89C97FEC-B008-4628-8945-18F36F22614F

Mazhar Özsaruhan

Halepçe bir insanlık utancıdır, insanlığın vicdanında kapanmayan derin bir yaradır. Halepçe tüm dünyanın suç ortağı olduğu bir insanlık trajedisidir. Halepçe, insanlık tarihine düşen, eşi ve benzeri görülmemiş kara bir lekedir. Halepçe, Kürt halkına yapılan soykırımın ne ilkidir, ne de sonuncusudur! Halepçe katliamı, 180.000 sivil Kürt’ün katledildiği El-Enfal Operasyonu’nun sonuncusudur.
Halepçe katliamı, Kürtlere yönelik Nasturi, Koçgiri, Zilan, Dersim gibi büyük trajedilerle sonuçlanan kırımdır. Hatta kırımın ötesinde bir soykırımdır. Tarihin her döneminde Kürtler, yaşadıkları coğrafyada katliamlara ve soykırımlara maruz kalmıştır. Kürtlerin yaşama olan inancı ve toprağa kök salmış yaşam arzusu katliamlara inat yeniden filizlenmiş, büyüyüp serpilmiştir, her şeye rağmen serpilmeye devam ediyor.

32 yıl önce Halepçe’de yaşananlar, tıpkı 1943 – 1846’larda Nasturi’de, 1921’de Koçgiri’de, 1930’da Zilan Deresi’nde, 1937 – 1938’lerde Dersim’de yaşanmıştı. Tek farkı birkaç dakika içinde topluca yapılan sessiz katliamdı.

32 yılın “dinmeyen kanaması” tek adam rejimine dayalı faşist bir liderin gözünde “kökten” bir çözümdür. Bu keyfi yönetim salt Saddam gibi sadist diktatörler için değil, tüm tek adam rejimlerine dayanan bir keyfiyettir. Ne de olsa ideolojik akrabaları Hitler, Mussolini, Franco, Evren ve diğerleri gibi faşist diktatörlerin yolunda gidiyordu. İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’ında Amerika Emperyalizmi’nin Japonya’da Hiroşima ve Nagazaki’deki sivillere yönelik toplu katliamdan sonra 21. yızyılın en büyük kimyasal saldırısıdır Halepçe… Dünya Sağlık Örgütü (WHO) raporuna göre halen devam eden kanserojen ve zehirlenme 43.000’den fazla insanın ölümüne ve 60.000’den fazla insanın sakatlanmasına yol açmıştır. Halepçe’yi gezen yabancı gazetecilerin verdiği haberde kadın, çocuk ve erkeklerden oluşan binlerce cesed, evlerde, kapı eşiğinde, sokak ve sığınaklarda cansız yatıyordu.

16 Mart 1988 sabah güneşi ile birlikte Irak savaş uçakları Halepçe’yi kimyasallarla bombaladı. Ortalığa keskin bir elma kokusu yayıldı. Çocuklar kokuya doğru koştu. Son sözleri “Dayê bêhna sêva tê” yani “Anne elma kokusu geliyor” oldu. Sonra da birer birer sessizliğe gömüldüler. Sabahları baharı müjdeleyerek ötüşen kuşlar da sessiz çığlığın kurbanı oldular.

Saddam Hüseyin, kuzeni Hasan Ali Mecid, diğer adıyla El Majid’i Kürtlerden tamamen kurtulmak için tam yetkili kıldı. 27 Mart 1987 tarihinde Mecid’e kuzeydeki tüm devlet birimlerini yönetme yetkisi verildi. Amaç, Kürt sorunundan sonsuza dek kurtulmak içindi. Mecid, “Enfal” adı verilen ülke tarihinin en kanlı operasyonuna girişti. Kara harekatları, havadan bombalamalar, yerleşim birimlerinde sistematik bir şekilde taş üstünde taş bırakmaması, toplu ve zorunlu göçler, idam mangaları ve kimyasal saldırılar “Enfal” operasyonunun başlıca yöntemleriydi. Kimyasallar ilk olarak Balisan Vadisi’nde kullanıldı. Bu katliamda kaç kişinin öldüğü hala bilinmiyor. Balisan’ı Şanexe köyü takip etti. Rejim güçleri burada toplanan Talabani’ye bağlı güçlere ve ailelerine saldırdı. Bu saldırının en büyüğü ve üçüncüsü Halepçe’ye yapıldı. [1]

Katliam Başlıyor

İran sınırının yaklaşık 15 km batısında yer alan Halepçe’de yaklaşık 76 bin kişi yaşıyordu. İran sınırına yakın olan ve bugün Halepçe’ye bağlı Humen kabası vardı. Bu iki yerleşim birimi Irak için oldukça stratejik öneme sahipti. 22 Eylül 1980 tarihinden beri tüm hızıyla süregelen İran – Irak savaşının kızıştığı 15 Mart 1988 tarihinde İran ordusu “Zafer – 7” adında Irak’a karşı bir taarruz harekâtını başlattı. Celal Talabani’ye bağlı güçler, İran ordusuna yardım ediyordu. Peşmergelerle birlikte İran birlikleri Halepçe’yi geçerek, gece botlarla Derbendikan Gölü’ünün güneyine gelerek Süleymaniye karayolunu ele geçirdiler. İletişim hatları kesilen bölgenin Irak ile olan tüm bağlantısı kesilmişti.

Bölge’de daha önce 4.000 civarında Irak askeri mevcuttu. Bölgenin Kürtlerin kontrolüne geçmesi, Irak’ta tam anlamıyla bir panik havası yaratmıştı. Saddam, Kürtlerin ve İran birliklerinin ilerlemesini durdurmak için Kimyasal emrini verdi. Mecid, konvansiyonel silahlarla bölgeyi bombardımana tabi tuttu. Yerleşim birimlerindeki evlerin camları kırıldı. Bu da kimyasal gazın kullanılması için önemli bir taktikti. Ardından 16 Mart 1988 tarihinde, Newroz Bayramı’na 5 gün kala erken saatlerde 8 adet MİG-23 uçağı Halepçe’yi ve köylerini bombaladı. Ortalığa yayılan kesif koku ile dışarı çıkan çocukların “Dayê bêhna sêva tê” yani “Anne elma kokusu geliyor” sözleri son sözleri oldu. Bu koku, zehirleyici kimyasal bombardımandı. Hardal, sarin, VX, sinir vb. gazlar içeren bombardımanda saatler 10.55’i gösteriyordu. Nar kenti olan Halepçe bu kez öldürücü elma kokuyordu. Gazı teneffüs edenlerin genzi yanıyor, solunum sistemi çöküyor, derisi soyuluyordu. Kimisi evinin kapısı eşiğinde, kimisi bahçede, kimisi duvar diplerinde, kimisi ise kurtulma havliyle koşarken yollarda dökülüyordu. [1]

Katliamın ardından

16 Mart 1988 tarihinde Saddam Hüseyin yönetimindeki BAAS iktidarı tarafından yaklaşık 5 saat süren zehirli gaz bombardımanı sonrasında çoğu çocuk ve kadın olmak üzere ilk belirlemede 6.357 kişi zehirlenerek ya da yanarak can verdi. 14.765 kişi ağır yaralandı. Etkisi 32 yıldır süren ve Birleşmiş Millitler bünyasindeki Dünya Sağlık Örgütü (WHO) raporuna göre halen devam eden kanserojen ve zehirlenme etkileri sonucu 43.753 insan ölmüş, 61.250 insanın da sakat kalmıştır. [2]

Her geçen yıl, ölümler artmaktadır. 1995 yılında 1.300 aile üzerinde yapılan araştırmada başta düşük ve özürlü doğum olmak üzere, solunum yolu enfeksiyonları, cilt ve göz hastalıklarındaki artış ile nörolojik hastalıklarda oldukça yüksek oranlar gözlendi. 2005 yılında başta kolon kanseri olmak üzere, akciğer, mide ve diğer kanser türlerinde % 75 oranında artışlar saptandı. Süleymaniye Tıp Fakültesi öğretim üyesi Fuat Baban, 7 Aralık 2002 tarihli “The Sydney Morning Herold” gazetesinde yayınlanan “Experiment in Evil” adlı makalesinde özürlü doğum oranının Hiroşima ve Nagazaki’den 4-5 kat fazla olduğunu yazdı. ABD bu iddiayı meşrulaştırmaya çalışarak “zayıflatılmış uranyum mermilerinin kullanılması” olarak savundu. Saddam Hüseyin 19 Ekim 2005 tarihinde bu katliamla ilgili yargılanmadı. Saddam’ı idama götüren 1982 tarihli katliamda Duceyl’de 148 Şii’nin öldürüldüğü katliamdır. Yine aynı tarihte yargılanan ve “Kimyasal Ali” lakaplı Hasan Ali Mecid’i, Kürt köylerinin yakılması, köylülerin başka yere taşınması, köylerden ayrılmayı düşünmeyen sivillerin öldürülmesi emri verdiğini itiraf etmiş, kimyasal silah kullanımı iddiasını reddetmişti.

Baas rejiminin Pan-Arabizm ideolojisi, bir zamanlar Osmanlı’da yaygın olan İttihat ve Terakki gibi ırkçı, tekçi ve faşist yönetimi, ne yazık ki azınlıkları ve farklı din ve mezhepleri reddeden ve başta Kürler olmak üzere Şiiler, Türkmenler, Asuriler, Ezidiler, Keldaniler, Ermeniler üzerindeki asimilasyon ve soykırım politikaları yaşadığımız 21. yüzyılda hala devam etmektedir. 2017 itibariyle 38.270.000 olan Irak nüfusunun % 75’i Araplar, % 20’si Kürtler ve % 5’i Türkmenler, Keldaniler, Nesturiler, Asuriler ve diğer etnik gruplardan oluşmaktadır. Şii halk üzerinde önemli bir nüfuza sahip olan Şii İslam Uleması, mezhebi açıdan Osmanlıya yakın olan diğer Arapların aksine emperyalist güçlerle işbirliği yapmamıştı. Bu nedenledir ki Emperyalistler Irak’ın siyasal yaşamında belirleyici rol oynayan Şii Uleması’nın etkinliğine izin vermediler.

Ömer Havar’ın Dramı

Ömer Havar Halepçe’nin mazlum Kürtlerinden biriydi. Onun acı bir hikâyesi vardır.

Saddam Halepçe’yi bombalamadan önce Ömer Havar’ın kendi halinde huzurlu bir yaşamı vardı, 7 kız çocuğunun ardından bir erkek çocuğu olsun diye dua ederdi.

7 kız çocuktan sonra ikiz erkek çocuğu oldu Ömer’in. Saddam Halepçe’yi bombalarken, Ömer Havar ailesi ve çocukları yemek üstündeydi. Bomba seslerini duyunca o panikle hemen erkek bebeklerden birini alıp dışarı koştu, eşi de geride kalan erkek ve kız çocuklarını alıp akrabalarının getirdiği kamyona binerek Halepçe’den çıkmaya çalıştı.

Ama ikisi de fazla uzağa gidemeden oracıkta, 6.000’den fazla insanla birlikte sessizliğe gömüldü. Ömer Havar kucağına aldığı erkek çocuğuyla bir merdiven dibine düştü, kolunu bebeğin üzerine ağırlık yapmasın diye sarmalamıştı ve bir daha uyanmadılar.

Geriye, bebeğine sıkı sıkı sarılmış görüntüsü kaldı Ömer’in. Failler, diğerleri gibi bir insanlık utancına daha imza attılar ve bu utanç yalnız Saddam’a değil, aynı zamanda sessiz kalan tüm dünyaya aittir.

Sonuç

1 Mart 2010 tarihinde Irak Yüksek Ceza Mahkemesi, Halepçe Katliamını soykırım olarak tanıdı. Bazı Avrupa ülkeleri de benzer kararlar aldı. Son yıllarda ise, Baas rejimine silah satan ülke ve şirketler aleyhine de davalar açıldı. Kürdistan Bölgesel Yönetimi de Enfal’den dolayı, merkezi hükümetten tazminat talep etti.

Çocukları sevindirerek öldürmenin nasıl bir vahşet olduğunu uluslararası finans kapitalistlerinden ve onların emrindeki tetikçi, faşist ülke yöneticilerinden daha iyi bilen yoktur. Bu duygu belki de sadistik kişi bozukluğunun ötesi olan insandaki yıkıcılık duygusu ile anılan iradesiz ve despot sadistlik ile zulmün tipik örneğidir. Bunun en belirgin örneği, Hitler, Mussolini, Franco, Pinoched, Saddam, Evren ve diğerleridir. Masum insanların üzerine yağdırılan bombalar, kimyasallar, havadan yağan cesetler, helikopter ve uçaklarla denizlerin soğuk sularına canlı atılan insanlara bu zulmü reva görenler, ancak uluslararası bir avuç çıkarcı ve sömürücünün adına kiralanmış hastalıklı cellatlardır.

Geçmişten günümüze sınıflı toplumların ortaya çıkmasıyla birlikte toplu katliamlar, soykırımlar gündemden düşmemiştir. Köleci toplumdan, sömürgeci topluma ve günümüze varıncaya kadar yeryüzünde mazlum uluslara ve halklara yaşatılan bu insanlık dramına dünya kamuoyu hep sessiz kalmıştır. Köleci toplumlarda kölelere, feodal toplumlarda köylülere ve yoksulköylülere, günümüz kapitalist toplumlarda Yahudi’sinden, Arap’ına, Kürd’ünden, Ermeni’sine, Kızılderili’sinden, Afrika’nın siyahi insanına varıncaya kadar katliam ve soykırım adına ne varsa bu utanç yaşatılmıştır ve dünya buna hep seyirci kalmıştır.

Halepçe katliamında sessizliğe gömülen masum insanların anıları önünde saygıyla eğiliyorum.

Halepçe’ye Ağıt [3]

Şimdi Halepçe’nin ellerinde kan soluyordu çiçekler
Ve solgundu yarınlar
Halepçe duvağı parçalanan, eli kınalı bir gelin gibidir

Çehresine mutluluklar düşerdi bir zamanlar Halepçe’nin
Ama, kabuslar çöktü Halepçe’nin damına
Kefen yırtıldı
Duvak parçalandı
Ve de, zulüm aslan gibi kükredi

Ey elleri kendi bağrında küçüğüm(Halepçe)
Yine beyaz güvercinler konsun senin ak gerdanına
Yine beyaz güvercinler dinlensin
Ama, hiçbir zaman ahlara karışmasın deniz mavisi sûkutlar

Nice hayatlar satıldı meydanlarda,
Pazarlarda kelepir fiyata
Nice hayatlar nefes alamaz oldu
Şan, şöhret uğruna
Fırtınaya yenik düşen ağaç dalları gibi, nice hayatlar kırıldı
Efendiler böyle istedi diye

Yunus Bingöl

Selam ve sevgiyle…

——————————–
[1] Mahmut Bozarslan, “Halepçe, Elma kokusuyla gelen katliam,” Aljazeera Turk (16 Mart, 2014)
[2] Wikipedia, Halepçe
[3] Antoloji.com, Yunus Bingöl (Halepçe’ye Ağıt Şiiri)