(X). Bölüm: SAİT’LER KOMPLOSUNUN GERÇEK YÜZÜ

Fecri Dost


90530A5B-F718-4D4E-A3DB-E0364C159047

Fecri DOST

  Saitler komplosu yazı dizimizin son bölümünü  tamamlamaya çalışırken  şunu da aktararak devam edeyim.  Dersimli Kürt Yönetmen Çayan Demirel’in ¨Dr. Şivan¨ belgeseli son dönemlerde bu konuda yapılmış önemli çalışmalardan biri. Belgesele www.drsivan.info adresinden ulaşılabiliyor. 1935 yılında Dersim’in Civarek köyünde doğan Sait Kırmızıtoprak hayatının ilk dönemlerinden itibaren çevresini etkiliyor ve hayatı mücadeleyle geçiyor.1938 Dersim katliamının Dersimlileri nasıl etkilediğini bu belgesel bir kez daha ortaya koyuyor. Sait Kırmızıtoprak’ın siyasal kimliğinin oluşumunda 1938 Dersim katliamının derin izleri görülüyor. Belgeseldeki bir nüfus kayıt örneği dikkat çekiyor, 1938 katliamında Sait Kırmızıtoprak dedesi ve dayısı da dahil ailesinden tam 55 kişi katlediliyor.

CE5A01C0-51C7-4C1F-BA8A-6635149B777A

 

Rüyasında Hazreti Ali’nin kendisine kalem ve kağıt verdiğini söyleyen Sait Kırmızıtoprak, köyde çocukları toplayıp, “Kimse çoban olmasın, herkes okusun!” diye öğütleyen Mehmet Karatoprak’ın sözlerini dikkate alıyor. Sait Kırmızıtoprak, ilkokul eğitiminden sonra Balıkesir’de yatılı bir okulda okuyor, ardından İstanbul Tıp Fakültesini bitirip doktor oluyor. Ancak örgütsel hayatı başlayınca da kod adı olarak kendi köklerine bir referansla çoban anlamına gelen Şivan adını alıyor ve doktor olması sebebiyle, doktor Şivan olarak anılıyor.

Sait Kırmızıtoprak ve arkadaşları okul yıllarında doğu geceleri adı altında Dersimliler gecesi düzenlerler, bu gecelerin sonunda, Tunceli Kültür Derneği’nin İstanbul şubesini açarlar. Kırmızıtoprak, Derneğin yayın organı olan Ceride-i Dersim (1957) gazetesinde yazmaya başlar, sonrasında birçok dergi ve gazetede mesleki ve politik yazılar yazmaya devam eder. 1959 yılında açılan 49’lar davasında tutuklanır ve 1961 yılının mart ayına kadar hapis yatar. Hapisten çıkıp okulunu da bitirince evlenir, iki de çocuk sahibi olur. Hayatında her şey yolunda görünürken, bir çok imkana sahipken politik yaşamında radikalleşme kararı alır.  Kürt halkının özgürlük mücadelesinin silahlı bir mücadele olması gerektiğini savunur. Bu yönüyle Türkiye Kürdistan’ında ilk defa gerilla mücadelesini teorize eden kişidir.

Birçok ilde doktorluk yapar. 49’lar davası sonuçlanınca kamu haklarından men edilir ve Isparta’ya sürgüne gönderilir. Sürgün sonrası birçok Kürt ilini gezer, Güney Kürdistan’a gidip Mustafa Barzani’yle görüşür. Yoldaşlarıyla birlikte orada onlara bir kamp yeri tahsis edilir. Bu kampta Türkiye’den gelen yoldaşlarına askeri ve siyasi eğitim vermeye başlarlar. Bu çalışmalardan sonra kendi partileri, Kürdistan Demokratik Partisi-Türkiye’yi (KDP-T) kurarlar. Ardından Behdinan bölgesinde hastane açarlar, bir kamp gibi kullandıkları bölgede, örgütsel faaliyetlerini de yürütürler.

Başta Hakkari olmak üzere birçok sınır bölgesinde örgütlenirler, beş bine yakın insanı partiye üye yaparlar. Dr. Şivan aşiretlerle ilişkiye geçip etkiler ve çok saygın devrimci bir kişilik olarak tanınır. Bir dava arkadaşı, insanların, “Doktor Şivan’ın başı üzerine” diye yemin ettiğini bile söylüyor. Dr. Şivan, bir köyde gördüğü birkaç genç kadını bir yoldaşına göstererek şöyle diyor, “İleride bana bir şey olursa ve hareketimiz başarıya ulaşırsa, opera ve baleyi unutmayın. Bu kızlarımız bale de yapabilsin”. Belgeseldeki en etkileyici sahnelerden birisi bu sanırım. Irak KDP’sinden birisinin söylediği “Dr. Şivan Kürdistan’ın Che Guevera’sıdır” cümlesini insan daha iyi anlıyor.

Dr. Şivan’ın örgütünün güçlenmesi Türkiye devletini rahatsız ettiği gibi Mustafa Barzani’yi de rahatsız ediyor. Türkiye hükümetiyle iyi ilişkiler geliştirmek isteyen Barzani, Türkiye’de gerilla mücadelesi veren bir Kürt örgütü kurulmasını istemiyor. Önce Dr. Şivan’ın Behdinan bölgesinde kamp olarak kullandığı hastane görünümlü yeri kapatmasını ve bölgeyi terk etmesini istiyor. Barzani, ardından Sait Elçi’nin öldürülmesinden sorumlu tutarak Dr. Şivan, yoldaşları Hikmet Buluttekin ve Hasan Yıkmış’ı katlediyor. Tarihe, “İki Sait” olayı olarak geçen ve hala tam anlamıyla aydınlatılamayan bu olayla birlikte, Türkiye Kürdistan’ındaki iki Kürt örgütü de yok oluyor.

Dr. Şivan’ın 26 Kasım 1971’de yaşamını yitirmesinden tam 42 yıl sonra, Türkiye’de Kürt özgürlük hareketinin barış sürecini başlattığı ve Türkiye’deki diğer sol-sosyalist örgütlerle işbirliği yaptığı bir dönemde, Mustafa Barzani’nin oğlu Mesut Barzani Diyarbakır’a geldi. Barzani’nin neden geldiğini ve gelişinin tarihsel bağlamını merak edenler, ipuçlarını belgeselde bulabilir. Bazı şeyler 40 yıl geçse bile değişmiyor…

Diğer taraftan Dr. Şivan ve yoldaşları Şeyh Sait’in idam edildiği 29 Haziran 1925 tarihinden 45 yıl sonra aynı gün partilerini kuruyorlar. PKK ise Dr. Şivan’ın katledildiği gün olan 26 Kasım’ı 27 Kasım’a bağlayan gece Lice’nin Fis köyünde kuruluyor. Doktor Şivan’ın kamp kurduğu Behdinan bölgesindeyse şimdi PKK gerillalarının eğitim aldığı bir kamp bulunuyor. Bunlar birer tesadüf ya da tarihin cilvesi diyebiliriz. Hasılı bazı şeyler 94 yıl geçse de değişmiyor

832C2D26-5644-40BB-BAC1-DB328A9CA380

SAİTLER KOMPLOSU İÇİN KİMLER NE DEDİ?

         A) KOMPLO OYUNCULARI

Şerafettin Elçi  (Türkiye-KDP Adına)

“…bu olayı iyi bilen birkaç kişiden biriyim. Bir bölümün yakın tanığı, bir bölümün çok yakın izleyicisiyim. Olayın hikâyesi uzun… .çok tehlikeli araştırma sonucu Jirek, Elçi’nin öldürülmesi olayını ortaya çıkarıyor. Dr. Şıvan ilkin cinayeti inkâr ediyor. Elçi’nin Türkiye’ye geri döndüğünü söylüyor… İnkâr edilmeyecek deliller ortaya çıkınca suçunu ikrar etmek zorunda kalıyor. Büyük bir ihanet işlediğini itiraf ediyor” (Rafet Ballı,Kürt Dosyası,s. 610).

“…27 Mayıs’ta, Dr. Şıvan’ın arkadaşları Çeko ve Brusk, Sait Elçi ve Bege’yi Zaxo’daki parti merkezinden alıyor. Dr. Şıvan’ın yakınındaki bir depo olarak kullanılan yere hapsediyorlar. Bu depoda görevli bulunan Tilki Selim’e ve Kurtalanlı Mahmut’a muhafaza için teslim ediyorlar. Teslim ederken de dedikleri şu: Türkiyeli iki casus yakaladık, parti merkezinden emir gelene kadar bunları iyice muhafaza edin” diyorlar. Bir hafta sonra da 1 Haziran 1971’de… bir tepeye çıkarıp orada öldürüyorlar( aynı dosya )

IKDP Geçici Komitesi

Sait Elçi Zaxo’ya vardığında Zaxo Komitesinin Misafiri oldu… Sait Elçi Zaxo’da olduğu zaman Abdullatif Savaş isminde biride orada imiş ve Sait Elçi’yi görmüş. Tanık ortada kalmasın diye Bu kişiyi de bunun için öldürmüşler… sonra anlaşıldı ki 1960’lardan beri iki Sait arasında derin husumet varmış onun için Şıvan Elçi’yi öldürmüş.(1997 bildirisinden).

           Mesut Barzani: “Dr. Şıvan’ı Türkiye-KDP İdam Etti” Diyor

Mesut Barzani; “…Anlamıyorum. Neden bu konuda biz sürekli ve kasıtlı olarak tarafmışız gibi gösterilmekteyiz? Olayı yakınen biliyorum. 11 Mart 1970 Otnm… Anlş. sonrası T-KDP, bizden Irak Kürdistan’ında bir kongre yapmak için yardım isteminde bulundu. Bizde bunu kabul ettik. Kongre delegeleri yanımıza geldiler. Lakin uzun sure geçtiği halde Sait Elçi ortada yoktu. Dr. Şıvan da onu, Çeko ve Brusk’le “gerici” olduğu iddiasıyla öldürüyor. Bir ay sonra partimiz haberdar oldu Haberi veren T-KDP’li bir arkadaştı. Daha sonra T-KDP bizden resmi olarak, politbüro ve merkez komite üyeleri nezdinde, Dr. Şıvan’ın sorgulanıp ondan hesap sorulmasını, aksi takdirde I-KDP ‘yi sorumlu tutacaklarını bildirdiler. Bundan sonra Dr. Şıvan’ı biz değil Türkiye-KDP yargılayıp ölüm cezasına çarptırdı”.(Kürdistan Press, 16.10.1987 sayı 24-16).

          Mesut Barzani, yakın zamanda Türkçe de yayınlanan Barzani ve Kürt Özgürlük Hareketı adlı kitabında aynı konuyu daha değişik anlatır. (Sait Aydoğmuş irdelemesinden). 

11 Mart anlaşmasından sonra Kürt kurtuluş hareketi ile ulusal yurtsever güçleri birleştirmek için uygun bir zemin oluştu. Ardından Türkiye’deki KDP kurtarılmış Kürdistan’da kongresini toplama kararı aldı. Devrim birliği bu talebi olumlu karşıladı. Kongrenin yapılması için gerekli kalaylıkların sağlanması talimatını verdi. Parti Sekreteri şehit Sait Elçi Zaxo’ya geldiğinde Şıvan onu karşıladı ve karargâhına götürdü. Ama ne olduysa bir daha ondan haber alınamadı. Kongre üyeleri gruplar halinde Gılalı’ya geldiler ve sekreterini beklemeye koyuldular. Sekreterden ne bir haber vardı ne bir iz. Doktor Şıvan’dan Sait Elçi’nin akıbeti sorulduğunda yanında iki gün kaldığını, sonra Gılalı’ya gittiğini söyledi. Yapılan araştırmadan sonra anlaşıldı ki Şıvan Brusk Çeko meydan Şıvan’a kalsın dolayısıyla o parti genel sekreteri olsun diye Sait Elçi’ye ateş edip öldürmüşler. Bu gerçek plana dâhil olup da suça doğrudan iştirak etmeyenlerden birinin bütün bilgileri vermesinden sonra anlaşıldı. Türkiye KDP Merkez Komitesi talebi üzerine failler devrim mahkemesine sevk edildi. Ve sanıklardan Şıvan, Çeko, Brusk hakkında idam kararı verildi. Sonra bu hüküm edildi. Olayı bizzat görenlerden biri mahkemede şunları söyledi: Kendisine ateş edilmeden önce Sait Elçi, Şıvan’a bu suçu işlememesi için yalvardı ve şöyle dedi: Şıvan Kanımı kendi elinle dökme. Bırak kanımı düşmanımız döksün. Eğer beni öldürürsen Kürt Yurtseverler hareketini büyük bir zarar vermiş olursun. İşte gerçek bundan ibarettir. Ama Eylül devrimine ve liderliğine kin besleyeler olayı devrim hareketini suçlu gösterecek şekilde tasvir etmekten geri durmadılar (Mesut Barzani, Barzani ve Kürt Özgürlük Hareketi, Cilt 2 s.352-353 Doz Yayınları).

Nedenini irdelemeden önce acı ve vahşi sonuca gelelim. Nihayet elli gün sonraöldürülecek üçüncü kişi bulunuyor: Brusk(Hasan Yıkmış)ta tutuklanıyor. Ömer kırmızı kaplı küçük cep takvimine 26 Kasım 1971 tarihli sayfasına şu notu düşer: “Kesin bir tarih olmamakla beraber üç büyük kardeşimiz bu uğursuz günde öldürülmüşlerdir. Hem de öyle bir ölüm ki kendi kardeşleri zannettikleri kimseler tarafından şehit edilmişlerdir. Öldürülmeleri parti merkez komitesi tarafından karara bağlanmış ve kendilerini pijamayla hapishaneden çıkarılıp öldürülmüşlerdir”.

           Şerafettin Elçi: Barzani’nin yukarıdaki beyanını da:”Evet T-KDP cinayetin ortaya çıkmasını sağlamış faillerinin yargılanıp cezalandırmasını talep etmiştir… Ancak T-KDP’nin Irakta yargılama yapıp cezalandırmaya ne yetkisi ne de gücü bulunmaktadır (A.g.e., s. 611) der.

          Mesut Barzani Dr. Şıvan’ı T-KDP idam etti derken, T-KDP adına Şerafettin Elçi: T-KDP’nin Irak’ ta ne böyle bir yetkisi ne de gücü var” diyerek Mesut Barzani’yi yalanlıyor. Barzani: “Haberi veren bir T-KDP li arkadaştı. Şerafettin Elçi ise; Jirek Elçi’nin öldürülmesi olayını ortaya çıkarıyor diyor ancak Jirek’in kim olduğunu ikisi de açıklamıyor. Bu JİREK kimbiliyor musunuz? Bu Jirek’in kim olduğunu yeni çıkardıkları bir kitaptan öğreniyoruz. JİREK”: “Teslimiyetçi” Liderlik ve Türkiye’deki temsilcilerinin, kendileri ile birlikte Türkiye Kürtlerini teslim ettiği Ş. Elçi’nin ismini vermediği işbirlikçisi, DERWEŞE SADO’dan başkası değildir. Komplo kuran, senaryosunu yazdıran, uyduran, suçlayan, yükleyen, araştıran, bulan, kanıtlayan, (Zaza) olsun diye tutuklu değiştiren, bunları WAR’ da olumlaştırmaya çalışan, Barzani kumandanlarınca satranç oynanan eğlendirilmeye çalışılan, hak hukuku, ilkel aşiret törelerine indirgeyen, davanın savcısı yargıcı, görünürdeki tek adamı. Bir halk, bir millet bu adama teslim ediliyor. Bir milletin onuru hukuk öğrenimi görmüş biri onayı ile böylesine ayakaltına alınıyor. Bu vahşetin insanlık tarihinde bir benzeri daha yoktur. Buna eşkıya piyasasında Kürt ulusallığı veya yurtseverliği deniliyor ve teslimiyetçilikten, çürümüşlükten gelecek umuluyor. Bu ilkel aşiret törelerine dönük “şeriat” fetvalı vahşeti hoş görmek görmezlikten gelmek, insani hasletleri yok saymak, cinayete ortak olmakla özdeşleşmek anlamına gelir.

Olay, (T’de KDP’nin), siyasetten alıkoyması, yani Dr. Şıvan ve Hareketinin yok edilmesi olayıdır. Oysa Barzani ve Türkiye-KDP’liler bu olayı Kürt Sorunu bazında ele almıyor. Görülüyor ki onlar için Öncelikli olanKürtlerin ezilmesi, yok sanması değil değil. Kürtlerin üzerinde yaşadığı toprakları bölüşen devletlerden İran-Suriye-Türkiye ile Barzanilerin ilişki ve anlaşmaları önceliğidir. Dr. Şıvan’ın hareketinin ortaya koyduğu, ciddi boyutta halka mal etmeye çalıştığı gelişim, bütün bu ilişki ve antlaşmaları sarsacak nitelikte. Şıvan Partisinin başarısını Barzaniler için tehlike kabul ediyorlar. Bu devletlerde içinde öyle, Kürtleri bu den istemleri doğrultusunda gemleyen biri diğerini bulmak bu çağda olanaksız. Olay bu kadar basit.

             Sait Elçi, Bego burada kurbandır. Gelselerdi Dr. Tarık Ziya, Av. Canip Yıldırım Dr. Naci ve Musa Anter gibi değerler de öldürülecekti. Böylece Kürt önderleri arasında ki bağ koparılır, solcular öldürülmekle, Mahmud Osman’ın dediği gibi ABD ye göz kırpılır, ayrıca bu karmaşada bu ölümleri Dr. Şıvan’a yükleme daha kolay olacaktı. Yoksa kendilerinin belirttiği; böylesine” atak, cesur, zeki, üretken”bir adamı yok edecek başka bir neden bulamazlardı. Pozitifliğe bu den arkasını dönen bir toplum kesimi daha düşünülemez. Feqi Hüseyin Sağnıç’ın dediği gibi “Barzani kendisi için bir tehlike sezmese Şıvan gibi bir yurtsevere kıymazdı”.

         Mesut Barzani ve Şerafettin Elçi’nin idamı ben yapmadım O yaptı paslaşması çıkmazlarının bir kanıtı, bu yargılama yapılmadan, Dr. Şıvan, Çeko ve Brusk’u kurşuna dizmelerinin belgesi:iki Dersimli bir Kulplu üç Zaza”.

        

B) TARAFSIZLAR

             IPDK Politbüro Üyesi Dr. Mahmud Osman

Konu hakkında en iyi bilgiyi en yetkili, Irak-KDPPolitbüro Üyesi olan Dr. Mahmut Osman veriyor. İdris, Eshad’dan Sait Elçi’yi Türkiye’den getirtip Şıvan ile birlikte Gılalı’ya gönderilmesini istemişti. Sait Elçi, dört kişiyle Musul’a geldiğinde iki kişi Gılalı’ya gönderilir. Sait Elçi ve M. Bege’yi de Zaxo’ya gönderirler. Zaxo’da Sait Elçi tutuklanır. Şıvan’a da bir mektup yollanır. Sait Elçi Zaxo’ya geldi kendisinin de gelmesi istenir. Eshad bize “Sait Elçi bizim hapishanede tutuklu” demişti. Eshad, İsa ve Türkiye’nin ilişkileri açıktı. Sait Elçi’nin getirilmesi ve Dr. Şıvan’la görüştürülme çabaları tertiptir. Tertibin içinde Barzaniler var (N.Büyükkaya, Kalem.Sayfalar, s. 283).

         Bu beyan Dr. M. Osman’ın 4 Haziran 1977’de Almanya’nın başkenti Bonn’da Kürt işçi ve aydınları toplantısında, Yurtdışı Kürdistan Öğrenci Cemiyeti (AKSA)’nin sorularına verdiği yanıtlarla örtüşüyor.

Hasan Cuni

Nupel dergisinde (Dr. Şıvan, Süleyman Muini ve arkadaşlarının Katledişi) “12 Mart 1971 darbesi ardında girişilen “Balyoz Haraketi” ve ABD nin dünya ölçüsünde giriştiği “Komünistlere Karşı Cadı Operasyonu” ile Bu tarihte ŞAVAK CİA, MİT ve Derweşe Sado’lar eliyle İran, Türkiye ABD ve Barzani’nin 10 Nisan 1970 yılında imza altına aldıkları “Kominist Harekete Karşı Ortak Antlaşma” gereği olarak Dr. Şıvan partisine karşı cephe açılır… Kürt siyaset yaşamına çöreklenmiş bu kesimlerin Kürtlüklerini hep devrimci dinamikleri yok etmek için kullandıkları görülür…

Şıvan geleneğinin devamı olduklarını iddia edenler bir süre sonra rehabilite sürecine uygun olarak terk ettiler.. Dahası katillerle kol kola görünmekte bir beis görmediler. İşbirlikçiler, Şıvan ve arkadaşlarının Sait Elçinin katledilmesinde ki rolleri gereği su yüzüne çıktığı halde suçlamaları tekrarlamaya devam ediyorlar. Derweşe Sado Kurtalan’daki sarayında hiç rahatsız edilmeden yaşayabilmesinin sırrını açıklasın. Derweşe Sado, Şerafettin Elçi ve ekibinin Barzanilerin Türkiye Temsilcileri oldukları bilinirken devletin güvenini nasıl kazandıkları izah edilmeye muhtaç değil mi?”


          Diyar Nezan

         …Belgeler; özellikle yok edilmiş, var olanlarla da mevcut senaryonun olumlanması amaçlanmıştır. Görgü tanığı olarak anlatımda bulunanların ikisi;Derweşe Sado, Şerafettin Elçi, cellât olarak rollerini oynamışve Türk devletiyle karanlık ilişkileri, yandaşları tarafından da kabul görmüş kişilikler.Üçüncü kişi olan Şakir Epözdemir’in anlatımları ise daha çok senaryonun gerekçelerini olumlayan açıklamalara yönelik ama sürece yönelik açıklamadığı sorularında da, gerçekliğin ipuçlarını yakalamak mümkün.

          Şakir’in açıklamadıklarına bir örnek; MİT olan bir kişiyi, kendi deyimiyle eniştesi ve amcalarının hatırı için, ismini açıklamıyor. Hatır için düşmanın kimliğini bile gizleyebiliyorsa, senaryoya uygun anlatımlarda bulunmasında da hiçbir mahsur olmaz. Şakir’in söz ettiği kişi ‘Mêhemed Cemil Paşa’nın oğlu Mustafa Nüzhet Cemilpaşa’dır. Bu şahıs, o sıralar, Barzani’nin özel Şoförlüğünü yapıyor ve aynı zamanda Barzani’nin oğlu, bu kişinin damadıdır. Kendi deyimiyle düşman olan birinin kimliğini damadın hatırına gizleyebilen, aynı hatırı ‘Saitlerin katledilişine bulaşanlara’ neden göstermesin?!

          ‘Bunun için ben, hem İdris Barzani nezdinde, hem de kendi arkadaşlarım tarafından yanlış anlaşıldım. Ne var ki, komutanların sordukları kişi, daha sonra (1975’lerden sonra) MİT Ajanı çıktı. Ama bu ajan kişi, o günlerde herkesin gözbebeği idi ve yine o günlerde, bana sorulan soru üzerine; ben, bu kişi ile ilgili olumsuz kanaat beyan etmiş ve o kişiyi küçük düşürmüştüm.

Sait Aydoğmuş

“…Mella Mustafa Barzanikararını vermişti. İstim arkadan gelecek. Derviş ve Şerafettin Elçi’nin “mahkeme”si topladıkları imzalar “göz önünde bulundurarak” ölüm kararı verecek” ve “yukarıda adları belirtilen düzmece mahkeme üyelerini” diye de bu “çetenin” önemli üç adamının; Mella M. Barzani; Derweş ve Şerafettin Elçi olduğunun altını çiziyor.Suçu üreten, yükleyen, karar veren ve infazı gerçekleştirenler bunlardırdiyor.

         Necmettin Büyükkaya


Bu gün Suriye’de ki Kürt burjuvası Suriye yönetimi tamamı ile teyit ediyor. Suriye’ de hiçbir problem yokmuş gibi davranıyor. Barzani yenilince İsmet ve Yusuf büyük bir korkuya kapıldılar… kendileri her ne kadar Barzani’nin tutumlarını eleştirmemiz de safımızda görülüyor iseler de aslında kendileri de Kürdistan’da yegane alternatifin Barzani olduğu görüşünde idiler. Onsuz Kürdistan ve Kürt İhtilalini düşünmek olanaksızmış. Onun için Barzani gittikten sonra kendilerine olan güvenlerini tamamen yitirdiler. Ufukta Celal görününce cankurtaran simidi gibi bu sefer O’na yapıştılar. O da ancak bir şartla; Suriye’deki Kürt sorununu hasıraltı ederek. Celal de Barzani’ye benzer bir yol tutturmuş. Barzani’nin münasebetinin aynısını Celal bu gün Suriye’de kurmuş. Celal Barzani gibi istiyor. Kendileri ile aynı görüşte olmayan her görüşü, şahsı ve organizasyonu hainlik, işbirlikçilik ve casuslukla suçluyor ve mahkûm ediyormuş. Derweşe Sado ile ilişkide imiş. Celal elini Suriye Kürdistan’ından çekmeli imiş, müdahale etmemeli imiş. Hatta Celal Talabani de Suriye de hal edilmesi gereken bir Kürtler problemi olmadığı görüşünde imiş. Hâlbuki gerçek ise Suriye’deki Kürtlerin çözüm bekleyen bir dizi problemi vardır. Görüşlerine göre Suriye Celal’e verdiği müsaadeye karşılık:

1) Suriye’deki Kürt Problemine kati surette dokunmasın
2) Suriye sol Kürdistan Demokrat Partisi’ne saldırmasını talep etmişler. Oda bunu fazlası ile yerine getiriyormuş.

Kısacası Celal’in eski ideolojik görüşlerinde tam değişikler olmuş. Ve kendileri de Celal’i düşman saflarında görüyorlar. Celal Suriye de bütün parti ve fraksiyonları parçalamayı başarmış bulunuyor, bu gün Avrupa’da Komela sorununda da boş durmuyormuş. Aslında Komela konusunda düşündüğü başarıyı göstermemişse de gerçeği saklayarak her kese Komela’nın da tamamının ile kendi kontrolünde olduğu açıklamalarında bulunuyor. Bildiriler açıklamalar vs. Konuşmalarında, açıklamaların da Barzani’ye karşı hiçbir tutum takınmıyormuş. Alttan alta Barzani ile ilişkide olduğunu sanıyorlarmış (Necmettin Büyükkaya, Kalemimden Sayfalar, s. 187-8).

ABD yi razı etme yolunun İran, Türkiye ve İsrail’i razı etmeden geçtiği düşüncesinde olan Molla Mustafa Barzani ve çevresindeki gerici aşiretçi yönetim İran ve Türkiye’nin desteğine karşılık, İran ve Türkiye’deki KHKH’lerini parçalamayı ve yok etmeyi üstlenmişti. Barzani yönetimi Türkiye ve İran Kürdistan’ın da birçok seçkin Kürt devrimci ve yurtseveri (Dr. Şıvan Sait Kırmızıtoprak, Çeko-Hikmet Buluttekin, Brusk-Hasan Yıkılmış Faik-Süleyman muini, İsmail Şahzade, Molla Awere, Mahmud Zengene, Sait Elçi, Faxir Mıhemed Margaso vs.) kurşuna dizilerek İran Türkiye İsrail ve ABD’nin ve desteklerine karşılık vadin büyük ölçüde yerine getirmeye çalışmıştır. Böylece bu düşman ve gerici devletler, Barzani ile ilişki içine girerek Ona hem Kürt solunun gelişmesini ve hem de genel olarak KHKH’nin İran ve Türkiye’de ki gelişmesini durdurmuşlardır. Hatta bunun neticesinde bizatihi Barzani’nin yönetimindeki maşaya dönüşmüş, fakat özünde yine de bir Kürt Kurtuluş hareketi olan, Irak Kürdistanı Kurtuluş Hareketi diğer Kürdistan parçalarından ve bölgedeki ilerici güçlerden soyutlanmış yalnızlığa itilmiş. Kürdistan parçalarının bilinçli desteğinden yoksun bırakılmış, Şahla ABD emperyalizminin elinde bir kumar kartına dönüştürülerek 1975tehezimete uğratılmıştır…


1976 yılından itibaren Irak Kürdistan’ın da silahlı direnmeye dönüştü Her üç devlette yeniden telaşa kapıldılar. Irak büyük askeri saldırıya geçti. Kürdistan’ın tüm köylerini boşalttı. Halkı ya Irak’ın güneyine sürdü veya belirli toplu kamplarda topladı. Ormanları yaktı, kesti. Bağları ve meyve bahçelerini kuruttu. Çeşmeleri kuyuları ve su şebeke ve kanallarını tahrip etti. Direnenleri yok etmeye çalıştı. Petrolle zengin, stratejik ve tarımca verimli arazileri Kürtlerden tamamıyla boşalttı. İran- Irak-Türkiye sınırı boyunca 30 km genişliğindeki sahayı Arap Kemeri ilan ederek kanun çıkararak insanların oturmasını yasakladı. Kürtlerin çıkardığı petrol bölgelerine Arapları getirtip yerleştirdi…


Kürdistan Demokrat Partisi Geçici komitesi ismi altında sahneye çıkarılan(1976) bu Kürt gerici ve satılık gücü İran’dan parasal, Siyonizm ve emperyalizmden propagandadasal ve parasal destek görüp, MC Hükümeti döneminde Hakkâri vilayeti çevresindeki çok geri ve feodal ilişkiler içinde yaşayan Kürt aşiretleri arasında Türk ordusundan ve Türkiye MİT’inden de destek görerek açıkça çalışmaya başladı. Böylece İran ve Türkiye başta olmak üzere Siyonizm ve emperyalizm bir taşla iki kuş vurmuş oluyordu……


İşte İran, gerici ve maşa Kürtleri yönetimindeki KDP Geçici Komitesinin parasal destekleyerek, Türkiye de Ona devlet sınırları içinde yer vererek, bu hain gücü ilerici, yurtsever Kürt halk hareketine karşı alternatif olarak oluşturuyorlar. Türkiye’de üstlenen gerici KDP Geçici Komitesi tarafından pusuya düşürülüp şehit edilen Cabbar (İbrahim Ezo) ve yedi arkadaşı, yine aynı güçler tarafından Türkiye Kaşuriler arasında Rubbezik mağarasında kurşuna dizilen İzzet ve on sekiz arkadaşı, Şemdinli ile Yüksekova arasında pusuya düşürülüp şehit edilen Hasan Hoşnav ve dokuz arkadaşı Hareketin önde gelen seçkin yönetici ve kadroları idi. 1978 yılında İran-Irak ve Türkiye tarafından müşterek tertiplenen ve KDP Geçici Komitesi ve gerçekleştirilen planda Kakkari yakınlarında Irak Kürt Yurtsever Birliğinin Eli Askeri, Dr. Halid, Şeyh Hüseyin Baba ŞEYH, Tahir Eli Vali Beg, Mülazım Esmer, Eli Şia, Azad vs. gibi en önde gelen kadroların da dahil olduğu altıyüz kişilik bir kuvvet imha edildi.

                                                             ***

          C) DOST YAKINMALARI

         Musa Anter


“…Bu sorguda, Diyarbakır MİT Başkanı Hv. Alb. Faik bana, Sait Elçi’yi sordu. Bilmediğimi söyleyince bana: Teşkilatımız gidip Sait Elçi ile Bego’nin mezarlarını açtı ve fotoğrafını çekti dedi. Diyen Musa Anter, duyduğunu değil telkin edileni söyle yazar “…Osman Gazi’nin yanında iki Sait bir araya gelir… Nihayet, Şıvan yanına aldığı Elçi ve Bege’yi bir yerde arabadan indirerek kurşuna diziyor ve oraya gömüyor (Musa Anter, Hatıralarım, s.215).

Musa Anter’in anılarını okuyunca; fıkra, espri ustası “Ape Musa”ya karşı, özenle büyüttüğümüz sevgi, saygı balonunun birden söndüğünü duyumsadım. Bir müddet kendime gelemedim. Sende mi Ape Musa? EtmeO ara İstanbul Taksim’de ki bir otelde Kürtlerle ilgili bir panel vardı. Bende çağrılıydım, anımsadığım kadarı ile idarecileri arasında av. M. Ali Eren, Ali Yaşar vardı. Panel dinlencesi arası Apo Musa ile karşılaştım ve O bana Hüseyin araban varsa beni eve bırak dedi, yanından ayrılmadım. Evinin Dragos’ta olduğunu biliyordum. Panel bitiminde arabaya bindik Maltepe’ye yöneldik. Kendimi alamadım arabada:

” Musa ağabey sen bunun bir komplo olduğunu biliyorsun,” arabadan indirdi hemen orada kurşunladı” nasıl dersin. Bölge Kumandanı Omsam Gazi Sait Elçi bana gelmedi, görmedim diyor. IKDP Politbüro üyesi Dr. Mahmudi Osman, Sait Elçi gelir gelmez Eshat’ın tutukladığını söylüyor, ayrıca siz anılarınızda MİT başkanının yerini bildiğini resimlerin çekildiğini yazıyorsunuz…”

– “Apo Musa sakin ol eve gidip bir çay içelim öyle konuşalım” dedi, öyle yaptık.

Anter’in evi Dragos girişinde bir apartmanın 4. katındaydı, evde bir genç vardı, bize çay demlerken Anter: SayınAkar, uğraşamıyorum İşin doğrusunu istiyorsan bir iki söylem vardı ben ikisini de yazmalarını söyledim, yaşlandım teferruatla uğraşamıyorum, işte bu yeğenim ve arkadaşı yanlışlıkla bunu yazmışlar. Ancak hatalı olduğunu kabul ediyorum, bunu ikinci baskı veya cildinde değiştireceğime “Kürt” sözü veriyorum.

– Aşk olsun, buna teferruat mı dersin?
-Yok yok onu demek istemedim, söz düzelteceği dedim ya?
Bende espri olsun diye

-“Kürtlere pek güvenim kalmadı ya ancak Apo Musa’ya güveniyorum” demekle yetindim. Ne ki değini doğrulamaya yeni bir kitap çıkarmaya ömrünü yettirmediler…

                                                                                                  

                                                                               ***                                                                                   

               Dr. Naci Kutlay


Dr. Naci Kutlay, anılarında arkadaşı, meslektaşı Dr. Şıvan Olayı ile ilgili şunları yazar:

“…Zaman zaman kendime sordum, ben de Sait Elçi ile gitseydim ne tür bir durumla karşılaşacaktım? Benim çok yakın bir arkadaşım olan Dr. Sait’in Sait Elçi’yi öldürmesine engel olabilecek miydim? Yoksa bende onunla birlikte öldürülecek miydim? Bu gün bile bu olasılıktan bazen birine takılıp kalıyorum” (Naci Kutlay, Anılarım, Avesta Yayınları, 1987).

             Dr. Naci Kutlay meslektaşı Dr. Sait Kırmızıtoprak’ın en yakın dostu ve dava arkadaşı, beni de sevdiğim saygı duyduğum bir kişi. Ne ki sayın Kutlay’ın yukarıda ki Bu gün bile bu olasılıktan bazen birine takılıp kalıyorum tümcesine ben hiç takılmadım Evet” öldürülecektim diyorum. Yalnız Kutlay değil, Sayın T. Ziya Ekinci, Sayın Canip Yıldırım gibi sol kesim aydınlar gitseydi “komplo senaryosu gereği” icaplarına bakılacaktı. Ancak Dr. Sait tarafından değil komplo katillerince bu gerçekleşecekti O zaman yalnız ikisi Dersimli biri Kulplu üç Zaza ile yetinmezlerdi. Tüm Kürtleri ayağa kaldırırlardı. Naci Kutlay, bütün gerçeği benden daha iyi biliyor.

        Saitler Olayı’ndabeni hayretlere düşüren iki kişi var. Bunlar içime uhde oldu. Bunu belirtmeliyim. Birincisi, Şerafettin Elçi’nin, bütün bunları bile bile yapmaya buluncunun (vicdanının) nasıl elverdiği… İkincisi Dr. Naci Kutlay. Ben ikisinin dostça arkadaşlıklarını, ailece samimi davranış ve ilişkilerini, dava heyecanlarının örtüştüğünü bildiğimi sanırdım… Oysa Dr. Naci Kutlay’ın olayı bu şekilde sunması benim gibi birçoklarını da hayrete düşürmüştür.

          Naci Kutlay’ın, bu olayı ve komployu en ince noktasına dek bildiğine inanıyorum. Peki, nasıl oluyor da anılarında bildiğinin tersini savunur görüntüsü sergiliyor?

        Kutlay’a kıyıp serzenişte bile bulunmak istemiyorum. Dr. Sait’in el yazması 12 Şubat 1960 Cuma üst başlıklı “Bir tanemKardeşim” Başlıklı hayattaki tek kız kardeşine, yazdığı mektubun da  Kutlay’a, dostluğunun  sıcaklığını buram buram yansıtan ilgili paragrafın anısı ile baş başa bırakmakla yetiniyorum:

“…Bu aybaşında İsmet’te Ankara’ya gelecektir. İşini artık terk edecek… Arkadaşım Dr. Naci’nin hanımı Azime Hanımın davetlisi olarak gelecek. Dr. Naci, halen mevkuftur ve en iyi arkadaşımdır. İstanbul’da bulunduğumuz zamanlar eşi Azime Hanım kendisini görmeye geldiğinde on gün kadar İsmetlerde kalmıştı. Bu itibarla birbirilerini gayet iyi tanıyorlar…”
Derin sevgilerimi yollar….hasretle gözlerinizden öperim. Kardeşiniz Sait imza

                                                   ***

           Osman Aydın

 

“…Bende son derece kararlı, ihtiraslı, atak, aceleci bir kişiliğe sahip olduğu izlemini bırakmıştı. Ankara da Gazi mahallesi’nde 14 kişi ile yaptığımız ilk toplantı ile partiyi kurup programını onayladık. Dr. Şıvan, diyebilirim ki şimdiye dek tanıdığım en zeki insandı. Son derece zeki kıvrak bir zekaya ve güçlü bir belleğe sahipti. Azimli ve kararlıydı. Güney Kürdistan’da süren kardeş kavgası ve yönetim sancıları devam ettiği sürece bu konuyu tartışmanın spekülasyonlara yol açacağı düşüncesiyle şimdilik susulması gerektiğini düşünüyorum. Dr. Şıvan’ın arkadaşı olmam, onunla siyasal mücadelede birlikte bulunmam, bazı konularda suskunluğun gerekliliğine inanıyorum. Dr. Şıvan, Kürt siyasal tarihindeki yerini ve önemini hep koruyacak ve hep anılaşacaktır. O Kürtler için hiçbir fedakârlıktan kaçınmadı, yılmadı ama Kürtler ona ne ölçüde sahiplendi sormak gerekir…”  (Dr. Şıvan, Kürt Millet Hareketleri ve Irak’ta Kürdistan İhtilali önsözünden s. 8-9).

          Osman Aydıniçin ilk kitabım   Dersim Civarik İKİ UÇLU YAŞAM da şunları yazmıştık:

Güney Kürdistan’da süren kardeş kavgası ve yönetim sancıları devam ettiği sürece bu konuyu tartışmanın spekülasyonlara yol açacağı düşüncesiyle şimdilik susulması gerektiğini düşünüyorum” belirlemesinde bulunur Bu belirlemenin aydın tavrı ile ne kadar bağdaştığı ya da “Kürt hareketi çıkarına” olduğu tartışmalı ve kuşkuludur. Aydın her koşulda tarihe karşı sorumlu ve aydınlatma diye esaslı bir görevi vardır. Bu sancıların bitmesine çokların ömrü yetmeyeceğine göre; tarihimiz, karanlık olaylar zincir ile devam eder durur. Yaşayacaklarımız ise çirkin tekerrür olur. Kürt Kürdün cesedini, kulağını, kelesini satacak kadar canavarlaşıyor.

          Aradan  yıl geçti, Osman’ da bir ilerleme olmadığı gibi, tersine komplocuları yerenleri “Apocu” veya “PKK”cilikle suçlaması mantığını, anlamak olanaksız. Anlaşılan şu ki, Dr. Şıvan Harekâtına katılanlardan Necmettin Büyükkaya dışında hiçbiri Dr. Şıvan’ın yaratıcılığı, atılganlığı, üretkenliği, dava azim ve kararlılığını algılayamadıkları için onu katillerin eline vermiş ve susmakla ayıplarını kamufle edeceklerini sanıyorlar.

       Düştükleri bu kötü durum karşısında bulunçları bulanık. Osman Aydın: Dr. Sait için: O Kürtler için hiçbir fedakarlıktan kaçınmadı, yılmadı ama Kürtler ona ne ölçüde sahiplendi sormak gerekirdiyor. İyi de bu sözünü ettiğin Kürtlerden” önce, onunla Irak’a giden, sözde dava adamları, peşinde gittikleri liderini ölüme terkedip kaçışan,  yoldaş Kürtler dururken, kime ne soruyorsun Osman, Osmanlar demezler mi?                                                                       

                                                              ***

        Kemal Burkay

 

Dr. Şıvan, sanırım 1969 yılı başlarıydı, eşi İsmet Hanım’la birlikte bölgede bir geziye çıkmıştı ve Tunceli’ye de uğradı, bana ve Gültekin’e konuk oldu. Yine sondaj yapıyordu. Konu açılınca aramızda hararetli bir tartışma oldu ve konuğum olduğu halde, kendimi tutamayıp onu maceracılıkla suçladım. Benden kırgın ayrıldı… Türkiye Kürdistanı’nda, özellikle güneydeki sınır illerinde, o dönem için küçümsenmeyecek bir ilişki ağı kurdu. Bu arada Türkiye KDP’ye üye oldu ve ayrı baş çektiği için, bir süre sonra Türkiye KDP genel sekreteri Sait Elçi ile ters düştü (Kemal Burkay, Anılar Belgeler, cilt 1, s.227).

 Hüseyin Akar’ın Kemal Burkay’ın açıklamalarının değerlendirilmesi:

Kemal Burkay sevdiğim, bazı yönleriyle de saygı duyduğum biri. Tanıdığım kadarıyla dürüst, namuslu yönleri yanında kindar ve kendinden başka beğenisi olmayan, bu nedenle yalnızlık çeken, katı bir kişilik. Frankfurt’ta gitmişken Özgür Politika bürosuna uğradım, Gazete ilgililerin birkaçı ile tanıştım, sohbet ediyoruz. İçlerinden biri “ Benim Dersim’den Portreler kitabında, Kemal Burkay’ı çok övdüğümü, göklere çıkardığım şeklinde bir tip eleştiride bulununca, son bir yazıma niçin yer verilmediğini anlamış ve şöyle demiştim: “Kemal Burkay, edebiyat dünyamızın iyi kalemlerinden ve Kürt olarak döneminin en güçlü Kürt şairidir. Dersim’in yüz aklarından biri, kimse bunu yadsınamaz. Ben Dersimden Portreler kitabımda “ Portresini” çizerken en çok edebiyat yönünü ile ele aldım, politik yönüne pek dokunmadım. Çünkü Kemelin politik yönü belirsizliğini koruyordu. Bülent Ecevit’te iyi bir yazar, şair, ancak politikası ile Türkiye’yi tarihinde görülmemiş bir çıkmaza sürükledi. Şair olarak kalsaydı daha iyi olurdu. Burkay’ın politikada ki gidişatı, umarım Ecevit gibi bir çıkmaza, Kürtler için bir felakete neden olmaz” sözümü sürdürmüştümBurkay, sözünü ettiği tartışmayı nedense gizliyor

Sanırım Haziran 1969’da, eşimle Isparta üzeri, Antalya’ya giderken, Isparta’da Dr. Sait’e uğradık. Dr. Sait, bana bir miktar para ve ilaç verdi. Sait Elçi’nin Antalya’da tutuklu ve hasta olduğunu ona vermemi rica etmişti, hatta tutukevi müdürüne de ayrı bir paket dolusu ilaç götürdük…

Sait Elçiyi 49’lar olayından bu yana tanıyordum. Bingöl de ilkokulu bitirmem kimi akrabalarını tanımam arkadaşlığımızın çimentosu oldu. Diyarbakır’da kaldığım süreçte, Sait Elçi ile sıkça görüşüyorduk. Bir dost sohbetinde Elçi de Kemal Burkay biçiminde Dr. Sait’i,maceracı, bencil, tavizci” şeklinde suçladığına tanık olmuştum.

 Ziyaretine gittiğim Antalya tutukevinde aniden beni görünce sevinçle sarıldı, kucakladı, öpüştükten sonra ilk sözü: Hüseyin beni yanlış anlama iyi ki seni gördüm… şerefim dahil tüm inancımla seni temin ederim… bu memlekette eşek sürüsü kadar Kürt var… bir de bunları savunanlar var… Bu savunanlar içinde ilk kendime inanıyorum ikincisi Dr. Sait’tir… Yetişmiş, yetenekli, kişilikli, inançlı dava adamı… iki gözümün nuru doktor… Birkaç yıl önceki konuşmamdan dolayı şimdi utanıyorum… oh rahatladım ( İki uçlu Yaşam, Peri Yayınları, 1998, s. 150).


Tatil dönüşü akrabam yargıçla Y.K.’yla birlikte Dr. Sait’e, uğradık. Ben Tunceli’ye gideceğimi söyleyince, Dr. beni bir köşeye çekti: Senden bir ricam var. Kimse duyurmayacağına inanıyorum. Geçenlerde Tunceli’ye gidişimde, Kemal, bana gereksiz yere: “Yusuf Azizoğlu ağa, sen bu zadegânlarla niye ilişki içindesin? Kürt halkını bunlar kurtarsaydı bu gün Kürt Sorunu diye bir sorun kalmazdışeklinde bir tarizde bulundu. Sanırım seçim çalışmaları sinirlerini iyice germiş ki çok olumsuz davrandı. Bu arada bunu, politika malzemesi yaptığını, aleyhimde ileri geri konuştuğunu duyumsadım. Belki benim seçime gireceğimi düşünüyor. Benim, ne böyle bir çabam nede niyetim var. Namus sözü veriyorum seçime girmem, biz dostuz ve dost kalacağız. Lütfen bunları uygun bir dille kendisine ilet.

Ben Tunceli’ye gittiğimde Kemal’i gördüm ve Dr. Sait’in söylemlerini “bir elçi sıfatıyla” ilettim. Kemal bana: “Bana kimse maval okumasın,siz gidin kazancınıza bakın, Civarik’te Yusuf Kaçar’dan başka kimseye güvenim yok şeklinde uyumsuz davrandı. Seçim boyunca kendisine maddi ve manavı yardımda bulunan O Yusuf Kaçar ki sonra kanser oldu ve ölüm döşeğinde Kemal’i görmek istiyorum arzusu dostlarınca kendisine iletilmesine karşın, Kemal bir kez olsun, ziyaret etmemiş, telefonla bile aramamıştı.

Dr. Sait’te, köyümüzün büyüğü, saygı değer kişisi olan babalığı, Bertal Efendi’ye karşı çıkmış ve akrabalarına kendini seven sayanlara: “Beni sayıyor, seviyorsanız köyde, Kemal Burkay dışında kimseye bir oy kullanmayın, tek oyun başkasına kaymasını istemem” tavrını sergilemişti. Kemal, bu nedenle köylülerin birbirine girdiğini biliyor. Gelin şu işe bakın ki, dün sırf “ağa, bey zadegân ilişkisi için, bir dost-dava arkadaşını evinden kovan ve konuğum olduğu halde, kendimi tutamayıp onu maceracılıkla suçladım. Benden kırgın ayrıldı…” dediği bir kişi için bu gün bu Ağa-Bey” zadegânların “komplo” ve düzmecelerini bildiği halde, bu Burkay’ı, O “Ağa-Bey” zadegânların alası ile birlikte görmek, komplo uyumlu sözler etmesini anlamakta zorlanıyorum.

 K. Burkay gibi, gölge adamı olmayı sevmeyen, direngen, dürüst birinin, Dr. Sait için;  “…bu arada Türkiye KDP ye üye oldu ve ayrı baş çektiği için Sait Elçi ile ters düştü demesi şaşırtıcı. Tümü ile saptırma. Bizim Dersim’in Kemal Burkay’ına ne oldu böyle! Kendi izinde yürüyecek adam bulamayınca kendisinin, önce karşı olduğu “ağa-bey” zadegân peşine takılması anlaşılır değil! Bunun, son yıllarda ki feodal “ağa-bey” zadegân tutkunluğuna, “Komplo” senaryosunu olumlama görüntü yaratmasının başka bir izahı olamaz. Kamal, bütün ısrarlara karşın, Dr Sait’in Türkiye KDP Başkan olmak istemeğini, ayrıca 1969 yılında Antalya’da Tutuklu bulunan Sait Elçi’ye, en çok maddi ve manevi yardımda bulunanın da, Dr. Sait olduğunu bilenlerden. Nitekim Komplo düzmecelerini yüklenen Şakir Epözdemir, Sait Elçi ile birlikte tutuklu bulunduğu Antalya’daki anılarından söz ederken, daha önceki söylemlerini unutarak, yani iki Sait’in bir birine “ters” değil, birlikte olduğunu şu sözlerle açıklıyor;

 “Sait Elçi, Dr. Şıvan’la anlaştıktan sonra bizi programdan çıkardı ve deyim yerinde ise Dr. Şıvan’ın resmen tuzağına düştü diyor…  (7/4/ 2006 Cemal Yılmazla söyleşi).

Kemal Burkay gibi, inatçı dürüst birinin bildiği doğruları yanlış konuşlandırılması ve hatadan yanlıştan yana ağırlığını belirlemesi, 2o milyon Kürdü Başka ülkenin bir küçük molla ağsı peşine takmaya çalışanlara desteğini anlamakta zorlanıyorum. Kirletilmişlikten, çürümüşlük yanına yaklaşılmayan, pis kokan Orta doğu Kürt gölü suyunda zorunlu sarıldığı yılan, ne O’na nede Kürdü nede kendisini yar olur. Kemal’in bu yalnızlık çaresizlik durumunu seziyor ve bunun geçici olduğuna inanıyorum. Bu nedenle Kemal’e yanıtı, WAR dergisinde yayınlanan “Komplo” irdelemeleri ile Sait Aydoğmuş’a bırakalım:

   Sait Aydoğmuş
“…Mella Mustafa Barzani kararını vermişti. İstim arkadan gelecek. Derviş ve Şerafettin Elçi’nin “mahkeme”si topladıkları imzalar “göz önünde bulundurarak” ölüm kararı verecek”  ve “yukarıda adları belirtilen düzmece mahkeme üyelerini” diye de bu “çetenin” önemli üç adamının; Mella M. Barzani; Derweş ve Şerafettin Elçi olduğunun altını çiziyor. Suçu üreten, yükleyen, karar veren ve infazı gerçekleştirenler bunlardır diyor.