CA10CF22-8F3D-449D-85FE-F1DE20F404E1

Teslim Töre

Erdoğan diktatörlüğü : Ekonomi-politiği, yapısal özelliği, “Türk tipi başkanlık” iç politikası, dış politikası gibi bütün öğeleriyle birlikte topyekün bir çöküş yaşıyor. Ama Erdoğan diktatörlüğünün çöküşüne öncülük eden ana öğe Suriye politikası olmuştur. Topyekün çöküşle ilgili konuları birer birer ele alıp, sonuçları üzerinde durmadan önce Erdoğan diktatörlüğünün çöküşünde önemli bir rol oynadığına inandığım Erdoğan’ın Suriye politikası üzerinde durmaya çalışacağım. Çalışacağım çünkü doğruların inşasında nasıl ki sağlam ve kalıcı bir temele gereksinim duyulur ve ancak bina bu temel üzerinde sağlıklı bir şekilde inşa edilir, ancak o zaman sağlıklı bir yapı olabilirse bu doğal gerçeklik yanlışların bir yanlış temel üzerine inşa edildiği durum için de geçerlidir. Esasında doğruların doğru, yanlışların yanlış temel üzerine inşa edilmesi de bir doğa yasası gereğidir. Gereğidir çünkü eşyanın doğası gereği doğru bir temel üzerine yanlış bir bina inşa edilemez, aynı şekilde yanlış bir temel üzerine de doğru bir inşa kurulamaz. Erdoğan’ın Suriye politikasına diyalektiğin bu yasası ve tarihsel materyalizmin perspektifi ile yaklaşarak bakmaya çalışacağım.

Erdoğan kendi kavlince: Suriye politikasında çok büyük oynadı, fakat çok büyük oynadığı kadar çok büyük de kaybetti. Erdoğan Suriye politikasında Maviye’nin Şam Valisi olduktan sonra uygulamış olduğu taktiğin aynısını uyguladı. Muaviye Şam Valisi olduktan sonra, önce Şam’ın ekabirleri ile olumlu ilişkiler geliştirmeyi planladı ve öyle yaptı. Hatta onlarla ortak yönetim mekanizmaları bile geliştirdi. Bu yöntemle Ehlibeyt’ten yana olan “Nusayrileri” etkisiz hale getirerek Erdoğan’ın “teklik” egemenliğini kurmayı planlıyordu. Muaviye’nin bu politikasında başarılı olduğunu belirtmek gerekir. Muaviye yanına toplamış olduğu Şam’ın ekabirleri ile kurmuş olduğu yönetimle egemenliğini pekiştirdikten, Kuran dahil İslam’da yapmasını istediği değişiklikleri yaptıktan, Muaviye’yİ “tek“ otorite haline getirdikten sonra kendi egemenliğini ilan etti. Erdoğan da Muaviye’nin Şam’a uyguladığı taktiğin aynısını Beşar Esat’ın Şam yönetimine karşı uyguladı, fakat Muaviye kadar başarılı olmadı. Muaviye kadar büyük oynadı fakat Muaviye kadar kazançlı çıkamadı. Kazanmanın tersine büyük oynadı ama çok da büyük kaybetti.

Erdoğan işin başından beri söz konusu dönemde de bazı yazarların belirtmiş olduğu gibi “Neo Osmanlı” sevdası ile yanıp tutuşuyordu. Yeni Osmanlı sevdası ile önce “ecdadı” Osmanlı’nın imparatorlaşmasında ilk göz ağrısı olan Arabistan’dan özellikle de Arabistan’ın Suriye ülkesinden başlaması gerekiyordu. O dönemde belirlemiş oldukları dış politikada “derinlikli strateji” gereği de ilk adımın Arabistan’a, Arabistan’ın da Suriye bölümüne atılması gerekiyordu. Bu amaçla Erdoğan tıpkı Muaviye gibi önceleri Suriye yönetimini ortak bir yönetim haline getirmek için “sıfır sorun” politikası etrafında Suriye yönetimi ile ortak bir hükümet kurmayı planladı ve kurdu. Sayısını şimdi hatırlayamadığım ölçüde toplantılar da yaptılar. Erdoğan ve Esat ailesi ile birlikte tatil yapma, piknik yapma gibi birliktelikler de yarattılar. Bu ilişki “Arap baharı” denen global sermayenin yaratmış olduğu isyanlar sürecine kadar devam etti.

Global sermaye tarafından yaratılmış olan “Arap baharı” Suriye‘ye de sirayet edene, Esad yönetimini de sarsmaya başlayıncaya kadar devem etti. “Arap baharı” isyanları Beşar Esad yönetimini de sallamaya başlayınca Erdoğan görüş ve görüşleri ile birlikte taktik de değiştirmeye başladı. O güne kadar “can ciğer kuzu sarması” olduğu Beşar Esad’ın ismini de “Esed” olarak değiştirerek babasının oğluna emir verircesine “Esed git” demeye başladı. Artık Beşar Esad’ın yerine, Beşar Esad’ı devirmek isteyen cihatçı, şeriatçı örgütlerle ilişki kurmuş, onlarla dost olmuş, onlara Esad yönetimini yıkmaları için silah, para, barınma vb. gibi olanaklar sağlayarak bütün gücü ile onları desteklemeye başlamıştı. Esad’la dostluğun yerini korkunç ve acımasız bir düşmanlık almıştı. Davutoğlu’nun belirlemiş olduğu söz konusu “derinlikli” kuramı pratik olarak uyarladıktan sonra Davutoğlu’nu bir günde yerinden ederek, oyunun dışına itti ve kuramın tek uygulayıcısı olarak Erdoğan kaldı.

Erdoğan Suriye yönetimini “Emevi Camisi’nde namaz kılacak” kadar ele geçirebilmiş olsaydı “ecdadının” Suriye’de kurmuş olduğu egemenliğinin aynısını desteklemiş olduğu şeriatçılar eliyle kuracak ve bir daha iktidarı bırakmayarak, diktatörlüğünü devem ettirecekti. Ama olmadı, Beşar Esat Erdoğan’ın niyetinin ne olduğunu son derece doğru bir şekilde görmüş ve ona denk bir politika izlemişti. Beşar Esad da Erdoğan’ın oynadığı oyun karşısında Moskova’ya gidip, “Erdoğan yiyeceğine siz yiyin” dercesine bir ilişki geliştirdi. Olup bitenlerden anlaşıldığı kadarı ile Beşar Esad Putin ne istemişse hepsine “evet” demiş ve Rusya’nın bütün gücü ile Suriye topraklarına girmesine her türden yetkiyi vermişti. Putin Rusya’sı Suriye’ye görülmemiş bir hışımla girince Erdoğan önceleri Suriye’ye öylesine sahiplenmiş ki; “Rusya’nın Suriye’de ne işi var” diyerek malı elinden alınmış bir kişinin verebileceği bir tepki gösterdi.

Kısa sürede Rusya Suriye’ye yerleşti, büyük bir şiddetle şeriatçıların üstüne gitti ve kısa bir süre içerisinde de net sonuçlar alabildi. Rusya’nın bu hamlesinden sonra leş kargaları gibi Suriye’nin üzerine çullanmış olan ABD ve koalisyon ortakları geri çekilmek zorunda kaldılar. Sadece IŞİD’i gerekçe göstererek Suriye’de belli alanlara konuşlanabildiler. Erdoğan da kala kala şeriatçılar ve IŞİD’in eline kaldı. Süreç içerisinde Kuzey Suriye yapılanması oluştu ve esasında IŞİD’in köküne kibrit suyunu Kürtlerin öncülüğünde onlar döktüler. Hasılı kelam Erdoğan’ın Suriye üzerinde yapmış olduğu “ecdat” kurgusu tümüyle suya düştü. Dolayısı ile Erdoğan diktatörlüğü uzun erimli Arap soslu bir diktatörlüğe kavuşamadan yolda kalmış oldu. Erdoğan diktatörlüğünü Türkiye halkları üzerine çok rahat kuramayacağını iyi bildiği için diktatörlüğünün üzerine biraz Arap sosu dökmeyi planlıyordu, o da olmayınca yolun yarısında kalıverdi. Suriyeli Arapları Türkiye’ye taşımayı denemiş olsa da fazla işe yaramadı. Tersine şimdi daha rahat görüldüğü gibi kendi başına bela oldular. “Arap”, dolayısı ile “Suriye baharı” Erdoğan’ın diktatörlüğüne destek olamadığı gibi süreç içerisinde köstek olmaya başladı.

Bilvesile Erdoğan’ın diktatörlük gemisi ilk olarak Suriye projesinin çökmesi ile su almaya başladı. Ve hala su almaya devam ediyor. Su alan her gemide olduğu gibi Erdoğan’ın diktatörlük gemisi de su almaya başlayıp, devam ettikçe önce fareler gemiyi terk etmeye başladılar. Görüldüğü kadarı ile fareler gemiyi terk etmeye başlamakla yetinmiyorlar, gemide yeni delikler açmaya da çalışıyorlar. Dolayısı ile Erdoğan’ın diktatörlük “amiral” gemisi topyekün bir batış süreci yaşıyor. Tabi ki; Erdoğan sadece bir bütün olarak Suriye’yi kaybetmekle kalmadı “cepler” şeklinde Suriye’de işgal etmiş olduğu alanlardan da olma süreci yaşıyor. İdlip’i kaybetti, yakın gelecekte Afrin, Cerablus, El Bab gibi işgal etmiş olduğu alanlardan da kovulacaktır. Geriye kala kala Erdoğan tarafından aptal avutan konumuna getirilmiş olan Kuzey Suriye kaldı. Bir gün kalkıp ”bir gece ansızın gelebilirim” diyor, bir gün kalkıp, “kökünü kazıyacağım” diyor, başka bir gün kalkıp, işgal edip, “150 metrekare bahçesi olan binalar inşa ederek Suriye’li göçmenleri yerleştireceğim” diyerek Kuzey Suriye’yi tam bir aptal avutan yer haline getirerek kendini avutmaya devam ediyor. Bu güne kadar ne bir gece ansızın gelebildi, ne “dağıtabildi“, ne “kökünü kazıyabildi” ne de dilediği gibi binalar yapıp Suriyeli göçmenleri yerleştirme işine girişebildi. Ama kendi kendini ve yandaşı şimdiye kadar avutmayı başardı, ama bu yolun da artık sonuna gelmiş bulunuyor.

Bütün bu tükenişler sadece Suriye politikasının çökmesine değil bir bütün olarak dış politikanın çökmesine de neden oldu. Akdeniz’de tümü ile uzaklaştırıldı, Rusya ve ABD gibi iki süper güç arasında “şamar oğlanına” döndü, AB’den de uzaklaştı. Bu dış politika yıkımını ekonomik çöküş izledi. Türkiye ekonomisi tarihinde hiç görülmemiş olan bir yıkımı yaşıyor. Ülkenin neyi var neyi yok her şeyini sattılar, bir tarım ülkesi olan Türkiye tarımını yok ettiler. Türkiye’yi samana bile muhtaç hale getirdiler. Bir tarım ülkesi olan Türkiye’nin tarımının çökmesi korkunç bir yoksulluk ve kıtlığa neden olacaktır. Türkiye daha yeni yeni plansız ve programsız bir şekilde tarımdan kopartılıp, sanayiye yöneltilmişken Erdoğan diktatörlüğü son derece acemi yöntemlerle iyi kötü sanayileşmiş alanları “özelleştirme” adına hepsini sattılar. Buna “tank palet” fabrikası gibi askeri sanayii de eklediler. Tarımını çökertmiş oldukları Türkiye’nin bir de var olan sanayini de çökertince Erdoğan diktatörlüğü ile birlikte Türkiye’nin ekonomisini de çökerterek tarihin çöplüğüne doğru hızla ilerliyor. Dolayısı ile Erdoğan diktatörlüğü çökerken beraberinde Türkiye’nin dış politikasını, iç politikanın doku ve dengelerini, ekonomisini de çökerterek yol almaya devam ediyor. Umarım Türkiye toplumu elini çabuk tutar da daha fazla yıkım yaşamadan Erdoğan diktatöründen kurtulur. Değilse kendisi ile birlikte ülkeyi de yıkıma götürmeye devam edecek gibi görünüyor.

Teslim TÖRE
13 Eylül 2019