Reklamlar


Nihat Veli Yüce

Günümüz insanı tarihten gelen sorunlarını çözme potansiyelini ortaya koyabilmiş değil. Tarihten gelen ve çözümlenemeden bu yüzyıla devredilen sorunlar, dünya insanlığının en çok ilgi duyduğu, üzerinde yoğunlaştığı ve güncel gelişmelerin kaba bir yorumundan öteye geçmeyen, bu gündemlerin ardında sürüklenen bir entellektüel kesimin yön verdiği sistem içi basın yayın ve düşün dünyasının muhalefet olarak sunulduğu bir mecraya tanıklık etmekteyiz. Toplumsal muhalefet tarihin günümüze devrettiği sorunlar batağında çırpınırken, bugüne dek karşılaşmadığı yeni sorunlar ve tehditlerin kucağında buldu kendini. Geleneksel sorunlarda yoğunlaşıp, boğazlaşırken, küresel sermaye elitleri yeni düzeni küresel çapta uygulamaya soktu. Ne yazıkki bunu dahi algılamaktan uzaktır. İnsanlığın tarihte hiç olmadığı kadar yeni paradigmalara ihtiyacı var. İnsanlığı tehdit eden, giderek varoluşsal tehdit haline gelen yeni tehlikeleri görüp, buna uygun yeni paradigma ortaya koyamadığımızda gelecek insanlık açısından tamamen karanlığa gömülebilir. Tehlikeler çok uzak geleceğe dair değil, içinde yaşadığımız yüzyıl içinde vuku bulabilecek tehlikelerdir. Toplumsal muhalefet dünya genelinde, geçmişten gelen yapısal sorunlarla o denli meşgul olmuş durumdadır ki, insanlığın geleceğini yok edecek yeni ve varoluşsal tehlikeleri barındıran tehditlerin vahametini kavramaktan ve buna göre konumlanmaktan çok uzaktır.

Küresel emperyalizmin bütün kurumları ile devreye soktuğu dinsel ve ulusal çatışmalar girdabında insanlık öğütülürken, yeni tehditleri algılama olanakları yok edilmektedir. Milliyetçilik, dincilik ve tüketim budalalığı üzerine inşa edilen yeni dünya düzeni konsepti, dikkatleri bu alanlara çekmektedir. Bu eksende insanlığın sürüklendiği kaos ve çatışma süreçleri, ortaya çıkan varoluşsal tehditleri görmesini zorlaştırmaktadır. İçine itildiği lokal sorunlar derinleştikçe, bilinç lokal kalmakta, lokal çözümlere odaklanmakta ve küresel çapta ortaya çıkan varoluşsal tehditleri görememektedir.

Tarihsel perspektiften yoksunluk, geçmişle, bugün ve gelecek arasında doğru bir diyalektik bağ kurmayı engellemekte, güncel sorunlar ve çözümler üzerinde yoğunlaşılırken, geleceğe dair perspektifler oluşturmak ve buna uygun konumlanmak lüks ve gereksiz çabalar olarak görülmektedir. Küresel emperyalizmin ideolojik saldırılarının ana eksenini oluşturan, ulusal ve inançsal farklılıkları çatışma merkezi haline getirerek bunun üzerine inşa ettiği yıkım ve kaos sarmalı gün geçtikçe dahada derinleşmektedir. İnsanlık bu kör ve ahlaksız çatışma girdabında boğulurken geleceği okumaktan uzaklaşmaktadır.

Din ve ulus temelli çatışma süreçlerine eklemlenen tüketim hastalığı durumu dahada ağırlaştırmaktadır. ‘Dünyada doğa ve çevre koruması konusunda çalışmalar yapan “World Wildlife Fund” ve “Global Footprint Network” tarafından ortak yapılan araştırmaya göre, AB vatandaşlarının yer yüzü kaynaklarını tüketme hızı, kaynakların yenilenebilir olma hızının çok ötesine geçti. Raporda, “Her bir ortalama AB vatandaşının tükettiği gibi herkes tüketse, 2,8 adet dünyaya ihtiyaç duyulur.” deniliyor. Rapor, üye ülkelerin hiç birisininin sürdürülebilir bir tüketici politikası da olmadığını ortaya koydu. “AB’nin bütün ülkeleri, gezegenimizin zenginliklerinin ötesinde yaşıyor” denilen ortak raporda, “AB vatandaşlarının, yenilenebilir AB ekolojik sistemlerinin iki mislisini kullandığı” uyarısı yapıldı.’ Sadece bu rapor bile durumun vahametini ortaya koyuyor. Tüketim çılgınlığıda, din ve milliyetçilik üzerine bina edilmiş çatışmalar kadar doğayı ve insanlığı tahrip ediyor.

Küresel emperyalizm global projeler oluşturup bunu adım adım devreye sokarken, insanlığında küresel düşünme, örgütlenme ve mücadele etme yetisini yok etmek için lokal sorunlar üzerinden çatışmaları örgütlemekte, kaosu derinleştirerek, bunun üzerinden yeni dünya düzenini inşa etmektedir. Ortadoğuda, Asyada, Afrikada dinsel ve ulusal meseleler üzerinden çatışmaları örgütlerken, Avrupadada milliyetçi, ırkçı anlayışları besleyerek büyütmekte, ortak dayanışma ve mücadele ruhunu törpüleyerek, ulus devlet eksenli milliyetçiliği bunun yerine ikame etmektedir. Vergi toplama memur kurumları haline getirdiği ve İleride yıkacağı ulus devletin bugün tapılacak ilah görülmesini sağlamaktadır.

Ulusal farklılıklar, inançsal farklılıklar çatışma nedenleri haline getirilirken, yoksulluğa mahkum edilmiş, savaşlarla bitap düşmüş halklar, asyadan, afrikadan, güney ve orta amerikadan kuzeye ve kuzey batıya doğru kitlesel göçlere başladıkça bu göç dalgası medya tarafından işgal orduları gibi sunulmakta, kuzey amerika ve batı avrupa halklarında tedirginliğin beslediği milliyetçi ve ırkçı duyguların geliştirilmesinin aracına dönüştürülmektedir. Küresel emperyalizmin yeni dünya düzeninin ideolojik, politik ve kültürel saldırıları toplumları bu temelde esir almakta, sınıfsal bakış yerini dinsel ve milliyet temelli bakışa bırakmaktadır. Dünyayı sınıfının bakışıyla değil, din ve milliyet histerisinin nişangahından gören yığınlar buna eklemlenen tüketim kültürüyle tamamen uyuşturulmakta ve küresel emperyalizmin operasyonları için uygun kıvama getirilmektedirler.

Küresel emperyalizmin operasyonlarına açık hale getirilen yığınlar, bu çatışmalı süreçlerde heder olurlarken, emperyalist metropollerde yeni bir çağın hazırlıkları projelendirilmekte ve adım adım hayata geçirilmektedir.

Teknolojik gelişme yerleşik ekonomik ve kültürel algıyıda değiştirmektedir. Teknolojinin üretimde yaygın kullanımı ile, yeni teknolojinin öne ittiği yeni sektörler oluşurken, işsizlik dahada artmaktadır. Su ve buhar gücünün öne ittiği mekanik tezgahlar, elektriğin seri üretimde kullanılmaya başlanması ile üretim bandı tasarımı, dijital teknoloji ve programlanabilir makineler dönemi ve şimdide nesnelerin, hizmetlerin interneti ve siber-fiziksel sistemlere geçiş yani endüstri 4.0 ile modüler yapılı akıllı fabrikalara geçiş dönemi. Bu geçiş sınıf ilişkilerinde, proleterya algısında köklü değişimler ortaya çıkaracaktır. Sanayi proleteryası yerini adım adım modüler yapılı akıllı fabrikalara geçişle beyaz yakalılar tarzı teknisyenlere bırakacaktır. Gelecek yüzyıl insanı şu anki sorunlardan çok daha farklı sorunlarla cebelleşecek. Bu nedenle yaşadığımız 21. yüzyıl doğal insanın son yüzyılıdır.

Günümüz teknolojisinin ulaştığı düzey, insanlık tarihinde görülmemiş çapta zorba, totaliter rejimler oluşturmaya olanak sağlıyor. Emperyal merkezlerde totaliter anlayışlar bir bir hükümete taşınıyor, biçimsel, kaba, burjuva demokrasisi dahi lüks görülerek adım adım törpüleniyor. Bireyin 24 saatini, beden ritmini, alışkanlıklarını, dolaysıyla düşünüş ve davranış biçimlerini izleyebilecek ve yönlendirebilecek yapay zeka, biyometrik sensörler ve biyoteknoloji kombinasyonu ile totaliter zorbalığa geçişin koşulları oluşturuluyor. Bu durum aktif olarak devreye sokulmuş durumda.

İnsanlığın ulusal düzeyde mücadelelerle çözemeyeceği, gün geçtikçe daha çok varoluşsal tehdit haline gelmeye başlayan, küresel emperyalizmin yol açtığı nükleer savaş tehlikesi, küresel iklim değişikliği, teknolojik bozulma, özellikle yapay zeka ve biyo-mühendisliğin yükselişi, biyoteknolojik tehdit gibi tehditler, küresel tehditler olarak giderek daha çok can yakıcı hale geliyor.

Biyoteknolojik gelişme, gen teknolojisi, dünyanın elitlerinin elinde korkunç bir silaha dönüşüyor. Biyoteknoloji insanüstü özellikler elde etmede kullanıldığında insanlar arası uçurum kapatılamayacak derecede büyüyecektir. Yarı biyonik insana geçiş aşamasındayız, bu durum giderek farklı türler arasında bölünmüş bir insanlığın ortaya çıkmasına götürecektir. Dünyanın elitlerinin giderek farklı bir türe dönüştüğü, dünyanın geri kalanından ayrıldığı bir aşamanın eşiğine gelmiş durumdayız. Bu durum tarihte bu güne dek görülmemiş en büyük eşitsizliği ortaya çıkaracaktır. Sınıf ilişkileri bu temelde farklı bir aşamaya sıçrayacak ve türler arası çatışma potansiyelinin oluştuğu yeni bir sürece evrilecektir.

Bu nedenle içinde yaşadığımız yüzyıl doğal insanın son yüzyılıdır. Doğal evrimin sonudur. Animal insanda kalır beşeri insana geçişi sağlayamazsak, doğal insanın sonunu hazırlamış oluruz. Günümüzde beşeri insanın animal insanı aydınlatma ve beşeri kılma başarısı geleceğin yönünü belirleyecektir. Zira günümüzde çoğunlugun animal kaldığı, azınlık bir kesimin beşeri insan olabildiği bir gerçeklikle yüz yüzeyiz.

Animal insan üç temel dürtüyle hayata bakar. Beslenme, barınma ve üreme. Bu üç koşulu asgari düzeyde tutturduğunda çok şükür der ve bilim yerine ilahi söylenceleri esas alır. Oysa doğadaki canlılara bakarsak bu üç temel dürtünün ortak payda olduğunu görürüz. Bizler sadece canlı organizmalar değiliz. Bizi biz yapan insani özelliklerimiz var. Diger canlıların dürtüleri ile yani ilkel, arkaik insan özellikleriyle sınırlı kalamayız. Hayatı, evreni algılama ve değiştirme gibi bir özelliğimizde var. Hayatı ve evreni bilimin ışığında algılama ve değiştirme eylemini yapma özelliğine kavuşan, beslenme, barınma ve üreme eyleminin önünde tutan, insan şövenizmi de yapmayan, önce insan değil, önce doğa diyen ve doğadaki canlı hayatı, insan hayatı kadar önemseyen insana beşeri insan diyoruz. Küresel emperyalizmle mücadele ederken, animal insanlada mücadele etmek zorundayız. Animal insan küresel emperyalizmin istediği insan özelliğidir. Animal insan aşıldıkça, küresel emperyalizmle mücadelede başarılı olunabilinir.

Bu yüzyıl doğal insanın son yüzyılı olma tehlikesini gerçeklik haline dönüştürmüştür. Günümüze kadar gelmiş, algılayış, kavrayış ve yaşayış tarzımızı, politika yapma ve örgütlenme tarzımızı yıka yıka ilerlemektedir. Mevcut algı ve politik konumlanmalar bu sürece cevap olacak kavrayıştan ve yenilikten uzaktır. 2020 yılına 1920’lerin yaklaşımı ile bakıldığında bu çözülme kaçınılmazdır.

Bu yüzyıl, devletlerin şirketlerinden, şirketlerin devletine geçişinin tamamlanacağı yüzyıldır. Çok uluslu şirketlerin gizli saklı, dolaylı değil aleni hükümranlıklarını ilan edecekleri yüzyıldır. Şirketlerin devletleri olacak. Devletlerin şirketleri değil. İnsanlık tarihinde bu güne değin görülmemiş derecede korkunç bir tiranlığın yeryüzünü esir alma olasılığı kuvvetle muhtemeldir.

Yeni inanç biçimleri şirketlerin anayasaları ve bunların öne ittiği, ilahlaştırdığı yeni insan ve inanç biçimleri olacaktır. Bu yüzyıl doğal insanında son yüzyılıdır. Son yüzyıl yarı biyonik, robotik insana geçişin başlangıcı, doğal insanın sonu ve bugün konuşulan, ajitasyon konusu olan meselelerin zamanında Roma senatosunda konuşulanların bugün anlamsızlaştığı gibi anlamsızlaşacağı bir yüzyıldır.

Bu yüzyıl petrol gibi fosil yakıt çağının esasta kapandığı, yeni enerji kaynaklarının öne çıktığı, bu çağın öne ittiği teknolojilerin mezarlığa gömüldüğü, yeni teknolojilerin, mikro cipler ve nano teknoloji çağına geçiş yüzyılıdır. Yapay zeka ve bu temelli robot teknolojisinin yaygınlaştığı, insanın her anının kaydedildiği, zincirlerinden başka kaybedecek şeyi olmadığı söylenen o meşhur sanayi proleteryasının yerini alan yeni robotik iş gücünün oluşacağı yüzyıldır.

Bu yüzyıl tarımın, hayvancılığın, su havzalarının cok uluslu şirketlerin tamamen kontrolünde olacağı, yeni besin çeşitlerinin ve beslenme biçimlerinin giderek öne çıktığı bir yüzyıl olacaktır. Bu yüzyıl bugün boğazlaşma konusu olan, onlarca aptallığın yapılmasına gerek kalmadığı, bütün bunların anlamsızlaştığı, yeni dönemin yepyeni çelişkilerinin ortaya çıktığı ve bu çelişkilerin konumlandırdığı toplumsal grupların mücadelesinin ve buna uygun savunma ve saldırı konseptlerinin oluşturulacağı bir yüzyıldır. Bu yüzyıl gökyüzünden dünyanın yönetilmeye başlanacağı, gök yüzünün günümüzdeki kadar sevimli olmayacağı, uzay teknolojisini kontrol eden başat şirketlerin çağının başlayacağı yüzyıldır. Büyük çaplı savaşların, kıtlığın, susuzluğun, salgınların, çevre felaketlerinin yaşandığı, dünyanın bir bölümünün cehennem haline getirildiği bir yüzyıl olacaktır. Yeni yüzyıl bu cehennem üzerinden yükselecektir. Ortadoğu, Asya, Afrika, Güney ve Orta Amerika’daki saflaşmalar, çatışmalar kapsamlı bir yıkım projesinin ön adımlarıdır. Asıl yıkım bundan sonra gelecektir ve küresel sistem bu yıkım neticesinde kendini üst düzeyde, yeni teknolojik esaslar üzerinden yeniden üretecektir. Teknolojinin ulaştığı düzeye uygun dönüşüm yıkımla mümkündür, inşa bu yıkım üzerinden olacaktır. Kapitalist sistemin kendini yeniden üretmesinin zorunlu kavşağıdır bu. Bu kavşağa gelinmiştir. Bu nedenle yakın ve orta gelecekte büyük yıkımların, alt üst oluşların yaşanacağını görerek ve bugün çok önemsenen, değer verilen bir çok şeyin dijital kesekağıdı kadar önem taşıdığı yeni bir çağın kapılarına gelindiği görülmelidir. Yeniyi, gelişeni, hakim hale gelecek olanı, şimdiden kavrayamaz, doğru çözümlerle, sürece doğru yön vermeyi, lokal sorunlar ve zorunlu aidiyetlere tutunmayı aşamaz, küresel çapta düşünen, yeni bir kavrayış ile, yeni bir anlayışı ve yeni mücadele biçimlerini örmeyi beceremez, animal insan olmaktan kurtulamaz, beşeri insan olamazsak, başımıza gelecek musibetler bir anlamda insanlığa müstahak olacaktır.

II

Kapitalizm ekonomik ve siyasi gelişim evrelerinin, eşitsiz gelişme süreci üzerine bina edildiği ekonomik ve siyasal sistemdir. Bu kapitalizmin işleyişinin zorunlu sonucudur. Eşitsiz gelişme yasası sadece ulusal ölçekte değil, uluslararası ölçektede ortaya çıkan kapitalizmin zorunlu serüvenidir. Devletler düzeyinde ortaya çıkan eşitsiz gelişme, ulusal ölçektede bölgeden, bölgeye, sektörden sektöre, farklı gelişim evreleri gösteren eşitsizlikler ortaya çıkarmıştır. “Ekonomik ve siyasi gelişmenin eşitsizliği, kapitalizmin mutlak bir yasasıdır” Lenin. Kapitalizm kürereselleştikçe, eşitsizlik ilişkilerinide çeşitli düzeylerde yeniden ve yeniden üretir.

Dünyanın bir çok yerinde aynı devlet sınırları içinde modern sanayi üretimi ile, geleneksel köylü ekonomisini bir arada görmek mümkündür. Küresel pazarlara üretim yapan sanayi kuruluşları ile, iç pazara dönük üretim yapan geleneksel imalat kesimlerini bir arada görmek mümkün. Kapitalizmin eşitsiz gelişme yasası, siyasi ve kültürel gelişmişlik açısındanda eşitsizlikler ve çarpıklıklar göstermektedir. Yüksek teknoloji ürünü cep telefonuyla görüntülü görüşme yapan, aynı anda karasabanla çift süren bir çiftçiyi, yada bir yudum suya ulaşabilmek için elinde başka teknolojik aracı, edavatı olmadığı için kazma ve kürekle su kuyusu açan bir hint köylüsünü ve bu köylüyü son teknoloji ürünü telefonuyla görüntüleyen ve canlı yayınla sosyal medyada paylaşan başka bir hint köylüsünü düşünün. Burada ortaya çıkan kültürel dokuyu düşünün. Kapitalizm sadece ekonomik alanda eşitsiz gelişme değildir, siyasi ve kültürel etkileriylede eşitsiz ve çarpık gelişimin adıdır.

Kapitalist gelişmenin küresel ölçekte vuku bulmuş olmasıylada bu eşitsiz gelişme yasası ortadan kalkmıyor. Küresel ölçekte yayılan tekelci kapitalist işletmelerde, gecikmeli sıçramalı ilerleyişlerde bu eşitsizliği ortadan kaldırmıyor. Eşitsizlik ve bileşik gelişme küresel kapitalizmin özcesi emperyalizmin olmazsa olmazı olarak orta yerde duruyor. Bunu bir kenara not ederek, kapitalist sanayileşme serüveninin evrelerini ele alarak bugüne gelelim.

Üretimin Makineleşmesi

Bilebildiğimiz kadarıyla 1679 yılında Denis Papin’in bir tür düdüklü tencere tasarımı ile buhar makinesinin doğumuna öncülük etmesinden, 1884 te Charles Algenon Parsons’un ilk başarılı buhar tribününü yapması ile endüstriyel devrime öncülük eden buluşları, kapitalist sanayileşmenin köşe taşlarını döşemiştir. Bu süreç aynı zamanda üretim araçlarının özel mülkiyeti ile üretimin toplumsal karakteri arasındaki çelişkinin vuku bulduğu bir süreçtir ve emeğin tamamen metalaştırıldığı aşamadır. Aynı zamanda kapitalizmin ilk büyük buhranı olan 1873 – 1896 yıllarına yayılan uzun bunalım dönemleri ile iç içe ilerlemiştir. Yıkım ve inşa süreçlerinin sonunda tekellerin ortaya çıkmaya başlamasına öncülük etmiştir.

Üretimin serileşmesi, Seri üretim

Sonraki yıllarda elektriğin seri üretimde kullanılması ile üretim bandı tasarımının ortaya çıkması ve seri üretimin önünü açması, Taylor’un iş bölümüne dayalı parça başı üretimi ve Henri Ford’un montaj bandında seri üretime başlaması ile yeni bir çığır açmış, kapitalist sanayileşmede yeni bir aşama ortaya çıkarmıştır. Seri üretimin sanayide uygulanması ile, buharın, kömürün, demirin, çelik , elektrik, petrol ve kimyasal maddelerin üretim süreçlerinde uygulanması endüstriyel sıçramayı zirveye çıkarmıştır. Bu aynı zamanda emeğinde seri sömürülme sürecidir. Kapitalist sanayileşmedeki bu ikinci aşama bir başka buhranla, birinci dünya savaşı koşulları ve savaşla iç içe gelişmiştir. 1914 – 18 yıllarını kapsayan birinci dünya savaşı büyük bir yıkımı ve bu yıkım üzerinden kapitalizmin kendisini üst düzeyde yeniden üretmesine götürmüştür. Tekeller çağının billurlaştığı, mali sermayenin adım adım sanayi sermayesinin üzerinde bir belirleyen olmaya başladığı, mali sermaye çağı.

Üretimin Otomasyonu

Üçüncü aşamaya da gebelik yapan 1929 büyük buhranını ve yolaçtığı savaşın varlığını görüyoruz. İkinci dünya savaşının yıkıntıları üzerinden ortaya çıkan yeni bir sanayi çağı. Temelleri bu yıllarda atılan, önce askeri teknolojilerin üretimine uyarlanan, ardından 1950 lerin sonlarından itibaren sanayinin bir çok alanında aktif olarak devreye sokulan yarı iletkenler, bilgisayarlar vasıtası ile üretimde otomasyon döneminin başlaması. Bu sürece kas gücünden, mekanik kuvvete geçiş aşamasıda diyebiliriz, bu dönemin teknolojisinin ağırlıklı bölümü petrol gibi fosil yakıtlara bağımlı teknolojidir.

Kapitalizmin sanayinin üçüncü aşamasıyla birlikte küresel çaptaki ekonomik operasyonlarında o güne dek görülmemiş düzeyde bir sıçrama yaşandı. Kapitalizmin merkez ülkeleri çevre ülkelerle farklı bir ekonomik model geliştirmeye başladılar. Merkez sanayinin teknoloji yoğun bölümlerini kendinde tutarken, emek yoğun bölümleri çevre ülkelere kaydırmaya başladı. Çevre ülkelerde montaj sanayinin gelişmesi bir anlamda kapitalizmin küresel çaptaki iş bölümünün sonucudur. Bu serüvende Çin farklı bir yol izledi. Başlangıçta batı sermayeli fabrikaların art arda boy gösterdiği, ucuz iş gücünün maliyetleri alabildiğine aşağı çektiği Çin pazarının sağladığı kârlılık batılı sanayicilerin iştahını kabartırken, Çinin zaman içinde ters mühendislikle batının yüksek teknoloji harikalarını üretme kapasitesine ulaşacağı ön görülememişti. Ucuz iş gücü üzerinden yükselen emek yoğun üretimle, teknolojik üretimi harmanlayan çin, batı sermayesi için ucuz iş gücü pazarı olmaktan çıkıp, teknolojik ürünler ihraç eden aşamaya ulaştı. Taşeronluktan, teknoloji transfer eden devasa bir güce dönüştü. Batının ezberini bozan bu gelişme, çatışma ekseninide şekillendiren bir konumdadır. Batı kapitalizminin çatışma fay hatlarına, yükselen ekonomik güç olarak çin yeni bir fay hattı ekledi. Çin bu gücü ile Pekin-Moskova ittifağını gerçekleştirerek, Rusyanın olası batıyla uzlaşma ihtimalini ortadan kaldırmak istiyor.

Günümüz dünyasında çatışmalı süreçlerin yeni fay hatları Atlantik ve Asya-Pasifik eksenli oluşurken, Almanya-Fransa patentli AB’nin geleceği, iki emperyal gücün kendi aralarındaki çelişkileri öteleyerek birliği güçlendirip, üçüncü bir güç merkezi olarak ortaya çıkma kapasitesi gösterip, gösteremeyecekleri henüz tartışmalıdır. ABD istihbari örgütlülük kapasitesi ile Fransa ve Almanya’da iç operasyonlar gerçekleştirme ve gidişatın yönünü belirleme kapasitesini hala elinde tutuyor. Özellikle Almanya üzerinde bu etki daha belirgindir. Güç dengelerindeki değişimler, uluslararası mübadelede farklı ulusal para birimlerinin kullanımınıda öne itmekte, rezerv para rolünde başat olan doların tahtını adım adım yıkmaktadır. Bunda kripto para olarak bilinen, dijital para birimlerinin ortaya çıkmasıda başka bir etkidir. Geleceğin şekillenmesinde Blockchain sistemi ile dijital paranında rolünün olacağı muhakkaktır.

Özetlersek sanayideki gelişmenin üç stratejik evresi; üretimin makineleşmesi, üretimin serileşmesi, üretimin otomasyonu sonucu ortaya çıkan devasa teknolojik yığınak merkez ve çevre ilişkisi üzerinden, teknoloji yoğun merkez ve emek yoğun çevre biçiminde sınıflandırabileceğimiz, emperyalist metropol sanayilerinin ihtiyaçları doğrultusunda şekillenen, montaj sanayi dediğimiz sanayiyi şekillendirdi. Endonezyadan, Malezyaya, Güney Koreden, Çine, Hindistandan, Türkiyeye, oradan Yunanistan, İspanya, Portekiz, Meksika, Brezilya ve Arjantin gibi gelişmekte olan ülkeler olarak görülen ülkeler emek yoğun üretimin yoğunlaştırıldığı, montaj sanayinin gelişmeye rengini verdiği ülkelerdirler. Çin ve Güney Kore, özellikle Çin bu alanda istisnayı temsil etmektedirler. Batının teknolojik sırlarına ters mühendislik harikasıyla erişen, Mao Çininin bıraktığı devrimci gekenekle, kapitalizmi harmanlayarak aradan sıyrılmayı başaran istisna ülkelerdendir. Çin son yetmiş yılda yaptığı atılımlarla, açlığın ve ortaçağ üretim ilişkileri ağının girdabından sıyrılarak, ağır sanayi kuruluşları, modern son teknolojiyle donatılmış teknoloji yoğun üretimi gerçekleştirme kapasitesine ulaşmış istisna bir güçtür.

Ekim devriminin Rusyada açtığı çığırı, Çindede Mao’nun demokratik halk devrimi sağlamıştır. Bu iki tarihsel gelişme iki ülkeyide klasik kapitalist metropol ülkelerin karşısına güçlü ekonomik ve askeri güçler olarak çıkmalarının miladı olmuştur. Rusya ve Çin’in ayrıt edici özellikleri buradan gelmektedir. Asyada yükselen bu iki emperyal gücün gelecekte şekillendirecekleri ittifak politikaları dünyadaki güçler dengesi üzerinde belirleyici rol oynayacaktır. İttifaklar hangi düzlemde şekillenirse şekillensin, çatışmalı fay hatları nerede kırılırsa kırılsın, bu çatışmanın taraflarının mücadelesi emperyalist hegomonya mücadelesi olacaktır. Bu çatışmanın taraflarından birinin yanında yer almak dünya halklarının tercih edeceği bir yol değidir. Atlantik ötesi, Asya-Pasifik ve AB üçlüsünün aralarında oluşturacakları ittifaklar, dünya halklarının çıkarına olmadığı gibi, aralarındaki çatışmalarda dünya halklarının yararına olmayacaktır. Emperyal güçlerin hegomonya kurma mücadelesinin örtülü veya açık savaşında dünya halkları taraf olmamalıdır. Dünya halkları hepsinin ortak mezar kazıcısı olma anlayışıyla küresel çapta örgütlülüklerini sağlamak zorundadırlar. Küresel emperyalizme karşı, küresel karşı koyuşu örgütlemek aslolandır.

III

Endüstriyel gelişmenin üç temel evresi ve bunun sonucunda ortaya çıkan verili durumu özetle ele aldıktan sonra, yakın geleceği şekillendirecek olan endüstriyel gelişmenin dördüncü evresi endüstri 4.0, yada nesnelerin, hizmetlerin interneti, siber-fiziksel sistemlere ve modüler yapılı akıllı fabrikalara geçiş ve geleceğin şekillenmesi üzerine değerlendirmelere geçebiliriz.

Endüstri 4.0

Teknolojik gelişmenin günümüzde ulaştığı düzey, yüz yılda kattedilen yolu on yıl gibi kısa sürelere sığdırıyor. İnsanlığın son 10 bin yıl boyunca başardığı teknolojik ilerleme ile son yüzyıl içinde elde edilen ilerlemeyi karşılaştırdığımızda bunu görürüz. Son yüzyıldaki teknolojik gelişme ise bugün on yılda gerçekleştirilmektedir. Bilişim teknolojisinin gelişimi, akıllı bilgisayarların kendi kendine algoritma oluşturma düzeyi hızla gelişiyor. Yapay zeka dediğimiz özetle insanın oluşturduğu, kodlamalardır, algoritmadır. (Burada korkulan yan bu algoritmaların, insandan bağımsız kendi algoritmalarını oluşturabilmeleridir). Nesnelerin, hizmetlerin interneti ve siber-fiziksel sistemlere geçiş yani endüstri 4.0 ile modüler yapılı akıllı fabrikalara geçiş denen aşamadır. 5G teknolojisi yani süper internet hızı ile endüstri 4.0’a geçiş gerçeklik haline gelmiştir. Modüler yapılı akıllı fabrikalara geçiş döneminin doğuşu sanayide dördüncü köklü dönüşümü ifade etmektedir. Özcesi ‘dijital teknoloji, biyoloji ve donanım otomasyonlarındaki önemli yeniliklerin birleşiminden gelmektedir. Yapay zeka, robotik, nesnelerin İnterneti, otonom araçlar, 3 boyutlu baskı, nanoteknoloji, biyoteknoloji, malzeme bilimi, enerji depolama ve kuantum hesaplama’ gibi alanları kapsayan yeni dönem, buna uygun yeni enerji çeşitliliğine götürmekte, petrol gibi fosil yakıtlara bağımlılık dönemini giderek kapatmaktadır.

Kapitalizmin tarihi boyunca ortaya çıkan her köklü teknolojik dönüşüm ve bunun sanayiye uyarlanması ile oluşan yeni teknolojik süreçler, buhranlarla iç içe ilerlemiş ve bunun üzerine bina edilen çatışmalı süreçlerle kendini daha üst düzeyde yeniden üretmiştir. Özcesi yıkım ve inşa yoluyla tıkanıklığı aşmıştır. Gelinen aşamada böyle bir süreçle karşı karşıyayız. Küresel emperyalizm sanayinin dördüncü evresine geçiş sürecinde derin krizler yaşıyor. Krizin iz düşümü çatışmaları öne itiyor. Bu krizin götüreceği mecra yıkım ve inşa ile ortaya çıkaracağı 4. büyük teknolojik dönüşümün, sanayide başat hale gelmesi olacaktır. Bu teknolojik dönüşümü en üst düzeyde sağlayan ülkelerin sanayi kuruluşları, açık ara önde olacaklardır. Yeni dönemin başat güçleri bu dönüşümü sağlamayı başaranlar olacaktır. Bugün verili durumdaki güçler dengesini köklü şekilde değiştirecek olanda bu dönüşümün hızı ve düzeyidir.

Üretimin bilgisayarların yönlendiriminde, robot teknolojisiyle yapıldığı, akıllı fabrikaların ortaya çıkması, maliyetleri aşağı çekecek ve üretim anarşisini belli bir düzeydede olsa dizginleyecektir. Talebin anlık takibi ve buna paralel üretim arzı, üretim anarşisini dizginlerken, insanın iş gücüne dayalı üretiminin yerini alan akıllı makineler, imalat sanayinde ucuz iş gücüne yönelme arzusunuda adım adım ortadan kaldıracaktır. Gelişmekte olan ülkeler olarak anılan kuşağın montaj sanayine dayalı emek yoğun üretimine olan ihtiyacıda adım adım ortadan kaldıracaktır. Dünya ekonomisi üzerinde çok derin ve köklü etkiler yaratacak olan sanayinin 4. evresine geçişi başaracak olan ülkeler şüphesiz emperyal metropol ülkeler olacaktır. Çevre ülkekerin ekonomik gücü ve teknolojik kapasiteleri bu dönüşümü sağlamaya yetecek alt yapıdan yoksundur. Merkez ülkelerde dahi bu dönüşüm eş zamanlı ve aynı düzeyde olmayacaktır. Bu durum güçler dengesinide etkileyecek, kartların yeniden karılmasına götürecektir.

İşsizliğin giderek arttığı emperyalist metropollerde, 4. endüstriyel dönüşüm, durumu dahada ağırlaştıracaktır. İşsiz yığınları beslemek yada beslemek zorunda kalmayacak belalar başlarına açarak, küresel nüfus planlamasını vahşi yöntemlerle gerçekleştirmek gibi bir seçenek orta yerde duruyor. Sermayenin kârına göre küstahlaştığı bir düzlemde, işsiz yığınlarla kârlarının bir bölümünü paylaşmak, sermayenin doğasına aykırıdır. Bu durumda emekçi yığınları ikinci seçenek bekliyor demektir. İşsizlik, yoksulluk, açlık, susuzluk, milliyetçi boğazlaşmalar, ırkçı-faşist saldırganlık eşliğinde iç faşistleşme, salgın hastalıklar ve bölgesel düzeyde savaşlarla küresel nüfus planlaması kaçınılmaz bir tehlike olarak orta yerde duruyor. Bu tehlikeler, uzak ihtimal faraziyeler değil, yaşadığımız yüz yılın gerçekleridir.

Teknolojinin ulaştığı düzey, sanayideki köklü değişimler, bunun ortaya çıkaracağı sınıf ilişkileri ve yeni toplumsal gruplar yeni paradigmalara ihtiyacı zorunlu hale getiriyor. İnsanlık bu yeni varoluşsal sorunlarının üstesinden küresel çapta projeler ve örgütlenmelerle gelebilir. Lokal düşünme ve lokal sorunlarda yoğunlaşma yeni sürece alternatif olamaz. Küresel düşünme ve küresel çapta örgütlenme dünya halklarının ortak geleceğini kurmanın olmazsa olmazıdır. Bunu başaramadığımızda aynı başlıklı 1. yazımda dikkat çektiğim hazin tehlikelerin gerçeğe dönüşmesi kuvvetle muhtemeldir.

Mülksüzler ordusunun mülksüzleştirme eyleminde, özcesi proleteryanın iktidar yürüyüşünde, öncü ve temel güç olması biçiminde formüle edebileceğimiz sosyalist devrim algısı değişmek durumundadır. Bu yüzyıl kapandığında dünyanın sanayi metropollerinde zincirlerinden başka kaybedecek şeyi olmayan proleteryanın rolünü üstlenen kaçıncı kuşak robotlar ve kaybedeceği çok şeyi olan bir avuç bilişimci olacaktır. Karikatürize edersek bilişimci Arif,  ve 216 lar olacaktır.
Devrimin sanayi kuruluşlarında çalışan proleterlerin sokağa inmesi ile değil, sokaklardaki işsizlerin kuşatması ile gerçeklik haline gelme olasılığının güçlendiği bir döneme giriyoruz. Ulusal aidiyet, dini aidiyet, bölgesel veya kıtasal aidiyetleri aşmış, dünya vatandaşı bilincine ulaşmış bireyler topluluğunun küresel çapta örgütlenmesi ile küresel emperyalizmle mücadele edilebilinir. Egemenlerin belirlediği devlet sınırlarını esas alan, o sınırlar içinde enternasyonalizm cilası ile cilalanmış milliyetçiliği aşamayan yerellikle çağımızın sorunları aşılamaz.

Merkezine İnsanlığın sadece ulusal düzeyde mücadelelerle çözemeyeceği, gün geçtikçe daha çok varoluşsal tehdit haline gelmeye başlayan, küresel emperyalizmin yol açtığı derin sınıfsal uçurumlar, i küresel iklim değişikliği, teknolojik bozulma, özellikle yapay zeka ve biyo-mühendisliğin yükselişi, biyoteknolojik tehdit gibi tehditlerle mücadeleyi, küresel çapta örgütleyecek, demokrasi bilinci gelişkin,  ademi merkeziyetçi yeni oluşumlara ihtiyaç vardır. Ufku verili devlet sınırlarını aşamayan ve verili durumun ötesini, özcesi geleceği ön göremeyen ve buna uygun, ideolojik, politik örgütlülüğünü gerçekleştiremeyen, demokrasi bilinci gelişmemiş, tekçi, lokal yapılarla bu mücadele örgütlenemez. Son sözü Marks’a bırakarak noktalayalım. “Hegel, bir yerlerde, dünya tarihindeki tüm büyük olguların ve kişilerin, bir anlamda, iki kez ortaya çıktığını söyler. Şunu eklemeyi unutmuş: Birinde trajedi, diğerinde komedi olarak”