından, ‘bir daha asla’ demesini öğrenen kuşakların birlikte yaşayabilme kültürü üretebilmelerine neden olur.

Hakikatleri çarpıtarak devletin suçunu tebaaya bölüştürüp ‘anonimleştirmeye’ çalışarak, Jenosid kültürünü ehlileştirmeye çabalamak yeni tehlikelere de kapı aralamaktadır. Bu ürkek yaklaşım, aradan geçen yüzyıldan fazla bir zamana rağmen Türk devletinin Jenosid’i inkar etmesine, geçmişi ile bırakın yüzleşip hesaplaşmayı, dünyayı karşısına alarak Ermeni halkını suçlamasına neden olmuştur.

Elbette Kürdlerin, Osmanlı coğrafyasında yerleşik tüm diğer etnik/Müslüman unsurlar gibi, Ermeni Jenosidine devlet aparatının teşviki, talimatı, yönlendirmesi ile katılan kesimlerinin bu suçuyla yüzleşmesi, hesaplaşması, bu konuda doğru bir tarihi perspektif üretmesi kaçınılmazdır. Bunun kültürünün yaratılması devletsiz bile olsa Kürdlerin erteleyemeyeceği bir sorumluluktur. Kürd siyasi hareketlerinin ve aydınlarının bu konudaki vicdanlı tavrı bilinmektedir, Kürd halk kesimlerinin de Ermeni komşularına karşı işlenen bu suça dahil olanların vebalinden utanç duyduğu bilinmektedir.

Ancak insanlığa karşı işlenen devlet suçunu yerel aktörler bağlamı üzerine oturtmak, her şeyden önce katledilen Ermeni komşularımızın acısını suistimal etmeye de neden olur. Bu tavır, Türk devletinin Kürdleri uçaklarla katlettiği için ikon haline getirdiği pilot Sabiha Gökçen’in bir Ermeni yetimi olduğunu ortaya çıkaran Hrant Dink örneğindeki gibi soğukkanlı cinayetler işlemesine pasif teşvik anlamına da gelmektedir. Hülasa bu yaklaşımlar yüz yıldan bu yana Türk devletinin bu suçla yüzleşmesini de engellemiş, benzer argümanlar üreterek uygarlık dışı tavrında ısrar etmesine neden olmuştur.

Ermeni soykırımına ‘soykırım’ demenin halen yasak olduğu günümüz Türkiye’sinde konuyu Fırat Aydınkaya gibi hakikatı bulanıklaştırıp ‘tartışmak’, bunu ‘fikir özgürlüğü’ bağlamında makul bulmak, devleti aklamaktan başka bir anlama gelmeyen bu tür çabaları farklı saiklerle teşvik etmek Kürdlüğü “lekedar” kılmaz. Ancak bu çaba, mücrim devlet geleneğinin ve aynı Jenosidi 100 yıldır zamana yayarak Kürdlere uygulamaya çalışan varislerinin kopkoyu lekesini temizlemeye çalışanların boynunda da nurdan bir hâle olmaz!

Esas failleri Ermeni Jenosidi’nin hesabını verse idi, Türk iktidar geleneğinin işlediği bu tarifsiz günahla yüzleşilse idi, bu soykırımcı mekanizma mahkum edilebilseydi, onların tahakküm ve ilgi alanlarında yaşayabilmek için de böyle ‘söyleşilere’ mecbur kalınmaz, insanlığın başına bela olmuş sicili ile bu devlet geleneği de 2020 yılında Kürd gençlerin cesetlerini kargo ile annelerine yollamaz, Kürd rehineleri topluca ölsünler diye virüs ile baş başa bırakmaz, zeytin ağaçlarına dek tüm değerlerini yok etmeye çalışmazdı!

Yakın zamanda, ‘Ermenilerin 1915’te yaşadıklarını bir asayiş konusu’ olarak tanımlayıp, Türkiye’deki Ermenileri sınırdışı etmekle tehdit eden Erdoğan’a yanıt veren Ermenistan Dışişleri Bakanlığı’nın cevabını da hatırlamak yerinde olur: “Ermeni Soykırımı’nın tanınması ve kınanması tarihi adaletin restore edilmesi için gereklidir. Bu, Türkiye Cumhuriyeti’nin şu anda dini ve etnik kökenleri nedeniyle terörist olarak nitelendirdiği, şiddet uyguladığı ve zorla sınır dışı ettiği tüm insanlar ve halklar için önemlidir. Türkiye, soykırımdan kurtulan Ermeni halkının güvenliği için tehdit olmaya devam etmektedir.”

Ermeni Jenosidi’nin esas faillerini karartma çabasına, yine Arendt’in bir sözü ile yanıt vermek gerekirse; Bunca bilgiden sonra ne bağışlaması, ‘cinayeti kör balıkçı bile gördü’.