Nihat Veli Yüce

İnsanlık tarihi bir yönüyle deneme yanılma yolu ile gelişme tarihidir. Kuşaklar boyunca biriktirilen yararlı bilgiler, yeni kuşaklara aktarılarak geniş bilgi birikimine dönümüştür. Tarih bir yanı ile deneme yanılma, bir yanı ile de bu temelde ortaya çıkan deneyimlerin kopyalanması yöntemiyle, taklit yöntemiyle ilerleyiştir. Avcı, toplayıcı topluluklardan tarım toplumuna evriliş ve yerleşik yaşama geçiş, dağınık, bölük pörçük ve sistemsiz olan bilgi birikimini, adım adım merkezileştirmiş, kolektif toplumsal hafızanın oluşmasına ve daha sistemli bilgiye dönüşmesine olanak sağlamıştır. Kültürel dönüşüm bu toplumsal hafızaya koşut sağlanabilmiştir. Yararlı olan bilgiler gibi, yararsız bilgilerde ritüellere dönüşerek, sosyal ve kültürel kimlik halini almıştır. Modern dinlerin temellerini oluşturan da bu pagan ritüelleridir.

Bilimsel birikim ve gelişme gibi, kültürel kimlik de deneme yanılma yolu ile ilerlemiştir. Bilimsel gelişmenin evrimi gibi, kültürel gelişme de, eski ve yeninin çatışması süreci içinde karmaşık bir hal alarak, basitten karmaşığa doğru gelişerek, toplum hayatına yön vermiştir.
Her üretim tarzı ve oluşan kolektif bilinç kendine uygun kültürel doku oluşturmuştur. Feodal üretim tarzı ve bunun başka bir biçimi olan asya üretim tarzı ile, kapitalist üretim tarzının öne ittiği kültürel şekillenme ve oluşturduğu toplumsal hafıza aynı değildir. Her ekonomik ve sosyal formasyon kendine özgü kültürel hafıza oluşturmuştur. Kapitalizmin temel yasası değişmesede, aşamaları arasında oluşan fark dahi kendine özgü farklı bir kültürel formasyonlar oluşturmuştur. Burada bir bireyin, küçük bir grubun birikimi ve kültürel, sosyolojik ve biyolojik evriminin oluşturduğu bir hafızadan değil, kültürün aynı zamanda biyolojik evrime paralel ilerleyen ve bunların devinimi sonucu oluşan, toplumsal hafızanın şekillenmesinden bahsediyoruz.

İnsanlığın serüveni ekonomik gelişme ve ekonominin yansıması olan siyasi gelişmelerin, alt üst oluşların tarihin tekerleğini sürekli yuvarladığı bir mecradır. Bu mecrada ortaya çıkan teknolojik gelişme ve teknolojik yığınak, bu gelişime paralel bir aydınlanmayı sağlayamamıştır. Üretici güçlerin gelişimini dizginleyen, üretim ilişkilerinin ve buna koşut oluşan üst yapının kültürel gericileşmesi, üretici güçler tarafından sökülüp atıldıkça, yeni ufuklara kapıyı aralayabilmiştir. Alt yapı-üst yapı çatışmasının sonucu, üst yapı ya radikal bir yıkımla dönüşüme uğratılmış, yada tedrici olarak bazen adım, adım, bazen sıçramalı şekilde dönüşüme zorlanarak, yeni bir toplumsal formasyona dönüşmüştür. İnsanlık tarihindeki bütün köklü dönüşümler, parçalı, coğrafik ve kültürel koşulların şekillendirdiği farklı yol ve yöntemlerle ilerlemiştir. Tek bir modelin şablon olarak alındığı ve eş zamanlı gündemleştirildiği bir süreç ancak 21. yüzyıl da, dünyanın küresel bir köye dönüşmesi ile mümkün olmuştur. Bu bile coğrafik ve kültürel engeller sonucu farklılıklar gösterebilmektedir. Bu durum kapitalizmin eşitsiz gelişme yasasının doğasıdır. Üretim ilişkilerinin, üretici güçlerin gelişimine denk düşmediği koşullarda üretici güçlerin sistemi dönüşüme zorladığı ve bunun zor kullanılarak gerçekleştirildiği, 20. yüzyıl ve öncesinin dünyasının gerçekleri ile, 21. yüzyılın gerçekleri çok farklıdır.

Kapitalist sistemin teknolojik gelişim evreleri ve bunun yol açtığı, kültürel doku kavranamaz ise, gelişmenin yönü doğru tayin edilemez. Kapitalist üretim ilişkilerinin üretici güçlerin gelişmesi önünde engel teşkil ettiği gerçeği, 21. yüzyılın teknolojik gerçekleri ve sanayideki köklü dönüşümün sancılarını yaşadığımız şu günlerde farklı bir serüvende ilerlemektedir. Su ve buhar gücünün öne ittiği mekanik tezgahlar, elektriğin seri üretimde kullanılmaya başlanması ile üretim bandı tasarımı, yarı iletkenler, dijital teknoloji ve programlanabilir makineler dönemi ve şimdilerde dönüşüm sancılarının yaşandığı, nesnelerin, hizmetlerin interneti ve siber-fiziksel sistemlere geçiş yani endüstri 4.0 ile modüler yapılı akıllı fabrikalara geçiş dönemi. Günümüzde yaşanan ekonomik kriz, politik kaos ve yıkım sanayinin dördüncü evresine geçişin sancılarıdır. Kapitalizmin tarihi boyunca ortaya çıkan her köklü teknolojik dönüşüm ve bunun sanayiye uyarlanması ile oluşan yeni teknolojik süreçler, buhranlarla iç içe ilerlemiş ve bunun üzerine bina edilen çatışmalı süreçlerle kendini daha üst düzeyde yeniden üretmiştir. Özcesi yıkım ve inşa yoluyla tıkanıklığı aşmıştır. Gelinen aşamada böyle bir süreçle karşı karşıyayız. Sanayide 4. statejik dönüşüm süreci 21. yüzyılın ilk çeyreğinde doğum sancıları yaşıyor. Bu dönüşümün çok köklü, ekonomik, sosyal, kültürel ve psikolojik sonuçları olacağı açıktır. Kolektif toplumsal hafızanın beşeri hafızadan alınıp, dijital hafızaya ipotek edildiği bir yüzyıldayız. Özcesi programlanabilir makinelerin, programladığı dijital toplumsal hafızaya geçiş sürecindeyiz. Bu meseleyi önceki yazılarımda irdelediğim için geçiyorum.

Üretimin akkıllı bilgisayarların yönlendiriminde robotlarca yapıldığı, sanayinin ana kollarının üretimdeki teknolojik dönüşümü bu yönde gerçekleştirdiği bir dönemde, toplumun düşünüş, yaşayış ve davranış kalıpların da, dönüşüme gidilmemesi, kolektif hafızanın yeniden programlanmaması düşünülemez. Toplum psikolojisi üzerinde köklü dönüşümler sağlamak, kapsamlı psikolojik algı yönetimiyle mümkündür. Sanayinin 4. evresinin en pratik ve kestirme sonucu işsizler ordusuna katılacak milyonlardır. Sistem işsiz kalan yığınları beslemek veya, kuş gribi vakası ile itlaf edilen milyonlarca tavuk gibi itlaf etmek gibi bir tercihle karşı karşıyadır. Küresel nüfus planlamasına olan ihtiyaç her zamankinden daha çok hasıl olmuştur. 21. yüzyıl teknolojisi geniş sanayi ordularına ihtiyacı adım adım ortadan kaldırarak ilerliyor. Bugünün sanayi orduları, yarının işsizleridir. Üretici güçlerin, üretim ilişkilerini değiştiremediği mecrada, üretim araçlarındaki köklü dönüşüm, üretim araçlarını kontrol eden sınıfın, bu dönüşümü kendi gerçeklerine uygun yapmasına götürür.

Bugün dünyamızı esir alan korona (covid-19) virüsünün toplumsal yaşamı temelden etkileyen serüveni bu gerçeklerden bağımsız ele alınamaz. Burada tayin edici olan olayın polisiye boyutu değildir. Virüsün doğal yollarla mı ortaya çıktığı, biyolojik bir silah olarak mı piyasaya sürüldüğü, olayın polisiye yanıdır. Kanıt olmadan bu konuda kuru-sıkı sıkmak kahve tadında bir sohbetin konusudur. Bilimsel bir kanıt olmadan söylenenler, komplo teorisi olmaktan öteye geçmeyecektir. Bu nedenle nasıl ortaya çıktığından ziyade, nasıl ele alındığı ve hangi amaçlara hizmetin köprüsü haline getirildiği sorunsalı önemlidir. 

Virüsün dünya çapında ele alınış biçimi, tam bir korku imparatorluğu tadındadır. Virüsün özellikleri itibarı ile izah edilişi ilginçtir. Genel anlamda bağışıklık sistemi zayıf olan bireylerde ölümcül etki yaparken, bağışıklık sistemi güçlü olanlarda ölümcül bir tehlike oluşturmamaktadır. Buda ağırlıklı olarak her hangi bir hastalıktan ötürü vücut direnci zayıflamış bireyler ve 70 yaş üstü yaşlı diyebileceğimiz kuşakta ölümcül tehlike arz etmektedir. Bir nevi doğal seçilim (doğal seleksiyon) durumunu çağrıştırmaktadır. Bu durum bir çok gribal salgında oluşan olası tehlikedir. Aşısının bulunmamış olması gerçeklik dahilinde olsa bile, virüs bağışıklık sistemini güçlendiren müdahalelerle dahi atlatılabilmektedir. Burada ileri sürülen sınıf farkı tanımıyor yaklaşımı da doğru değildir. Bütün gribal salgınlar sınıf farkı tanır. Yoksul ülkelerde yetersiz ve dengesiz beslenmeden kaynaklı sorunlardan dolayı insanların bağışıklık sistemleri zayıftır. Kapitalist metropollerde, yeterli ve dengeli beslenmeden ötürü vücut direnci nispeten daha güçlüdür. Bu nedenle Sahra altı Afrika’da yetersiz ve dengesiz beslenen 75 yaşında bir birey ile, İsviçre’de yaşayan 75 yaşındaki bir bireyin vücut direnci aynı değildir. Yoksul coğrafyalar salgınlardan daha çok can kaybı ile çıkacaklardır. Küresel çapta orta yerde duran yoksul, zengin farkı beslenme alışkanlıkları ve bağışıklık sisteminin direnci üzerinde belirgin farklar ortaya çıkarmaktadır. Buda virüsün etki gücünü yoksul coğrafyalarda dahada arttırmaktadır.

İkinci olarak kapitalist metropollerde insanların nispeten daha uzun süre yaşamalarından dolayı, yaşlı nüfus daha yoğundur. Bunun sağlık sigortaları ve emeklilik kurumları üzerinde ciddi külfet olarak görüldüğü gerçeği, buna eklemlenen hasta bireylerin tedavilerine sigorta şirketlerinin yaptığı ödemeler kâr marjında sıkıntılar yaratmaktadır. Virüsün bu kategoriler de ölümcül etki göstermesi, alınan önlemlerin ciddi çözümler yerine, korku dağları oluşturmak üzerine bina edilmesine götürmektedir. Meselenin ele alınış biçimi, bunun üzerine kugulanan psikolojik algı operasyonları, virüs salgınının küresel çapta bir tatbikata dönüştürüldüğünü açıkça ortaya koymaktadır. Küresel çapta yürütülen, psikolojik bir harekat ile karşı karşıyayız. 

Üçüncü olarak binlerce emekçinin çalıştığı, sanayi kuruluşları, finans kurumları sorunsuz çalışırken, bunlara bir sınırlama getirilmezken, kafelerin, barların kapatılması büyük bir tezat oluşturmaktadır. Binlerce kişinin çalıştığı bir sanayi ve finans sektörüne her hangi bir sınırlama getirilmezken, yada en son sınırlama getirilirken, 20-30 kişilik kapasitesi olan kafe-barların ilk etapta kapatılması düşündürücüdür. Burada oluşturulan psikolojik algı çok önemlidir. Yaşam biçimi ve alışkanlıklara müdahale ve yeni bir biçim verme çabası olduğu açıktır.

Dördüncüsü; Virüs salgını insanların evlerine kapatılması, ev ofisleri ve ev okullarının dijital platformlar vasıtası ile yaygınlaştırılmasının aracı haline dönüştürülmüştür. İnsanlar sokaklardan çekilerek, sosyal etkileşimlerinin önüne geçilmekte ve evlerinde dijital programlara hapsedilerek, a sosyal psikolojik ve kültürel projenin dayanağı haline getirilmek istenmektedirler. Virüs tehdidi ile, sanayinin 4. evresinin ihtiyaçlarına cevap olacak, sosyal iletişimi, etkileşimi ve dayanışması zayıf, kendinden menkul, dijital platform budalası yeni nesil, insan şekillendirmenin kaldıracı haline getirilmektedir.

Beşincisi; dijital platformlardan alış veriş yapan ve giderek nakit para kullanma alışkanlığından uzaklaşan bir kültür oluşturmanın aracı olarak kullanılmakta, giderek dijital paraya geçişin ön koşullarını oluşturmanın kilometre taşları döşenmektedir. 

21. yüzyıl gerçekliğinde, yönetici elit için, bir virüs bin musibete bedel değildir. Bir virüs bin yeni psikolojik ve kültürel alışkanlık oluşturmaya bedeldir. Burada virüs nasıl ortaya çıktıdan çok, ele alınış biçimi ve sonuçları itibarı ile yeni bir miladın başlangıcı durumundadır. Dünya da hiç bir şey eskisi gibi olmayacaktır. Koronadan önce, koronadan sonra biçiminde bir dönemin ifadesidir. Daha büyük kuraklık, açlık, susuzluk, doğal felaketler ve virüs salgınları eşliğinde küresel çapta nüfus planlamasının ilk küresel tatbikatı olarak kullanılmaktadır. Yönetici elitin olayı ele alış biçimi bu esaslar üzerinden yürütülmektedir. Burada dünyanın yönetici elitleri, insanlığın en zayıf yanı olan, sefil, kirli ve basit yaşama kölece bağlanma tutkusunun, ölümden her türlü rezalete ve köleliğe razı olma pahasına korkma gibi zayıflığının öne çıkarılarak kullanıldığı, psikolojik açıdan çok önemli bir aracı ellerinde tuttukları gerçeğini yadsıyamayız.

“Hiç bir şey korku kadar hızlı yayılmaz” sözü bugünümüzü çok iyi anlatan özlü bir sözdür. Elbette her erken ölüm acı vericidir. Bu evrene kazık çakma arzusu da insanlıktan kopmaktır. Nasıl öleceğimizden çok, nasıl yaşadığımıza odaklandığımız zaman bakış açımızda köklü değişiklikler yapabilir, ölüm korkusu gibi korkuları azaltabiliriz. Korkuya teslim olmamak, korkuların esiri olmamak, nasıl ve ne için yaşadığımızda yoğunlaşmak ve toplumsal dayanışmayı güçlendirerek, elitlerin kobay faresi olmayı reddetmek aslolandır. Yaşam sevincini kuşanmanın erdemi kadar, insanca yaşamdan koparak, sefilleşerek, rezilleşerek, köle ruhu kuşanarak, ölümden kaçınmak ta erdem değildir, kaçınılmaz olduğu yerde, ölüme gülümsemek te erdemdir.


15.03.2020