F6CF3DD0-CAC7-4DA1-9532-48D598B59BA8

Mithra Çiyayi

Dağılmış siyah saçları terden ıslanmış yüzüne yapışmıştı. Gör saçlarının dalga dalga örttüğü yüzünün bembeyaz olmuştu. Soluğu kesilmiş bir hayaleti andırıyordu. Yüz yıllık korku bütün benliğini sarmış, vücudunun her hücresini Tir tir titretiyordu. Yatakta debeleniyor, göksünü parçalayacakmış gibi tırmalıyor, ardından yumrukluyordu. Soluğu kesildiği anda derin ve hırıltılı bir nefes alabiliyordu.

Kadın gözlerini hafif araladı. Bütün vücudu zelzeleye tutulmuş gibi titriyordu, Derin nefes alarak vücudunun titremesini önlemeye çalıştı. Şükür rüyaymış diye ince bir düşünde çizgisi usundan geçti. Bir saniyelik bir rahatlamayı bütün vücudu duyumsadı. Anlık rahatlamayı kapının hızla vurulmasıyla yerini yeni bir tedirginliğe bıraktı.

Yüreği yerinde fırlayacaktı. Korkunun yuvarladığı boşlukta yeniden sağına, soluna bakındı. Kapkara bir boşluk. Kara boşlukta uçuşan beyaz mat noktaların dışında bir şey göremedi. Siyah kara gözleri yardım isteyeceği birilerini arıyordu. Tekrar etrafa baktı, etraf katran karasına dönüşmüş beyaz mat noktalar kaybolmuştu. 

Üstüne abanan karabasanı iter gibi, üstünde ki yorganı fırlatarak el yordamıyla kocasını aradı. Karanlık dehlizde kayıp olmuş gibi kendini boşlukta hissetti. Tanrının terk ettiği kütüklükler ve bilinmezliklerle dolu bu ev onun evimiydi, emin değildi. Rüyamı, gerçek mi, oda belli değildi. Onun için katran’i bir karanlık, anlaşılmaz ses perdeleriyle dolu bir uğultu. Başı sonu belli olmayan bir oyun. Hiçlikle yazılmış çaresizlik.

Yatakta ondan başka kimse yoktu. ‘Nereye gittin’ diye söylenerek yeniden sağına soluna baktı. Kısa bir tereddütten sonra ‘Kürdi, Kürdi diye bağırdı. Sesi odada yankılandı. Birkaç defa daha bağırdı. Kendi sesi yankılanarak yüzüne çarparak parçalara ayrılıyordu. O zamanda oda parçalanan seslerle anlaşılmaz boğuk pürçük melodilere dönüşüyordu.

Herkes nereye kaybolmuştu. Akşamı yatmadan önceki birkaç dakika gözlerinin önünden geçti. ‘Yok yok anormal bir şey yoktu. Bir yerlere gidecek olurlarsa mutlaka haber verirlerdi. Birden Kaynanası geldi aklına. ‘Yo ona haber verdilerse.’ Evet mutlaka ona haber verdiler’ diye düşünerek avazı çıktığı kadar bağırdı Ane, Ane ANNNNNNNNNNNNN

Kendi sesinin yankısından korkarak kulaklarını kapattı. Derin derin nefes alarak sakinleşmeye çalıştı. ‘Basit bir kâbus, basit bir kâbus’ diyerek kendini rahatlatmaya çalışarak, karanlıkta etrafını yokladı. Birden niye kalkıp odalara bakmıyorum diye düşündü. O an dehşete kapıldı. Ayaklarında hiçbir hareketlilik yoktu. ‘Allah’ım neler oluyor bu kâbus bitmeyecek mi, ben uyanmadım mı? Yok yok bu uyanacağım bir kâbus değil. Bir kulvallah, bir elhed okumalıyım.’ Diyerek başladı mırıldanmaya….

O an aklına gelen bütün duaları okudu. Eşe dini getirdikten sonra yeniden gözlerini araladı. Yeniden etrafına bakarak ‘Kürdi, Kürdi’ diye bağırdı. Bağırması karanlık boşlukta yuvarlanıp tekrar suratına çarptı. Her bağırdığında ses tonu havada değişerek farklı seslere dönüşüyor, o sesler birer hayalet gibi üstüne abanıyordu. Ses cümbüşüne bin bir karanlık ses ekleniyordu. Kaç defa bağırdı, ne ettiyse sesini duyuramadı. Ayaklarına kramp girmiş kıpırdamıyordu. Her geçen dakika korkusunu biraz daha artırıyordu. Kimse ortalıkta yoktu ve ev ölüm sessizliğindeydi. Tekrar abim nerde, eşim nerde diye düşündü. O an Gözleri çocuklarını ve kaynanasın aradı. Onların diğer odada olduğunu düşünerek biraz sakinleşmeye çalıştı. Yinede kendini alamadı bağırdı. ‘Ane, ane, ane. Kendi sesinin odada yankılanmasının dışında bir ses duymadı. Nefes alışları sıklaştı. Sanki biri boğasından tutup sıkıyor, nefes almasına müsaade etmiyordu. Hızlı hızlı soluklanıyor, çaresizce çırpınıyordu.

Baldırına birkaç cimdik attı, ardımdan yüzüne birkaç tokat ve can hayliyle yine bağırdı. Birkaç haykırıştan sonra bir ses duydu.  Hemen duruldu, bütün duyu organlarını sesin geldiği yöne verdi. Ayak sesleri, bir değil birkaç ayak sesi. Emin olmuştu, koridordan birtakım sesler geliyordu. Bu onu biraz umutlandırdı. Tekrar bağırdı, ‘ane sen misin, Ané sen misin?’ Sese bir yanıt gelmeyince bu defa çocuklarını çağırdı, Rojda, canemın tuyi? Delil sen misin? Ané, Kürdi niye cevap vermiyorsunuz? Allah aşkına nerdesiniz ma hepiniz öldünüz mü? Bağırmaktan boğazı kurumuştu. Yeniden bağırmak istediğinde sesi yılan tıslamasını andıran bir ses çıkardı. Ve yine ayak sesleri. 

Bir değil, üç değil onlarca ayak sesi.  Rap rap rap. Her sese yeni ayak sesleri ekleniyordu. Bir an kapı gümbürtüyle devrildi. Kalan bütün gücünü kullanarak kocasını çağırdı. Elleriyle kulaklarını kapatıp var gücüyle bağırmayı sürdürdü. O bağırdıkça içeriye gölgeler doluyordu. Siyaha boyanmış yüzleriyle birer cehennem zebanileriydi.

Kadın gözlerini kapatıp yeniden açtı, ardından gözlerini ufaladı. Dev gibi adamlar içerdeydiler. Her biri bir köşede durmuş ve hep birlikte alev saçan gözlerle kadına bakıyorlardı. Önceleri bu denli düşmanca baktıklarına anlam veremedi. Korkuyla gözlerini kaçıran kadın sağa sola bakınmaya, onları görmemiş gibi davranmaya çabaladı. Gözlerini nereye kaçırsa karşısında üniformalar ve o üniformaların üstünde yanan ay yıldızlı rozete takılıyordu. Odanın zifiri karanlık olması ve onun dışında kimsenin ortalıkta görünmemesi onu büsbütün endişeleniyor, ne yapacağını nasıl davranacağını şaşırıyordu. 

Onlarla konuşmak ne istediklerini sormak istiyordu, ancak korkusu ve şaşkınlığı buna izin vermiyordu. Biraz cesaretini toplayıp ne istiyorsunuz neden evime girdiniz demek istiyor o an boğazı düğümleniyor, dili peltekleşiyor, nasıl konuşacağını unutuyordu. Kendiside nasıl bir hale geldiğini, nasıl korkunun vahşetine yenik düştüğünü anlayamıyordu. 

Kendi kendine sorular sormaya başladı. Yok bu basit rutin, sıradan bir arama değil diye düşündü. ‘Öyle olsa bu kadar az insanla içeri girmezlerdi. Ya hepimizi öldürmeye geldilerse?’ Aman Allah’ım kimsenin haberi de yok. Ah bir kalkabilsem, bir telefona yetişebilsem. Yoksa hepimizi öldürürler. Evet evet hem öldürürler hem de partinin üstüne atarlar. Nasıl bir kuşatmışlığın içine düştük. Hiç kimseye ulaşamıyoruz da. 

Yok burada mahallenin içinde hepimizi öldüremezler. Hem ne diyecekler. Hadi bizi öldürseler çoluk çocuk. Yok yok böyle bir şey yapamazlar. Nasıl yapamazlar, Kürdistan da az mı çoluk çocuk demeden öldürdüler. Onlarca faili meçhul cinayetti. Bunlar kim, Jitem mi? İtirafçılar çetesi mi? Özel tim mi? Hepsi siyah giyinmiş ve siyah maskeli. Kendilerini iyi kamufle etmişler. Hiç kimse tanımız’ Katliam için olmazsa bunlar neden kendilerini kamufle etsinler?

Beyni soru yumağıyla Arap saçına dönmüştü. Hiçbir sorunun yanıtını bulamıyordu. Bu onu daha da çaresiz kılıyordu. ‘Yok yok belki de hepimizi götürüp bir yerde tararlar, bari işkence yapmasalar. Viş namusumuza el atarlarsa, yok yok böyle durmakla, korkmakla olmaz, hemen tuvalete yetişmeliyim. Kendimi öldürmeliyim. Dur beklemeliyim, Kürdi’yle Bawer nerede, yoksa onlar kaçtılar mı? Ya da onları dışarıda yakaladılar mı? Bunlar hepimizi öldürmeye gelmişler. Yoksa Kürdi’yi öldürdüler mi? Ya çocuklarım, onları da öldürürler mi? Yok yok bu kadar şerefsiz olamazlar.’ Çaresiz çırpınışlar ve ardı sıra dizilmiş sorular. Usu karınca yuvasına dönmüştü.  

O çaresizlik deryasında boğuşurken içeriye kara maskeli adamlar içeri dalmıştı. Gözleri kan çanağına dünmüş bu adamların tek görünen ve parlayan alınlarıydı. Alınlarının sol köşesinde Ay ve yıldız arması vardı. Sağ köşesinde ise üç hilal vardı. Gözlerinin etrafında siyah birer halka vardı. Hepsi uzun boyluydu. Nerdeyse başları tavana değecekti. Sağ ellerinde kısa otomatik silahlar, sağ ellerinde ise kan damlayan kamaları. Ve doğrudan Narin’in üstüne doğru geliyorlardı. 

Ağzı bir karış haykırmaya başladı sesini kendisinden başka duyan olmamıştı. Ne teprene biliyor ne konuşabiliyor nede gözlerini kaçırabiliyordu. En öndeki uzun boylu adam kadına yaklaştı.

Kadın adamın kokan nefesini yüzünde hissederek tiksindi. O kadar koku kokuyordu ki kusması geldi. Yutkundu. Yüzünü tekrar çevirmek istedi ama başaramadı. Zihninin dışında her yanı felç olmuştu ve gittikçe nefesi de kesilmeye başlamıştı. Artık güçlükle nefes alıyor, her derin nefes aldığında da içi dışına çıkıyordu. Bütün çabasına rağmen midesinin alt üst oluşunu engelleyemedi ve siyah giysili öndeki adamın yüzüne doğru. Fışkırarak kustu. 

Adam hiçbir şey olmamış gibi yüzüne bakmayı sürdürdü ve birkaç saniye içinde yüzüne hızlı bir tekme savurdu. Kadının başı parçalanmıştı. Gözleri yamulmuş çenesi sağa doğru kaymıştı. Kulaklarından ve gözlerinden kan gelmeye başlamıştı. Boğazından bir hırıltıdan başka bir ses duyulmamıştı. Kadının kırılan boyun kemiği ile başı sola kanmıştı. 

Bu defa sola geçen adan ikinci darbeyi soldan vurmuştu. Kemik çatırdaması ve kara giysili adamların kahkahasından başka bir şey duyulmadı. Uzun boylu adam kadının yüzüne tekrar eğilerek ‘nerde şerefsiz abin ve piç kocan deyip kadının etrafında dolamaya başladı. Kadın ağzını açmak istedi, haykırmak istedi ve yüzüne tükürmek istedi, ancak hiçbirini yapamadı.  Çenesi dağılmış inci gibi dişleri kan pırtılarıyla birlikte etrafa yayılmıştı. Ceylan karası gözleri etrafa bakıyor ancak hiçbir şey göremiyordu. Uzun boylu adam kara maskesinin altında sırıtıyor, sırıtırken salyaları boynuna doğru iniyordu. 

Adam birkaç tur attıktan sonra sağ kolunda kurt armalı diğer siyah adama baktı. Birkaç saniyelik bakıştan sonra gelip kadının göğüslerinin üstüne eğildi. ‘Him diye bir ses çıkartarak ‘Göğüsler süt dolmuş, onu boşaltmak gerek’ Deyip sağ ayağını iki göğsünün üstüne koyup ezmeye başladı. Adam acele etmeden ağırlığını artırıyordu. Bundan tatmin olmamış olacak ki sağ ayağını sağ göğsüne, sol ayağını da sol göğsünün üstüne koyup bütün ağırlığıyla bir sağa bir sola dönmeye başladı.

Kadın hareketsiz sadece olanları izliyordu. Gözlerinde yaşla birlikte kan akarken göğüsleri yavaş yavaş boşalıyordu. Birkaç dakika dan sonra kadının göğüsleri sırtına yapışmıştı. Buna rağmen ne inleme sesi nede dede bir haykırış vardı.

Adam yaptığından tatmin olarak kadının göğsünden inip yanında duran ve onu dikkatlice izleyen diğer adama bakıp kenara çekildi. Diğerinin aynisi olan adamın anlında ise Arapça bir şeyler yazıyordu. Arap harfleri anlının kırışıklığından ve yüzüne sıçramış kürü kan lekelerinden zar zor görünüyordu. 

Anlında Arap harfleri olan adam kadına yaklaşıp ‘Bismillah Rahmani Rahîm’ Deyip kıllarını sıvazlamaya başladı. Kara gömleğini sıyırdıkça kara kılları ortaya çıkmıştı. Ya öz billah deyip kadının yanına çüktü. Fırıncı küreği gibi büyük olan ellerini kadının karnının üstüne koyup arkasına baktı. Gürünün ortasında duran adamdan onay aldıktan sonra tekra bismillah deyip ayağa kalktı. Yerinden saymaya başlayıp Nesrin dede marşını söylemeye başladı. Oda onun kart sesiyle yankı yapıp ses gelip kadının karnına çarpıyordu.

Kadın ilk defa sesini yükseltmeyi başarmış olacaktı ki Haho, haware diye bildi. Başkada bir kelime ağzından çıkmadı. Sadece çenesini kemik çatırdamaları marşın arasında. Marş Kahraman Türk milleti deyince adam kendini kamburlaştırarak var gücüyle zıplayım iki ayağıyla kadının karnının üstüne zıpladı. O zıpladıkça cehennem kahkahaları odada yankılanıyordu.

Narin’in çelimsiz narin bedeni botların arasında adeta öğütülüyordu. Narin ise hiçbir tep ki veremiyor sadece kanlı gözleriyle nefretle adama bakıyordu. Çaresizdi, vücudunun hiçbir organı çalışmıyordu. Sadece sesleri duyabiliyor ve görebiliyordu. Kahkaha, küfür ve üstüne abanmış zebaninin kara çizmeleri.

Ne kadar sürdü ne oldu artık algılamıyordu. Nefes alışları yavaşlamış gözleri kaymaya başlamıştı ki kara dev gibi adam göğsünün üstünde atladığı şekilde bu defa yere atladı.

Adamın üstünden atlamasıyla biraz nefes almıştı. Tam o anda çocuklarının sesi kulaklarında çınladı. Çocuk haykırışları yeri göğü inletirken zebaniler gülüp eğleniyorlardı.

Kadının yüreği burkuldu ve yüreğinde derin, ağır bir sızı hissetti. O sızı ona can vermiş olacak ki var göçüyle bağırdı. ‘(Be şeref hun çer dıkın?) Şerefsizler siz ne yapıyorsunuz?’ Allah belanızı versin çocuklardan ne istiyorsunuz? Bizi öldürün, çocuklarımın ne günahı var. Onlar sadece çocuk, haho havare sizden zerre kadar da olsa insanlık yok mu? Hiç mi vicdan taşımıyorsunuz? 

Narin’in bütün yalvarmaları, küfür ve hakaretleri hiçbir işe yaramıyordu. Çocuklarının haykırışı kulaklarına geldikçe o debeleniyor, kalkmaya çalışıyordu. İçi sızlıyor çaresizliğine lanet okuyordu. Besbelli ki çocuklarıma işkence ediyorlar diye düşünüyor, o an ölmek istiyordu.

Bütün ışıklara insanlığın ihanet dolu tarihinden kendine bir çıkış yolu arıyordu. Karanlık her şeye hükmediyor, hiçbir canlının özgürce nefes almasına izin vermiyordu. Bütün haykırışlar, hawarlar karanlık duvarların ötesine geçemiyordu. Şimşeklerin çakması, yıldırımların isyanı bile bu karanlık anları bir parça olsun aydınlatamıyordu.

Narin gözlerinin alabildiği kadar çevresini süzmeye başladı. Her yer karanlık ve bütün yüzler kayıp olmuştu. O an içinden Xedeye Mezine yalvardı, ‘Bana bir tek ışık göster, bir umut’ Deyip içindeki bütün duaları okudu.

Tanrı Narinin sesini duymuş olacak ki o an çevrede olup biten her şeyi duymaya başladı. Uçan yarasaların kanat çırpınışlarını, ağaçlardan düşen kuru yaprakların hışırtısına kadar her şeyi duymaya başladı. Gözlerini kapatarak bütün sesleri duyuyordu. Etrafındaki zebanilerin nefesini, yanında yatan kaynanasının göğüs hırıltısın ve rüzgârın esintisine kadar. Ancak ne kadar çabalarsa çabalasın çocuklarının sesini duyamıyor, onların kokusunu alamıyordu. Bir tek ses, bir tek nefes duysa o anda canını vermeye hazırdı.

Narin dua etmeyi sürdürerek etrafı dinlemeyi sürdürdü. Kendi cılız nefesiyle birlikte karanlık yüzlü, karanlık giysili zebanilerin seslerini duymaya başladı. Etraf ölüm sessizliğine bürünmüştü bir bu onu daha derinden sarstı. Bu ölüm sessizliğidir diye geçirip bütün gücünü toplayıp haykırdı. Sonra kendi sesini dinledi. Haykırışı salanda yankılanıp kendisine geri döndü. Bir az umutlandı bir daha bağırdı ve bir daha. 

Sesinin yankılamasıyla birlikte dünya alev alev yanmaya başlamıştı. Bütün vücudu alev alav yanıyor boğazında ki acı beyniyle alay edercesine horon tepiyordu. Gayri ihtiyari ellerini başına götürmeye güttürmeye çalıştı. Elleri yine kıpırdamıyordu. Yine kalbinin sesini dinleyip etrafı gözlemlemeye başladı. Gözü karanlığa alışmasına rağmen etrafta bir şey göremiyordu. Kulakları pür dikkat sese yönelmişti ki derin kuytulardan çocuk sesleri birbirine karışıyordu. Kalp atışları hızlandı. Hızlandı ve onu nefessiz bıraktı. O anda onun nefese değil sadece çocuklarına ihtiyacı vardı. Sesler sesler diye inlemeye başladı. Kimindi o sesler. Hangi çocuğu nündü. Elini kıpırdatabilse başına vura vura sesleri ayırt edebileceğini biliyordu.net değildi. Biraz daha dikkatimi toparlamalıyım, ‘Malamin şevîtî, ağır berdan canemin, xwedejî laşewan piperitîne, cigerawan deve wandê verê’ İnşallah. Deyip dikkatini yine gelen seslere yöneltti. Bu Apo’mun sesi aho havere…’

Narin içindeki isyandan canının acısını unutmuştu. Parçalanan yüzü kan revan içindeki bedeni ve kırılan kemiklerini umursamıyordu bile. Bütün varlığını adadığı çocuklarına adamıştı ve şimdi çocukları korkunç bir yöntemle elinden alınıyordu. Kim bilir hangi işkence yöntemiyle çocuklarımı öldürecekler diye düşünüyor ve yaşamına, evliliğine lanet yağdırıyordu.

Narin çıldırmanın eşiğindemiydi yoksa çıldırmışmıydı kendisine bilmiyordu. O kadar çaresizdi ki başını oynatarak çocukların odasına gitmeyi düşünüyor, başını sağa sola oynatmaya, ileriye geriye doğru oynatarak yol almaya çalışıyordu. 

O çaresizce karanlık dehlizde boğuşurken fare sesleri gelmeye başladı. Çağdan soldan, önden arkadan birçok fare sesi gelmeye başladı. Kemirme sesleri ve farelerin ‘viyk viyk viyk.’ Diye sesleri bir insanı delirtmeye yeterdi. Ya xwedeyê mezin, di ve haledê te jiminrê mişk peyda kêr.Ya Xwede mezin Înşallah ew mişk min perçe perçe bikin kû, ez mirina zaroke xwe nebinim.Hevya mim jitê yê. Ya xoce xizir ti werî hîmda du hawara mê’

Kadın Allaha yalvardıkça felaketler üst üste geliyordu. Fareler her yerden geliyor ütüne zıplıyor yüzüne sıçrıyor ve bütün vücudunu kaplıyorlardı. Kaç saniye kaç dakika, kaç saat sürdüğünübilmiyor, kaderine lanet ederken bile farelerin onu yemesi için yalvarıyordu. Onun isteminin dişindi harabeye dönmüş beyni saniyeler içinde bin bir dua okuyor, yüzbinlerce defa da beddua okuyordu.

Zamansız ve sinirsin girdabın içinde farelerin tepinmesi sürerken bir fare Narin’in başından ve çenesinden akan kanları emmeye başladı. O anda bütün fareler kadının başına üşüştü. Bir değil onlarca, yüzlerce fare kanın olduğu her alana saldırmaya başladı. Fareler başındaki kanı bitirinceye kadar tepişmeye devam ettiler. Kısa bir sürede kadının vücudundan akan kanı bitirmişlerdi. 

O an her kan emen fare büyümeye başladı, her fare büyüdükçe de vücudu değişime uğruyordu. (Devam Edecek)