D41B33F3-99DA-4185-B420-AFB9F3F42261

Yakup Aslan

Kirli paradigmalar, hayatımızı kuşatma altında tutuyor. Birçok toplumsal olayda, ötekilerin hazırladığı projelerde hedefsiz bir şekilde kendimizi akıntının içerisine atıyoruz ve sebep-sonuç ilişkilerini düşünmesi gereken zihnimizi kutsanmış algıların zırhında hapsediyoruz ve bize ezberletilen sloganların ötesine geçmemizin gerektiğini düşünemiyoruz bile. Uzak gündemlerde bunu yaparken, iç sorunlarda da bütün acılarımıza rağmen gerçeklerin gizlenmesi için, birbirimize balans ayarları çekmeye devam ediyoruz. Ahlakın, edebin, yüce değerlerin ayaklar altında olduğu bir dünyanın oluşmasında, adalet, vicdan, akıl, özgürlükler, hak perspektifindeki yüce mesaja rağmen ahlaki değerlerin ayaklar altında ezilmesinde ne yazık ki bizim büyük payımız var. Böylesine acı veren ve bizi tezatlar içerisinde kavuran bir zamanda parmakla gösterebileceğimiz bazı değerlerimizin, adalet, vicdan ve akıl çerçevesindeki değerlendirmeleri yüreğimize su serpiyor..

 
İnsan yaşadığı dünyada, coğrafyada, ülkede ve toplumda, kaçınılmaz olarak inandıklarını referans alarak bir yerlere ve bir şeylere taraf olmak veya karşı bir duruş sergilemek durumundadır. Önemli olan, taraf olurken güzelliklerden, erdemden, mazlumdan, haktan, adaletten, ahlaktan ve iyiliklerden yana taraf olmaktır! Dünyamızda çoğunlukla emperyalist kaynaklı haksız savaşlar ve işgaller yaşanırken, vicdan sahibi her insanın mutlaka işgalcilere karşı durup işgale uğramış ve işgalci kuvvetlere karşı direnenlerin safında yar alması tabii bir davranış şeklidir. İslam mantığı literatüründe, kendi iradesiyle zulme rıza göstermek en büyük zulümdür… Misal olarak kardeş dediğinizin katilleriyle kol kola olup, kardeşlik edebiyatı yapamazsınız veya “kardeşim” dediğinizi katledenlere rıza gösteremezsiniz. Zira bu büyük zülüm olarak görülmüştür. Önemli bazı sorunlar var. Eğer, vicdan, akıl ve sorumluluk sahibi olanlar, burnunun dibindeki toplumsal çelişkileri, haksızlıkları, sorunları görmüyorsa veya kolayına geldiği için onlardan kaçıyorsa, mazlumdan, adaletten, haktan yana olma iddiası sorunlu olur ve kimse böyle bir samimiyete inanmaz.

 
Son zamanlarda paradigmasızlık yerine inşa edilen yerli ve millilik ulusalcılığı perspektifinde yaşananlar zemininde, dindarlık kisvesinde öncülük rolü alanların duruşunun sorgulanmayacak türde kutsanması, zehirlenmiş beyin ürünü düşüncelerin surlarla örülmesi, bugün içine yuvarlandığımız trajikomik paradoksu inşa etmiştir. Bu sadece düşünce alanında değil pratikler konusunda ve birçok toplumsal gelişmede “siyahı beyaz göstermede büyük maharet sahibi illüzyon şovmenleri”nin desteğiyle duygusal acı anaforundaki savrulmada, vicdan, akıl, ahlaki değerler, ilkeler kızgın toprağa düşen bir damla su gibi buharlaşır hale geldi. Oluşturulan bu algıyla, daha önce din dışı görülen demokrasi, emperyalist blokun içerisinde yer almak, ırkçılık, milliyetçilik seçim, particilik, laiklik, tağutun adaletine sığınma, din adına adam kesmeler, ırkçı simgelerle, ecdat ile övünmeler, egemenlere eklemlenmeler, Yezidlikler bir anda dindenmiş gibi gösterilip kutsanır hale geldi. Ondan sonrasında onlar dokunulmaz olurlar, kutsanırlar.

 
Kardeşin kardeşi öldürdüğü, din adına akla hayale gelmeyecek vahşiliklere imza atmasının pervasızca savunulması, tamamen bir zihinsel zehirlenmenin göstergesidir. Aynı şekilde, kardeş katilinin yol arkadaşı olarak seçilmesi insanın kendisine yaptığı en büyük zulümdür. Zihin zehirlenmesi; özgürlükler, hak, hukuk, insan haklarının çiğnenmesi gibi her alanda kendisini gösteriyor. Toplumsal algının kodlarıyla oynayan zihniyet, hakikati görünmez kılmak için kuşatma altında tuttuğu zeminde trolleriyle birlikte bilinçli olarak dezenformasyon misyonuna hizmet ediyor. Son zamanlarda Fravun’un sihirbaz ve ruhbanlarının ritüeli yeniden diriltilircesine algı operasyonuyla, büyülü yalana kitleleri inandırmaya çalışıyorlar. Başarılılar da. Yalana bahane uydurmak için yapılan kıyaslarda bunu rahatlıkla görebilirsiniz. Yeni Osmanlı hayali, tezi tam bir illüzyon ve özellikle transformasyon çabalarıyla bu algıya malzeme yapılıyor. Suriye başta olmak üzeri dört yıla yaklaşan bir zamanda aralıksız bir şekilde kan akıyor ve emperyalistlerin uzun zamana yaydığı projesi perspektifinde akan kan mazlum, yoksul ve çaresiz insanların kanıdır. Burada ne yapılıyor, daha fazla kan aksın diye, zalimlerden ihraç savaşçılara daha fazla silah vermelerini, acil müdahale etmeleri isteniyor. Emperyalizm projesi olarak Esat üzerinden başlatılan iç savaş bataklığı, bilinçsizce desteklerle inşa edildiğinden bugüne kadar masum sivillerin katledilmesi, ırkçı refleksler, yıkım, savaştan kaçma, bataklığın giderek büyümesi zemininde yaşanan travmalara hep birlikte şahid olduk… Akleden, vicdan sahibi insan bu akan kan karşısında duyarsız kalabilir mi?

 
Esad’ın zalimliği, ABD düğmeye bastığı zaman görünür hale geldi. Beşer Esad eskiden de zalimdi, ancak komşularıyla iyi anlaşıyordu ve kan bu boyutlarda ABD isteği doğrultusunda akmıyordu. Bütün bu gelişmeler, belirlenen takvim düşündürücü değil mi? Suriye’de kimin peşinden gidildiği, kimlerin desteklendiği bugün artık açık bir şekilde ortadayken, zihin donukluğuyla ABD’yi “kazanımların kaybolmaması adına” yardıma çağırmak, sadece bir zihin donukluğunun göstergesiyle sınırlı değil, aynı şekilde bunca mazlumiyetin vebalini omuzlarda taşımak anlamını da içeriyor. ABD paralelinde sürdürülen bu mücadele, yardımlar, destekler, silah talepleri insani, İslami, ahlaki açıdan oldukça sorunlu bir durumdur. Ahlaki olmayan bu kirli argümanlara tevessül ettiğimiz zaman, ardından yalan, karalama, kirletme, gıybet, korkaklık, onursuzluk, ahlaksızlık, haddini bilmezlik, kurnazlık, ulusalcılığa, adaletsizliğe savrulma, hile, jurnalcilik, zihin zehirlenmesi gelir. Bunun izahı, “bekanın tehlikede olması” dahil, hiçbir bahaneyle masumlaştırmak mümkün değildir.

 
Haktan, haklıdan yana olmayan her duruş sorunludur. Zalimler arasında tercih yapmak, erdemli ve ahlaklı insanların işi değildir. Özellikle büyük zalimin emriyle kan dökenin karşısında, daha fazla kan döksün diye büyük zalimi yardıma çağırmak çürümüşlüğün, zihinsel savrulmuşluğun, pusulasızlığın, miyopluğun en bariz göstergesidir. İçine düşülen bu ahlaki değerleri tamamen kirleten durum utanç vericidir. Kabul edelim veya etmeyelim şu anda ABD ve NATO’nun çizgisinde olayları değerlendirip, ona göre mevzilenen büyük kitle ile karşı karşıyayız. İnsanın, Nato’cu İslamcı olması en büyük zillet ve zulümdür.. Bir ateş topu gibi insanın elini yakan bu konu, insanları düşünmeye yönlendirecek şekilde vicdan/akıl perspektifinde ele alma zeminini de büyük oranda kuşatması altında tutuluyor. Vicdan sahibi bir insan olarak, bütün kutsanmış bariyerlere, mayınlanmış sosyal, siyasal, toplumsal zemine rağmen olayları hesap günü endişesiyle ele almak gerekiyor.

 
İslami duyarlılık sahibi STK’ların onlarca sorununa ne yazık ki başkalarının mutfağında hazırlanan, yönlendirmeler ve sorgulanmasına bile izin verilmeyen gündemler de eklenmiştir. ‘Siyahı beyaz, beyazı siyah’ göstermede mahir olan medyanın desteğiyle bir olay hızlı bir şekilde kutsanmışlık tezgâhından geçiriliyor ve hiç kimsenin o konu hakkında konuşmasına izin verilmeyecek şekilde, dokunulmazlık zırhına büründürülüyor. Yüzlerce örnek var. Particiliğin, demokrasinin, beşeri yöntemlerin küfür olduğunu savunanların, bir anda bunları isteri nöbetleri içerisinde şovmence savunur hale gelmesi sistem içi araçların oluşturduğu duygusal algının sonucudur. Vicdanların cüzdanlara dönüşmesinden önceki zamanlarda hiç olmadık zamanda camilerin önünde birikiyor ve içeride ibadet edenlerin haklarını da çiğneyerek bağırıyor, slogan atıyor, gazımızı boşaltıp evlerimize gidiyorduk. Şimdilerde aklını ve iradesini egemenlere teslim edenler buna da ihtiyaç duymuyorlar ve statükonun talimatıyla oturup, kalkıyorlar. Ancak neden böyle olduğu sorgulanmıyor veya boykotlarla, politik linçlerle sorgulanmasına izin verilmiyor. Çünkü mesele biz olunca hak, adalet, insan hakları anlayışımız bir anda buharlaşıyor. Uzun yıllardır bu durum hiç değişmedi. Sorun, halkına, kendisine, sorunlarına yabancı duran veya kimi yerde halkın iradesinin karşıtlığına soyunan rant için rahatlıkla dizayn edilebilen STK’lardadır. Tarihsel inşa ritüelinin sorgulanmadan kabul edilmesinin mirası olan zihniyet ve kimi zaman da ahlak sorunu, bugün içinde bulunduğumuz girdabı imal etmiştir.

 
Sivil toplum örgütleri, (eğer kayyımlarla kamulaştırılmamışsa) sivillerin sorunlarını çözmekiçin vardır ve yasalar çerçevesinde faaliyet göstermelerine rağmen devlet kurumları değillerdir. Devletin en yetkili kurumlarının İslami STK’ların çalışmalarını yönlendirmesi veya bazı şahısları önemli konumlara getirmek karşılığında müktesebatı zehirleme çabaları hiçbir ahlaki ve İslami değerlerle izah edilemez. Sivil toplum kuruluşları, yasalar çerçevesinde toplumun sözcüsü durumundadır ve asla devletin avukatlığına soyunmazlar.

 
Hiç araştırmalar, anketler yapmaya gerek yok. Herkes açık ve net bir şekilde bu eksikliği görüyor, biliyor. Diyanetin, devletin aklının, sosyal olguların gerisinde kalmak bugün yüreğimizi inciten süreci bize dayatmaktadır. Ciddi manada kendimizi bir özeleştiriden geçirmeli, gerçeklerimizle yüzleşmeliyiz. Şunu çok iyi bilmekte fayda var… Bütün ütopyalar, misyon iddiaları, toplumsal inşa pradigmaları çöktü. Daha döne kadar kardeşlerimizi katledenlerle kol kola olanlar deşifre oldu. Meselenin beka sorunu değil, bilinçaltındaki düşmanlık olduğu artık gizlenemiyor. Bütün değerlerin cüzdan için tüketildiği bu süreç tamamlanmadan da aidiyet refleksiyle alana hakim olanların kuşatmalarından kurtulup, hakikat perspektifinde yeni bir retorik geliştirmemiz de mümkün olmayacaktır. Tarihin sonundayız. Elde kalan koca bir ‘sıfır’dır… Baştan beri yapılan eleştirilere kulak asmayanlar bu ‘sıfır’ ile mutlu olabilirler. Geçmişinde utanç verici pratikler olanlar bu yüzleşmeyi, kendisiyle barışık olmayı, gerçekleriyle barışmayı gerçekleştirmeden geleceklerini de inşa edemezler.