0AB032AF-C06B-41C9-A545-C301AE194D7E

Mazhar Özsaruhan

Kadının özgürlüğü, tüm insanoğlunun özgürlüğü gibi, yalnızca emeğin sermayenin boyunduruğundan kurtulmasıyla gerçekleşecektir (Clara Zetkin)

Kadına uygulanan şiddet, cinsel saldırı, erkek hegemonyası zihniyet yapısından kurtulmadığı sürece devam etmeye mahkûmdur. Günümüz eril zihniyetinin değişmesi pek olası değildir.

Türkiye’de 355 cezaevinde 282.703 hükümlü ve tutuklu yatmaktadır. Milliyet gazetesinin 24.10.2019 sayısında bu rakam Adalet Bakanlığı tarafından bildirilmiştir. Bu rakamın 11.030’u kadın mahkûmlar oluşturuyor. Çocuk statüsüne tabi olanların sayısı 2.800, annesiyle birlikte cezaevine mahkûm edilen bebek sayısı 780’dir. Cezaevlerinde kadınların yaşam koşulları, erkeklere oranla çok daha zordur. Kadınlara bu zulmü reva gören yasaları yapan yasama organı ile bunu uygulayan yürütme organıdır. Bugün yasama organı, bağımsızlığını kaybederek yürütme organının bir parçası haline gelmiştir. Yasalar, saray yönetimi tarafından yapılır ve TBMM’deki çoğunluk tarafından aynen kabul edilir. Cezaevlerinde yatanların büyük çoğunluğu demokrasi ve hukuksuzluğun kurbanıdır.

Kadına şiddette dünya lideriyiz. Kadın için en tehlikeli ülkeler sıralamasında 13. Sıradayız. Kadına tecavüzde dünya dokuzuncusuyuz. Toplumumuzda kadının yeri 130 ülke arasında 123. sıradadır. Diğer bir deyişle gerek kadına verilen değer ve gerekse cinsiyetçi ayırımcılıkta başı çeken ülkeler sıralamasında yedinciyiz… Nazım Hikmet bir dizesinde dile getirdiği gibi, “soframızdaki yeri, öküzümüzden sonra gelen kadınlarımız”ın toplumdaki yeri net ve tartışmasız dile getirildiği gibi kadına bakışımızı yansıtıyor. Ülkemizde tecavüzcüsüyle evlendirilen, kocalarından sürekli şiddet ve ölüm tehdidini alan, sokak ortasında bilmem kaç yerinden bıçaklanan, ekonomik özgürlüğü olmayan, mahkemede hakkını aramaya gittiğinde sürekli ertelenen mahkeme kararlarına, eylemde polis dayağından bebeğini kaybeden, otoriter bir liderin “kadın mıdır, kız mıdır” hakaretine uğrayan, en az üç çocuk doğurması gereken, dayak atan kocasını haklı çıkaran, katil eşini koruyan yargı kararlarıyla dışlanan bizim kadınlarımız… Yılda bir kez bile olsun onları hatırlamak bize ağır geliyor. Böyle bir toplumuz. Kadın-erkek eşitliğinden bahsedenler, önce bu gerçeği görmeliler. Eşitlikte sınıfta kalmış bir toplumuz.

Geçtiğimiz yıllarda Ankara’da gece sokakta eşini döven bir adama engel olmak isteyen iki bilim insanımız, kadının kocası tarafından dövüldü. Dayakçı koca serbest bırakılırken, engel olmak isteyen iki bilim insanımız tutuklandı. Yine aynı tarihlerde boşandığı eşinden sürekli ölüm tehdidi alan kadın, korunma talebinde bulundu. Talep reddedildi ve kadın bıçaklanarak öldürüldü. Geçtiğimiz yıl 9 yaşındaki bir çocuk polise boşanma sürecindeki annesi için “babam, annemi balkondan attı” diye ifade verdi. 26 Şubat 2019’da sokağın ortasında koca, boşanma sürecindeki eşini bıçakladı. 9 Şubat’ta Bolu’da otomobil içinde tartıştığı eşini bıçak darbeleriyle yaraladıktan sonra özel bir hastanenin kapısına bıraktı. Kadının yaşam hakkını elinden alan, insandan saymayan böyle bir devlet anlayışı, yöneticileri ve egemen erkek zihniyeti… Geçtiğimiz 2019 yılı kadın cinayetlerinde Türkiye’de son 10 yılda en fazla kadının öldürüldüğü yıl olmuştur. 2020 Ocak ayında 27 kadın öldürüldü Türkiye’de

2019 yılı itibariyle 17 yılda yaşam hakkı ihlal edilen kadın sayısı Sezgin Tanrıkulu’nun raporuna göre 15.034’tür. 2002-2019 yılları arasında erkekler tarafından katledilen kadın sayısı 7.089’dur. Türkiye’de her 4 saatte 1 kadın cinsel saldırıya uğruyor. Cinsel ve fiziksel şiddete maruz kalan kadınların % 89’u kurum ya da kuruluşlara başvurmaktan çekiniyor.

Kadın aynı zamanda ev işlerinin ve çocuk bakımının değişmez bir kölesidir. Gelenek, görenek ve dinsel gericilik zihniyeti ile baskı altındadır, aşağılanır, hor görülür. Cinsel bir obje olarak görülür. Bedenine hükmedilir. Binlercesi kitlesel fuhuşa sürüklenir. Cinsel kimliğinden dolayı şiddete, tacize, tecavüze ve hor görülmeye maruz bırakılır. Kaderine isyan ettiği zaman da katledilir ve bu katliam da erkeğin bir mazereti gibi kabul edilir. Paylaşım savaşlarında görüldüğü gibi kapitalist düzenin acımasızlığına ve emperyalizmin barbarlığına maruz kalır. Bu savaşlarda açlığa ve hastalığa mahkûm edilir, toplu tecavüze uğrar ve aşağılanır.

8 Mart “Dünya Kadınlar Günü” değil, “Dünya Emekçi Kadınlar Günü”dür

  1. yıldönümü ile 8 Mart, kadının; tacize, tecavüze, sömürüye, şiddete, ataerkilliğe, ekonomik ve cinsiyet eşitsizliğine karşı mücadele ile emekçi kadınların baskıya, sömürüye, özgürlük ve ikinci sınıf insan yerine konulmaya karşı özgürlük ve eşitlik için mücadeleye başladıkları kavga günüdür.

İnsanın insana kulluk etmediği, sömürülmediği, geceleri aç yatmadığı, kadını ve erkeği ile toplumun ve insanlığın saygın üyesi olduğu bir dünya özlemidir 8 Mart…

Kadına yönelik şiddete, baskıya ve ikinci sınıf vatandaş yerine konulmasına karşı bir haykırış günüdür 8 Mart…

Çalışan kadınların ağır ve sağlıksız koşullarda uzun süreli ve çok düşük ücretle kapitalist sömürüye karşı başkaldırı günüdür 8 Mart!

8 Mart, özünde sınıf kavgasıdır. Bu kavga sadece kadının cinsiyetinden değil, erkeği ve kadını ile tüm bir insanlığın kurtuluş kavgasıdır. Bugünkü kurulu düzen, insanın insana kulluk ettiği, el kapılarında köle haline getirdiği bir düzendir. Bir özel mülkiyet düzenidir. Özel mülkiyet erkeğin elinde toplanmıştır. Bu düzen, özel mülkiyeti elinde bulunduran erkekleri de ücretli köle haline getirmiştir.

Burjuvazinin içini boşaltmaya çalıştığı 8 Mart, 1977 yılında Birleşmiş Milletler kararıyla “Dünya Kadınlar Günü” olarak kabul edildi. Daha da vahimi, kadın mücadelesi içerisinde yer alan bazı liberalist çevreler de burjuva sınıfının işine gelen bu söylemi ve anlamsızlaştırma çabasını sahiplenerek bu günü kadınlara özel bir eğlence ve kutlama gününe evirmek niyetindedirler. Oysa kadın mücadelesi ve karşısında durduğu ataerkil düzen, özel mülkiyet ve miras ilişkileri, sınıf mücadelesi ve sömürü düzenleri ile doğrudan ilgilidir. 8 Mart, emekçi kadınların kanlarıyla kazandıkları bir mücadeledir ve işçi sınıfına aittir.

Tarihçe

1857 yılında Amerika’da New York’ta Cinsiyetçi ücret anlayışı, nüfusun yeniden çoğalması, modern kapitalist düzene ucuz işgücü ve çok sayıda asker doğurması amacıyla bir dokuma fabrikasında 40 bin kadın işçi çalışıyordu. New York kentinde ağır sömürü ve insanlık dışı çalışma koşullarına başkaldıran 40.000 dokuma işçisi kadının talebi günde 10 saatlik çalışma koşulu idi. Bu grevin ardından tekstil ve tütün sanayinde birbirini izleyen grevler patlak verdi. “Eşit İşe Eşit Ücret”, sendikalaşma ve oy hakkı istekleri ön plana çıktı.

8 Mart 1908 tarihinde New York “Cotton” tekstil fabrikasında 20.000 kadın işçi daha iyi çalışma koşulları için 8 hafta devam edecek greve imza attılar. İstedikleri daha iyi çalışma koşullarının ayarlanması, çalışma saatlerinin düşürülmesi, kadın emeğini küçümseyen ve böylece kadını bezdiren, eve hapsetmeyi amaçlayan, cinsiyetçi eksik ücret uygulamasına karşı bir tepki niteliğindeydi. Grevin sürdüğü fabrikada asker, polis, militarist ve paramiliter gruplar, kadın işçilere saldırdı ve onları fabrikaya kilitlediler. Kapılarını kilit vurulan fabrikanın etrafına bu güvenlikçiler etten duvar ördüler. Bu mücadeleye gözdağı vermek amacıyla fabrikayı ateşe verdiler. 129 kadın emekçinin büyük kısmı yanarak, kalanlar da kolluk güçlerinin şiddetine uğrayarak fabrikada can verdi. . 129 kadın işçinin cenazelerine yaklaşık 60 bin insan katıldı.

26 ağustos 1910’da, Kopenhag’da 2. Enternasyonal sosyalist kadınlar toplantısında, CLARA ZETKİN’in önerisi ile 8 Mart dünya emekçi kadınlar günü, kadınların ekonomik ve cinsiyet eşitsizliğine, ataerkil sömürü düzenine karşı mücadele günü olarak belirlendi. Kopenhag’da toplanan ikinci Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı’nda alınan ve Clara Zetkin’in önerisiyle, Amerika’da 1857, 1886 ve 1908 tarihlerinin 8 Mart’ta kadın işçilerin ağır sömürüye karşı ekonomik, sosyal ve siyasal hakları için ölen işçilerin anısına her yıl kadınlar günü düzenlemesi önerisi kabul edildi.

8 Mart ilk kez uluslararası ve kitlesel olarak 1911 yılında Almanya, Avusturya, İsviçre, Danimarka ve ABD’de kutlanmaya başladı. Eşit işe eşit ücret, seçme ve seçilme hakkı, 8 saatlik işgünü gibi taleplerin ön plana çıktığı gösterilere 1.000.000’un üzerinde kadın katıldı. Bir yıl sonra da Fransa, İsveç ve Hollanda’da yapılan eylemlerde kadınların gündeminde her an patlak vermesi olası emperyalist paylaşım savaşı vardı.

Rusya’da ilk kez 8 Mart 1913 tarihinde Çarlık döneminde açık gösterilerin yapılması imkânsız olduğu koşullarda kutlamalar yapıldı.

Rus işçi kadınları 8 Mart 1917 tarihinde Uluslararası Kadınlar Günü nedeniyle tüm fabrikalarda greve gitti. Petrograd yollarında barış ve ekmek istekleriyle yürüdüler [1].

1921 tarihinde yapılan II. Uluslararası Komünist Kadınlar Konferansı’nda Petrograd’lı tekstil işçisi kadınların tüm işyerlerinden bir anda 8 Mart’ta çıktıkları grevlere, direnişlere ithaf edilmek üzere 8 Mart’ı “Emekçi Kadınlar Günü” olarak değiştirmiştir.

Faşizme karşı barış için 1937 İspanya’da iç savaş döneminin 8 Mart’ında kadınlar kitlesel gösterilerle faşist Franco rejimini protesto etti. 1943 yılında da İtalyan kadınlar Mussolini yönetimini hedef alan gösteriler yaptı. 1960’lı yıllarda ABD’li kadınlar Vietnam Savaşı’na çocuklarını göndermemek için gösteri yaptılar.

Türkiye’de 8 Mart, ilk kez 1921 yılında “Emekçi Kadınlar Günü” olarak kutlandı. 12 Eylül faşist darbesine kadar gelenek haline getirilen 8 Mart, faşist darbenin ardından yasaklandı. Bu yasak, 1984 yılına dek sürdü.

Günümüzde kadınların kamu alanlarında çalışmaları, karar verici konumda olmaları eşitlik gibi kavramlar çok uzaktır. Sağlık yönünden de göstergelerin istenen yüzeyde olmadığı aşikârdır. Anne ölümleri gelişmiş batı kapitalist ülkelere göre en az 10 misli daha yüksektir ve bu ölümlerin yaklaşık % 80’i önlenebilir nedenlere bağlı olduğu halde önlenememiştir. Toplumsal cinsiyet ayırımı en çok kadınları olumsuz etkilemeye devam etmektedir. Çocuklarda bile cinsiyet seçimi, kadına yönelik, şiddet, hor görme, cinayet ve namus davaları gibi kabul edilemez uygulamalar ne yazık ki hala sürmektedir. Bu tür uygulamalar, kadını ülkemizde ikinci sınıf vatandaş olarak ayrı bir yere koymaktadır. Türk burjuvazisi gerek parlamento ve gerekse kitlesel olarak yönettiği 8 Mart’ı ertesi gün unutturmayı çok iyi bilmektedir.

Enternasyonal Emekçi Kadınlar Komisyonundan çıkan karar gereği Clara Zetkin ve Rosa Luxemburg anısına dünya kadınlarını bir kez daha mücadeleye çağırıyoruz.

“Zincirlerimizden başka kaybedecek bir şeyimiz yok. Oysa kazanacağımız bir dünya var!”

Türkiye’de % 93’ü sendikasız çalıştırılan ve işten atılmayı bir tehdit olarak gören kadınlarımıza Nazım Hikmet’in “KİM DER Kİ KADIN” adlı şiirini ithaf etmek istiyorum.

“Kimi der ki kadın
Uzun kış gecelerinde yatmak içindir.
Kimi der ki kadın
Yeşil bir harman yerinde
Dokuz zilli köçek gibi oynatmak içindir.
Kimi der ki ayalimdir,
Boynumda taşıdığım vebalimdir.
Kimi der ki hamur yoğuran.
Kimi der ki çocuk doğuran.
Ne o, ne bu, ne döşek, ne köçek, ne ayal, ne vebal.
O benim kollarım, bacaklarım, başımdır.
Yavrum, annem, karım, kızkardeşim,
Hayat arkadaşımdır.”

 

Selam ve sevgiyle…


[1] Enternasyonal Emekçi Kadın Komisyonu Bülteni (Sayı 1, Şubat 2015]