D41B33F3-99DA-4185-B420-AFB9F3F42261

Yakup Aslan

Tarihsel eleştiri konulardan biri, hiç kuşkusuz her dönemde farklı anlamlar yüklenen kölelik sistemi içerisindeki cariye meselesidir. Tarih, kültür, toplum, siyaset, sınıf ve cinsiyet koşulları gibi sosyal bağlamdaki konular perspektifinde cariye konusu tarihsel bir anlam içeriyor. Postmodern düşüncede sıkça sorgulanan konulardan biri de cariyedir ve bunun açıklaması Kuran ışığında tarihsel süreciyle açıklanabilir. Kuran, aşağıdaki ayette konuyla ilgili hukuku bütün açıklığıyla ortaya koymuştur aslında.

 
“Ölümüne girdiği zorlu bir meydan savaşı sonucu değilse esir almak bir peygambere yakışmaz. Siz geçici dünya malını istiyorsunuz, halbuki Allah sizin için ahireti istiyor. Allah çok güçlüdür, çok bilgedir.” (Enfal; 8/67) İslam esire ve dolayısıyla cariyeye dair açıklamayı kuşkuya meydan vermeyecek şekilde açıklıyor. Bu ayet Bedir savaşında ele geçirilen esirlere ne yapılması gerektiği tartışması çıkınca nazil oldu. Peygamber’in (s) yanına içlerinde kendi amcası Abbas ve amca çocuğu Akil b. Ebi Talip’in de bulunduğu yetmiş esir getirildi. Ebubekir bunların fidye alınıp serbest bırakılmasını teklif ederken, Ömer öldürülmelerini, Abdullah ibn Revaha da odunu bol bir ateşte yakılmalarını teklif etti. Peygamber bu teklifler üzerine duygulanarak Ebubekir’i İbrahim ve İsa’ya, Ömer’i Nuh ve Musa’ya benzeten bir konuşma yaptı ve fidye alınarak serbest bırakılmaları yönünde eğilim gösterdi.

 
Dikkat edilirse ayette fidye almanın kınanıp, Ömer’in görüşü doğrultusunda öldürülmeleri gerektiği yolunda bir görüş belirtilmiyor. Sonuçta esirlerin öldürülmemiş olması, Allah tarafından da Ömer’in teklifi doğrultusunda öldürülmesinin istendiği yorumunu geçersiz kılmaktadır. Kuran’ın burada odaklandığı şeyin, kendilerinden çok şey beklediği Bedir’e çıkan bu bir avuç insanın “saf bir yürek temizliği içinde” olup olmadıkları olduğunu anlıyoruz. Yani asıl ganimet, ele geçirme, fidye, boyunlarını vurma, ateşte yakma vs. bunlar için tartışıp durmalarına içerliyor. Adeta “Siz bunlar için savaşmadınız, sizin davanız esir, köle, fidye, ganimet, öldürme, yok etme vs. değil” demeye getiriyor ve demek istiyor ki: ‘Ölümü göze alarak, yiğitçe ve mertçe giriştiği bir meydan savaşı sonucu olmadıkça bir peygambere esir almak yakışmaz.’ Savaşta yenilen taraf esir düşer; bu savaşın evrensel bir kuralıdır. Fakat bundan kişisel menfaat temin etmeye kalkmak, insanları köleleştirme amacı için kullanmak doğru değildir.

 
Kadın köle anlamında kullanılan cariye ve cariyelik meselesi çok eski dönemlerden beri var olan bir problemdi. Kuran inmeye başladığı dönemde de son derece yaygın bir şekilde uygulanıyordu. Kuran, cariyelik meselesini onaylamamış ama dünya çapında yaygın bir sosyal problem olduğu içinde bir anda kaldırmamıştır. Bir taraftan hür insanların köleleştirilmelerini yasaklarken diğer taraftan da ortaya koymuş olduğu uygulamalarla kölelik ve cariyeliği ortadan kaldırmayı amaçlamıştı. Sonuçta, önceden fidye karşılığı bırakılanların ardından esirlerin her on kişiye okuma yazma öğretme karşılığı serbest bırakıldığını da görüyoruz. Ömer, sonraki savaşlarda esir alınıp köle pazarlarında satılmak istenen insanları serbest bırakıp memleketlerine geri göndertmiştir. Bedir’de ortaya çıkan “Kuran’ın ruhu”nun, Ömer’den sonra Ali’de billurlaşan ifadesini şu olayda daha da net görüyoruz;
Ömer’in hilafeti sırasında Suriye’nin fethi sebebiyle sayıları yüz bini bulan erkekli kadınlı esirler ele geçmişti. Bu kadar insana ne yapılacağı sorun olunca Ömer sahabeleri topladı ve onlara görüşlerini sordu. Yapılan tartışmalar sonucunda hepsi için “idam” kararı çıktı. Fakat bu Ömer’in içine sinmedi ve kararı kabul etmeyerek, o anda hasta olduğu için toplantıya gelemeyen Ali’ye haber gönderdi ve görüşünü sordu. Ali’nin verdiği cevap bu konuyu mükemmel anlatıyor.

 
“Ey Ömer! Bunların hepsi Bizans’ın zulmü altında inleyen sefil ve biçare insanlardır. Artık bunlar bizim halkımızdır. Bunların kolları ve cesetleri kazanıldı, şimdi de yüreklerinin kazanılmasına sıra geldi. Görüşüm şudur: Hepsini kayıtsız şartsız serbest bırak! İslam’ın sevgi, merhamet ve adaleti altında saadetle yaşasınlar. Varsınlar çoluk çocuklarına kavuşsunlar.” Ömer bu görüşü büyük bir sevinçle kabul etti. Yüz bin esirin serbest bırakılması için derhal bölge komutanı Ebu Ebeyde b. Cerrah’a emir gönderdi.

 
Kuran, insan yerine konulmadığı için evlenmeye dahi layık görülmeyen cariyelere birçok haklar tanımıştır. Onlara güçlerinin üzerinde görev verilmemesi ve dövülmemesi emretmiştir. Ayrıca efendilerinin onları dışlamak yerine aileden birileri olarak görerek yediklerinden yedirmelerini ve giydiklerinden giydirmelerini istemiştir. Nikah olmadan onlarla beraber olmayı yasaklamış, onlarla beraber olmak isteyenlere de nikah yaparak beraber olmalarını emretmiştir. Hür kadınlarda sınırsız sayıda kadınla evlenmek olmadığı gibi cariyeler için de aynı kuralı koymuştur. Önceki toplumların savaş anlayışının bir ürünü olarak ortaya çıkan cariyelik, Kuran’ın ortaya koyduğu bir mesele olmamasına rağmen çözüme kavuşturmayı amaçladığı bir meseledir. Kuran’ın cariyeler hakkındaki getirmiş olduğu düzenlemelerin gerektiği şekilde anlaşılamaması beraberinde birçok yanlış anlayışların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu mesele, bulunduğu noktanın çok uzaklarına çekilerek tamamen yanlış algılanır olmuş ve daha kötüsü Kuran’ın ve İslam’ın mantığına ters zulüm ve ahlaksızlığın aracı haline getirilmiştir.

 
Eski Mısır toplumunda köleler nüfusun çok büyük bir yekununu teşkil etmekteydiler. İslam’ın ilk olarak ortaya çıktığı Arap toplumunda da var olan bu uygulamayı Kuran, tek taraflı ve kesin bir kararla kaldırma yerine, zaman içinde ortadan kalkmasına imkan sağlayacak bir zemin oluşturma yoluna gitmiştir. Bunun yanında İslam, diğer sistemlerin aksine köleliği yalnızca savaş esirlerine münhasır kılmış ve böylece diğer fırsatlara izin vermemiştir. Kuran’ın, cariyelerle ilgili getirmiş olduğu düzenleme ve uygulamaları şu şekilde sıralayabiliriz:
1-Kuran, her türlü haklarından mahrum edilerek insan yerine konulmayan ve sadece insanların cinsel duygularına hitap eden varlıklar olarak görülen cariyeleri düşmüş oldukları bu zelil edici durumdan kurtarmak için onlara karşı güzel muamele edilip, iyi davranılmasını emretmiştir. Konu ile ilgili olarak şu ayetleri zikredebiliriz: “…Sonra ana-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolda kalmışa ve ellerinizin altında bulunanlara iyilik edin…” (Nisa, 4/36)

 

“Allah rızık bakımından kiminizi kiminize üstün kıldı. Bol rızık verilenler ellerinin altında bulunanlara kendi rızıklarını vermezler…” (Nahl, 16/71)
Bu ayetlerdeki, “elleriniz altında bulunanlalar”dan maksat köle ve cariyeler olduğunu savunanlar olmuştur. Onlara güçlerinin üzerinde yük yüklenmemesi, nafaka ve giyimlerinin en iyi şekilde temin edilmesi, sözle dahi olsa hakaret edilmeyerek onlarla iyi geçinilmesi ve zulmedilmemesi istenmiştir. Yine onların efendilerine, onlara yediklerinden yedirmeleri, giydiklerinden giydirmeleri ve sevdiği şeylerden onlar için tasarrufta bulunmaları önerilmiştir. Konuyla ilgili olarak ta Peygamber (s)’den şu rivayetler gelmektedir: “Hizmetçine yedirdiğin şeyler senin için sadakadır.”
“Köleleriniz, Allah’ın sizlerin elleri altına verdiği kardeşlerinizdir. Kimin eli altında böyle kimseler var ise, onlara yediğinden yedirsin, giydiğinden giydirsin ve güçlerinin yetmeyeceği bir işle onları sorumlu kılmasın.”

Kuran’ın nazil olduğu toplumda cariyeler, sahiplerinin cinsel duygularına hitap eden varlıklar olarak görüldüğü gibi, bazı kimseler de onları para karşılığında başkaları ile birlikte olmaya zorlayarak bundan maddi bir gelir elde etmeye çalışıyordu. Kuran bu yapılan çirkin işe şiddetle karşı çıkmış ve konuyla ilgili olarak şöyle buyrulmuştur: “Evlenmeye imkanı olmayanlar ise, Allah kendilerini lütfu ile zenginleştirene kadar iffetli davransınlar. Kölelerinizden, hür olmak için bedel vermek isteyenlerin, onlarda bir iyilik görürseniz, bedel vermelerini kabul ediniz. Onlara, Allah’ın size verdiği maldan veriniz. Dünya hayatının geçici menfaatini elde etmek için, özellikle iffetli olmak isteyen genç kızlarınızı fuhşa zorlamayınız. Kim onları buna zorlarsa, Allah, hiç şüphesiz zorlayanı değil, zorlanan kadınları bağışlar; merhamet eder.” (Nur, 24/33)

 
Ayet, Abdullah bin Ubey bin Selul’ün cariyesini ücret karşılığında birilerine zina etmesi için göndermek istemesi ve cariyenin de: “Allah’a yemin olsun ki gitmeyeceğim” demesi üzerine nazil olmuştur. Dünyalık bir menfaat, ihtiyaç duyulan bir mal veya menfaat için onları zinaya zorlamayın. Ayet, bir taraftan cariyeleri zinaya zorlayarak onlardan bir takım maddi gelirler elde eden kimselerin bu işten vazgeçmelerini emrederken diğer taraftan da o işe zorlanan kadınlara sahip çıkarak sosyal bir problemi çözüme kavuşturmayı amaçlamaktadır.

 
Kuran, bir taraftan cariyeler hakkında öteden beri devam ede gelen yanlış uygulamaların kaldırılmasını isterken diğer taraftan da onlara bazı statüler vererek onura edilmelerini istemiştir. Kadınlara başörtüsü emredilmekle birlikte, birinci derecede yakını olan kocaları, oğulları, babaları, üvey oğulları ve kardeşleri karşısında başörtülerini takmayabilecekleri bildirilmiş ve cariyeler de bu akrabalar arasında zikredilmiştir. Konuyla ilgili olarak şöyle buyrulmaktadır: “Başörtülerini, yakalarının üstüne kadar boyunlarını örtecek şekilde koysunlar. Ziynetlerini kendi kocalarından veya babalarından veya kocalarının babalarından veya kendi oğullarından veya kocalarının oğullarından veya kardeşlerinden veya kardeşlerinin oğullarından veya kız kardeşlerinin oğullarından veya kendi mü’min kadınlarından veya ellerinin altındaki sahip olduklarından başkasına açıp göstermesinler.” (Nur, 24/31)

 
“Elleriniz altında olanlar”dan kastın küçük yaşta olan köleler, kafir olsun mümin olsun erkek köleler, köle ve cariyeler veya sadece cariyeler olduğu söylense de kastın cariyeler olduğunu savunan müfessirler de olmuştur. Bu manada İbni Abbas da kölenin, efendisi olan kadının yanına girmesinin, onun saçlarını ve benzeri durumlarını görmesinin helal olmadığını söylemiştir.

 
“Ey iman edenler! Köle ve hizmetçi olarak ellerinizin sahip olduğu kimseler ve sizden olup da henüz buluğa ermemiş küçükler, şu üç vakitte odanıza girmek isterlerse sizden izin istesinler.” (Nur, 24/58)

 
Buradaki “ellerinizin sahip olduklarından” kastın; küçük köleler, erkek köleler, köle ve cariyeler olduğu ve efendilerinin odalarına girmek istedikleri zamanlarda izin almalarının gerektiği belirtilmiştir. Her iki ayette de cariyeler, adeta ailenin bir ferdi gibi kabul edilmiş ve aile fertleri için geçerli olan hüküm ve uygulamalar onlar için de uygulanmıştır. Kuran’da cariyelerle ilgili ele alınan konular içerisinde en geniş yer tutanı, onlarla evlilik meselesidir. Kuran’ın inmiş olduğu zamanda insanların cariyelere sadece cinsellik penceresinden bakmış olmaları da bunun altında yatan sebeplerden olabilir. Kuran cariye olarak alınıp satılan bu kadınları bir ticari meta olmaktan çıkararak, normal insani haklarına ve statülerine kavuşturmuştur. Bu konuda getirilen düzenlemeleri şu başlıklar altında sıralayabiliriz:

 

1. Cariyelerle evliliğin hür eşlerle evlilikle birlikte zikredilmesi Kuran, insanın fıtrat olarak evliliğe meyyal yaratıldığını ve kişilerin sükun bulmaları için eşlerinin yaratıldığını ifade ettikten sonra, evlilik dışı ilişkileri de yasaklamıştır. Konu ile ilgili olarak şu ayetleri zikredebiliriz: “Onlar, edep yerlerini/iffetlerini korurlar. Sadece eşleri veya ellerinin sahip oldukları kendi cariyeleri ile münasebet kurarlar. Çünkü onlar bundan dolayı kınanmazlar. Kim bu helal olandan ötesini isterse, işte onlar haddi aşanlardır” (Mü’minun 23/5-7)

 
“Onlar edep yerlerini, eşleri ve ellerinin altında malik oldukları dışında herkesten koruyanlardır. Şüphesiz ki onlar bundan dolayı kınanmazlar.” (Mearic 70/29-30)

 
Bu ayetlerden yola çıkarak, erkeklere hür kadınlarla ve sınırsız şekilde de cariyeler ile evlenebileceklerine ruhsat verdiğini savunanlar olmuştur. Yine onlarla evliliğin kişinin namusunu koruduğu, bunların dışındaki diğer kadınlarla meşru olmayan yollarla beraber olmanın ise haddini aşmak olduğu ifade edilmiştir. Fakat burada asıl dikkat çeken husus, evlilik noktasında hür kadınlar ve cariyelerin birlikte zikredilmiş olmasıdır.

 
2. Kuran’ın cariyeler hakkında getirmiş olduğu en önemli uygulamalardan biri de onların evlendirilmelerinin emredilmesidir. Bu şekilde hem onları içerisinde bulunmuş oldukları aşağılayıcı konumlarından kurtarmış hem de onlara insan olarak en yüce değeri kazandırmıştır. Konu ile ilgili olarak şöyle buyrulmaktadır:
“İçinizden bekarları/dulları, bir de erkek hizmetçilerinizden ve halayıklarınızdan durumu uygun olanları evlendirin. Eğer yoksul iseler, Allah onları lütfundan zenginleştirir…” ( Nur Suresi 24/32)

 
Ayetin muhatabının; veliler, babalar ve tüm müminler olduğu zikredilmiştir. Kocası olmayan kadın için kullanıldığı gibi hanımı olmayan erkekler içinde kullanılır ve çoğulu şeklinde gelir. Ayetten kasıt ise; eşi olmayanlar demektir. Hiç evlenmemiş, evlenmiş boşanmış, kocası veya karısı ölmüş olan, yani bekar ve dul herkesi kapsar. Ayet, bekar hür kadın ve erkekler ile köle ve cariyelerden salih olanların evlendirilmesini emretmektedir. “Fakir iseler Allah onları lütfuyla zenginleştirir” buyrulmakla; evlilikteki asıl amacın insan namusunun korunup, insan neslinin devam etmesi olduğundan dolayı evliliğin kolaylaştırılması ve eş tercihinde zenginliğin ön plana çıkartılmamasını istemiştir.

 
3. Kuran, öncelikli olarak mümin erkeklere hür mümin kadınlarla evlenmelerini istemiş, ama bunlarla evlenebilecek kadar maddi imkanlara sahip olmayan kimselere de mümin cariyeler ile evlenmelerini tavsiye etmiştir. Bu konu ile ilgili olarak şu ayetleri zikredebiliriz: “Ey mü’minler! Müşrik ve kafir kadınlarla gerçek bir inanışla inanıncaya kadar evlenmeyin. İmanlı bir cariye bile, hoşunuza giden müşrik ve kafir bir kadından, elbet daha hayırlıdır. İman edinceye kadar müşrik ve kafir erkeklere de mü’min kadınları nikahlamayın.” (Bakara, 2/221)

 
“…Eğer yine o kadınlar arasında da mühim olan huzur ve adaleti gözetemeyeceğinizden korkarsanız, o zaman bir tane ile veya varsa sahip olduğunuz cariye ile nikahlanın. Bu sizin adaletten ayrılmamanız için daha uygundur.” (Nisa, 4/3)
İlk ayet; iman eden bir cariyesini azat eden ve azat ettiği bu cariyesi ile evlenen Abdullah ibn Revaha hakkında nazil olmuşken, ikinci ayet ise, yetim olan ve velileri ile kalan kızlar hakkında inmiştir. Veliler, güzellikleri hoşlarına giden yetim kızları, diğer kadınlara verdikleri mehirlerden daha düşük mehir vererek nikahları altında tutmayı ve bu arada da onların mallarına da sahip olmayı amaçlıyorlardı. Ayet ise, ya o yetimlere mehirlerinin tam olarak verilerek evlenilmesini ya da onların yerine diğer kadınlarla evlenilmesini emretmiştir. İlk ayet, evlenilecek kişide ilk aranacak şartın iman olduğunu belirtmiştir. Her ne kadar o günkü toplumlarda köle ve cariyeler ile evlilik tasvip edilmeyen bir durum olarak kabul edilse de Kuran bu anlayışı; “Siz birbirinizdensiniz hepiniz Adem’den gelmektesiniz, aranızda insanlık bakımından bir fark yoktur” (Nisa, 4/25) buyurarak ortadan kaldırmıştır. İkinci ayet ise, eşler arasında adaleti sağlayamama durumu söz konusu olduğunda, eş sayısının azaltılmasını, aralarında adaleti sağlayabilecekleri kadarı ile sınırlı tutulmasını, adaleti sağlasa bile dörtten fazla evlenilmemesini, eğer birden fazla eş arasında adalet sağlanamayacak ise evliliğin bir ile sınırlı tutulmasını emretmektedir. Ayette vurgu yapılan en önemli hususlardan biri; eşler arasında adaleti gerçekleştiremeyecek olan kimsenin bir kadınla veya cariyeler ile evlenmesinin emredilmiş olmasıdır. Çok eşli olup eşlere zulmetmektense tek eşli olmak daha hayırlıdır. Veya hür kadınların hak ve hukukunu yerine getirme noktasında sıkıntı çeken kimse cariye ile evlensin daha hayırlıdır. Çünkü cariyenin hak ve sorumlulukları hür kadınlara göre daha az olduğundan dolayı zulmetme olasılığı da daha az olacaktır. Birden fazla hür kadın arasında adaleti sağlayamayacak kimseleri için birden fazla evlenmesi helal olmadığı gibi aynı durum cariyeler için de geçerlidir.

 
4. Esir düşen cariyelerin durumuna geçmeden Ahzap suresinde geçen şu ayeti açıklamak konu bütünlüğü açısından daha uygun olacaktır: “Ey Peygamber! Müminlerin ellerinin altında malik oldukları cariyeleri hakkında üzerlerine farz ettiğimiz şeyleri elbette biz bildirdik. Bu da sana bir zorluk ve sıkıntı olmaması içindir. Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir. (Ahzab, 33/50)

 
“Cariyeler hakkında farz ettiğimiz şeyleri” ayetindeki “elleriniz altındakiler”den kastın cariyeler olduğu, onlar hakkında bildirilen şeylerin ise; onların nikahlanmaları, nikahlanmaları için velilerinin izinlerinin alınması ve mehirlerinin verilmesi olduğu söylenmiştir. Burada kastedilen manayı bunlar ile sınırlandırmayıp Kuran’ın geneline şümullendirmek daha uygun olacaktır. Bilhassa Nisa suresi 24 ve 25. ayetlerinde olduğu gibi Kuran’ın birçok yerinde cariyelerden bahsedilmiş ve onlarla ilgili birçok bilgiler verilmiştir. Kuran eşler arasında adaleti gerçekleştirememe durumunda hür bir kadınla veya cariyeler ile evlenebileceğini belirttikten sonra, savaşta esir düşen evli kadınların halleri ile ilgili olarak şöyle buyurmaktadır: “Meşru şekilde nikah yoluyla sahip olduklarınız dışında bütün evli kadınlar size haramdır. Bu, üzerinize farz olan Allah’ın buyruğudur. Bunların dışında kalan bütün kadınlar, kendilerine mal varlığınızdan bir kısmını vermeniz ve gayrimeşru bir ilişki ile değil de evlilik bağı yoluyla meşru bir şekilde almak kaydıyla size helaldir. Kendileriyle evlenmek istediğiniz kadınlara hak ettikleri mehirlerini verin; ama bu meşru yükümlülük üzerinde anlaştıktan sonra başka bir şey üzerinde serbestçe anlaşmanızda sizin için bir sakınca yoktur. Şüphesiz Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.” (Nisa, 4/24)

 

Ayetin iniş sebebi ile ilgili olarak şu rivayetler zikredilir:
1. Huneyn günü Peygamber (s) Evtas’a bir ordu gönderir ve ordu yanlarında birçok evli kadın esirlerle döner. Kocaları memleketlerinde kalan bu kadınlarla beraber olmayı Müslüman erkekler kerih görür ve onlarla evlenmek istemezler. Bu durum üzerine bu ayet nazil olur.
2. Peygamber ile beraber, kocaları olmadan muhacir olarak gelen kadınlar vardı. Kocaları gelmediğinden dolayı bazı Müslüman erkekler bunlarla evlenmek ister ve evlenirler. Fakat daha sonra bu kadınların kocaları da hicret edince Müslümanları bu durumdan menetmek için bu ayet nazil olur. Bir önceki ayette nikahlanılması haram olan kadınlar zikredildikten sonra, evli kadınların da anne, kız ve kız kardeş gibi nikahlanmalarının haramlığına vurgu yapıldı.

 
Önceki ayette nikahlanılması yasak olanları sayarak, evli cariyeleri bunlardan istisna tutmasından bu cariyeler ile nikahlanılabileceği anlaşılmaktadır. Yani savaş sebebi ile eşlerinden ayrılan ve bir daha birleşme imkanı olmayan evli cariyelerle ancak nikah yolu ile bir araya gelinebilir. “Muhsanat” kelimesi; menetmek, engellemek anlamına gelen “ihsan” kelimesinden veya bir kavmin düşmanlarından sığındıkları ve içerisinde güvende oldukları mekan anlamına gelen “hısn” kelimesinden türemiştir. Ayette zikredilen “muhsanat” kelimesi ise, hür, iffetli ve evli kadınlar anlamında kullanılmıştır.

 
Araplarda, evli olan kadınlarla da yapılan değişik nikah türleri vardı. Adam hanımı temizlendikten sonra çocuk edinmesi için onu yabancı bir erkeğe gönderir veya bir kadınla birden fazla erkek evlenebilirdi. Bu ayet bu tür evli kadınlarla yapılan nikahı haram kılarken, evli cariyeleri bundan istisna tutmuştur. Buradaki evli cariyelerden kastın ne olduğu, onlarla hangi şartlarda evliliğin olup olamayacağı durumu tartışma konusu olmuştur. Bu konuda mevcut olan görüşleri şu şekilde sıralayabiliriz:
1. Evli bir kadın, dini ve statüsü ne olursa olsun kocasından ayrılmadan başka biri ile nikahlanamaz.

2. ‘Kadın esir düşer, kocası da Darü’l-harpte kalır ve bir daha bu kadınla kocasının bir araya gelme imkanları olmazsa, bu durumda kadın kocasından hükmen boşanmış sayılır’ diyenler de olmuştur. Bu kadınlar eski kocalarından ayrıldıktan sonra yeni bir nikahla evlenebilirler. Bunlarla evlenilmesi köle oldukları için değil, eşlerinin farklı ülkede olması ve bir daha da bir araya gelme imkanlarının olmamasından dolayıdır.
3. Evli bayanlarla nikahlanmak helal olmadığı gibi, esir düşmeden önce evli olan cariyeler ile de nikahlanmak helal değildir.

4. Evli olan bir cariyenin satılması onun nikahını düşürür ve boşanmış sayılır.

5. İmamı Şafi, İmamı Maliki, İmamı Ebu Hanife ve cumhura göre, evli bir cariye bir yerden başka bir yere nakil edilmekle nikahı düşmez, ancak boşanma ile düşer. Delil olarak da Hz. Aişe’nin, Muğis ile evli olan Berire’yi satın alarak azat etmesini gösterirler. O evli biriydi ve Hz. Peygamber onu muhayyer bıraktı. Bu da cariyenin satılma ile boşanmayacağını, ancak onun boşanması ile boşanmış olabileceğine delildir. Eğer onun satılması boşanması olsaydı onu bu şekilde muhayyer bırakmazdı.

 

6. Evli olan cariyeler iman ettiklerinde, eski kocalarıyla olan nikahları düşer ve onlarla evlenile bilinilir. Elbette bu yorumdur. Evtaslı kadınlarla evlenilmesi onların esir ve köle olduklarından değil Müslüman olduklarından dolayıdır. Ayet, cariyelerle bir araya gelmek için nikahı şart koşmuş ve onların ancak nikah yolu ile kişilere helal olacağını belirtmiştir. Ayette “sahip olduklarınız” derken de, onlara mülk olarak sahip olanlar değil sahih bir nikahla sahip olanlar kastedilmiştir. Çünkü Müminun suresi 6. ayette derken de eşlerinin mukabili olarak kullanılmışlardır. Bu ayette kastedilen evli cariyelerden maksat evli olan bütün cariyeler değildir. Ayet savaştan ve bu savaşın sonucunda esir düşen evli cariyelerden bahsetmektedir. Başka bir kimsenin nikahı altında olan cariyelerin sahiplerine helal olacağını ifade etmemektedir. Arapları savaştan alı koyan en önemli şey de hanımlarının düşmanlarının eline esir olarak düşmesi korkusu olduğunu da göz önünde bulundurduğumuz zaman, bu hükmün altında insanları gereksiz savaşlardan engelleme düşüncesinin yattığını da söyleyebiliriz. İslam’ın evlilik konusundaki hassasiyetine baktığımız da en doğru görüşün evli olan cariyeler ile tekrar evlenilmeyeceği şeklinde olan görüş olduğunu söyleyebiliriz. Peygamber (s)’in Berire hakkındaki uygulaması da bunu desteklemektedir. Evli olan bir cariye kocası tarafından boşanmadan, sahibi de olsa hiçbir kimse ile evlenemez, bir araya gelemez. Fakat savaş durumu biraz daha farklı bir durum arz etmektedir. Savaşta kocası ile birlikte değil de kendisi tek olarak esir düşen cariyelerin, tekrar eski memleketlerine gitme durumu veya kocalarının kendi yanlarına gelme durumu söz konusu olmadığından dolayı onlar hükmen boşanmış sayılarak başka birileri ile evliliklerine müsaade edilmiştir. Ayetin inişi ile zikredilen ikinci rivayette olduğu gibi, eğer esir düşen kadının kocası ile tekrar buluşma durumu varsa onunla başka birinin evlenmesi uygun değildir. Bu ayeti, nazil olmuş olduğu toplumdaki savaş anlayışı ve savaş kültürü içerisinde değerlendirmek daha sağlıklı sonuçlara ulaşmamızı sağlayabilir.

 
5. Kuran da, cariyeler ile nikahlanmak suretiyle birlikte olunabileceğini belirtilmekle birlikte öncelikli olarak hür bir bayanla evlenilmesini tavsiye edilir. Ama hür bir bayanla evlenebilmek için maddi durumu elverişli olmayan kimseler için mümin cariyeler ile evlenmelerini tavsiye etmiştir. Bu konu ile ilgili olarak şöyle buyrulmaktadır: “Sizden kimin muhsan kadınlarla evlenmeye servetçe gücü yetmezse, elleriniz altında sahip olduğunuz imanlı genç kızlarınız durumundaki cariyelerden alsın onları hor görmesin. Allah, sizin imanınızı en iyi bilendir. Zaten siz birbirinizdensiniz hepiniz Adem’den gelmektesiniz, aranızda insanlık bakımından bir fark yoktur. O halde fuhuş yapmayan ve gizli dostlar edinmeyen, namuslu kadınlar olarak ve öyle kalmak üzere onları, velilerinin izniyle nikahlayın ve örfe uygun nikah bedeli olan mehirlerini kendilerine verin. Evlendiklerinde bir fuhuş yaparlarsa onlara, hür olarak evlenen kadınlara verilen cezanın yarısı verilir. Bu cariye ile evlenme izni sizden sıkıntıya düşmek zinaya sapmaktan korkanlar içindir. Sabretmeniz ise sizin için daha hayırlıdır. Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.” (Nisa, 4/25)

 
Daha önceki ayetlerde cariyeler ile evlenilebileceği belirtilirken herhangi bir şart zikredilmemişti. Bu ayette ise, her isteyenin, istediği şekilde ve istediği cariyeler ile evlenemeyeceği, evlilik için hem kendisinde hem de evleneceği cariyede bulunması gereken bir takım şartlardan bahsedilmiştir. “Sizden kimin iffetli, hür ve mü’min kadınlarla evlenmeye servetçe gücü yetmezse, elleriniz altında sahip olduğunuz imanlı genç kızlarınız durumundaki cariyelerden alsın.” Bu ayette geçen “muhsanat”tan maksat ise hür ve iffetli kadınlardır. Kölelik meselesinin bir uzantısı olan cariyelik meselesi Kuran’da değişik yerlerde ve değişik şekillerde ele alınmıştır. Kuran’ın indiği dönemin toplum yapısı ve savaş anlayışı ile de ilgili olan cariyelik meselesi gerektiği şekilde anlaşılamamıştır. Kuran konu ile ilgili olarak birçok düzenlemeler getirmiş fakat bunlar gerektiği şekilde anlaşılamamıştır. Kuran, Cariyelere en iyi şekilde muamele edilmesini emrederek onların insan oldukları vurgusu yapılmıştır. Sadece onların esaret zincirinden kurtulmaları amaçlanmamış aynı zamanda onların iman ederek gerçek hürriyete kavuşmaları da amaçlanmıştır.

 
Kuran’ın nazil olduğu dönemde, cariyeler insan yerine konulmaz, onarla evlenilmez ve bu durum bir zül olarak kabul edilirdi. Bundan dolayı onlarla evlenmezler ama onlarla gayri meşru şekilde birlikten de kaçınmazlardı. İslam cariyeleri bu konumdan kurtarmış ve ancak onlarla evlilik yolu ile birlikte olunabilineceği prensibini getirmişti. Bu evliliği de, kişinin evli olmaması, hür kadınlarla evlenmeye imkan bulamaması ve zinaya düşme tehlikesi içerisinde bulunması gibi şartlara bağlamıştı. Bu şartlar meydana geldikten sonra da cariyelerle evlenilecek olduğu zaman dahi sınırsız sayıda değil, belirli bir sayıda olmasını şart koştu. Bu sayının bir olduğunu söyleyenler olduğu gibi dörde kadar çıkaranlar da olmuştur. Cariyelerle evliliğin bir emir değil bir ruhsat, hatta zorda kalan kimselerin kullanacağı bir ruhsat olduğunu düşündüğümüz zaman bu sayını en alt sınır olan bir ile sınırlandırmak daha doğru olacaktır. Ayetin sonundaki “ eğer sabrederseniz” şeklindeki ifade de bu görüşümüzü desteklemektedir. Allah, insanın darda da kalsa cariyeler ile evlenmek yerine evlenmeyip sabretmesinin daha hayırlı olacağını vurgulayarak, cariyeler ile evlenmemenin evlenmeden daha faziletli olduğunu belirtmiştir. İslam, bazılarının iddia ettiği gibi sınırsız şekilde cariye ile evlenmeye izin vermemiş, evli kadınlarda olduğu gibi onlar hakkında da sayı sınırlaması getirmiştir. Sanıldığının aksine cariyeler ile evlilik tasvip edilmemiş, maddi imkanı olmayan ve zinaya düşme tehlikesi olan bekar kimseler için bir ruhsat olarak verilmiştir. Yine hür bir hanımı olan kimsenin onun üzerine bir cariye ile evlenemeyeceği hükmü de getirilmiştir.

 
Uygulama, ilahi mesaj ve rivayetlere rağmen sultanların gölgesinde kalan müfessirler, muhaddisler ve tarihçiler Kuran’da geçen “meleket eymanuhum” kavramını “cariyeler” olarak tevil etmeyi uygun görmüşler. Kuran’da “cariye” kavramı geçmediği ilim ehlinin ittifak ettiği bir konudur. Dahası sultanların cariye ve harem uygulaması İslam’ın ruhuyla bağdaşmadığı gibi, yoktur da. “Meleket eymanukum”: “Sağ ellerinizin sahip olduğu” demektir. “Sağ elin sahip olduğu” deyiminden maksat nikah mülkiyeti veya nikah sahibi olmaktır. Bu kavram henüz savaş ve esir kadın ele geçirmenin söz konusu olmadığı Mekke dönemi ayetlerinde de geçmektedir (Me’âric Suresi, 70/30). Cenabı-ı Hak bunu “sağ elin sahip olduğu” ile ifade etmiştir. Çünkü “sağ elin sahip olduğu” nikah ile evlenilen kadınlar hakkındadır. Demek ki savaşta esir alınan kadınlar, mübadele veya serbest bırakma söz konusu değilse, siyasi olarak esaret altında olurlar fakat onlarla cinsel ilişkiye girilemez ve onların bir mal gibi kullanılmalarına izin verilmez. Bunun için her normal kadınla yapıldığı gibi ayrıca nikah kıyılması gerekir. İslam “nikahsız” ilişkiye izin vermez, zina görür. Peygamber’in iki tane cariyesi olduğu görüşü de doğru değildir. Çünkü bunlardan ilki Reyhane’ydi. Peygamber Reyhane’yi önce serbest bıraktı, sonra da evlenme teklif etti, o da kabul edince nikah kıyarak evlendi. Mariye ise babası İranlı, annesi Yunan Mısırlı Hrıstıyan bir hanımdı. H. 7 yılda Peygamber’in İslam’a davet mektubuna bir yazı ile karşılık veren Mısır Kralı tarafından gönderilmişti. Reyhane konusundaki uygulama burada da geçerlidir. Çünkü Kuran içlerinde Mariye’nin de olduğu Peygamber’in hanımlarından ayırdetmeksizin “Ey peygamber eşleri” diye bahseder. “Meleket eymanuhum” kavramı genellikle “cariyeler” diye çevrilmiştir. Bu deyimin geçtiği ayetlerin meali, bu durumda, örneğin şöyle olmak icab eder; “…Onlar iffetlerini koruyanlardır. Yalnızca eşleri yani meşru şekilde sahip oldukları ile birlikte olanlardır. Çünkü bu ayıplanacak bir şey değildir…” (Mu’minun; 23/1-11)

 
Ayette geçen “Ezvacuhum ev ma meleket eymanuhum” ifadesi, “Yalnızca eşleri veya cariyeleri ile birlikte olanlardır.” değil; “Yalnızca eşleri yani meşru şekilde sahip oldukları ile birlikte olanlardır” manasına gelmektedir. Kadın erkek bütün eşleri kapsamaktadır. Şu ayet ise, esir alınarak köle yapılan ve böylece evlilik dışı nikahsız cinsel ilişki kurulabilen kadın demek olan “cariye” uygulamasına yol olmadığının apaçık delilidir: “Hür mümin kadınlarla/muhsanat bir yuva kurmaya güç yetirecek durumda olmayanlarınız, savaşta esir alarak sahip olduğunuz (ma meleket eymanukum) iman etmiş kadınları düşünebilir. Allah imanınız ile ilgili her şeyi biliyor. İman edenler artık birbirinin can yoldaşıdırlar. Şu halde onları namusuyla yaşamaları şartıyla, ailelerinden izin alarak ve mehirlerini vererek nikahlayın.” (Nisa; 4/25)

 

Ailesinden izinli, mehirli, normal meşru evlilikten bahsediliyor. Müslümanların eline erkek ve kadınlardan oluşan yüzlerce esir düşse güvenliği sağlanmış korunaklı bir yerde bekletilirler. Ganimet olarak görülemezler. Esir alan askerlere dağıtılamaz, hiçbiri köle ve cariye yapılamaz. Evli olanların evlilikleri devam eder. Esir düştü diye ailesinden veya eşinden zorla koparılamaz, hangi dine göre kıyarsa kıymış olsun nikahı feshedilemez. Her türlü kötü muamele, angarya, işkence, tecavüz, cinsel taciz yasak olur. Misafir muamelesi görürler. Ya esir mübadelesi karşılığında serbest bırakılırlar. Ya fidye veya tazminat karşılığı salıverilirler. Köle; hürriyetlerine sahip olmayan, başkalarının hüküm ve tasarrufu altında bulunan kişilerdir. Erkeklere köle, kadın olanlarına ise cariye denilmiştir. Hukuki işlemlere konu olan, para ile alınıp satılabilen köle ve cariyelere Osmanlı dönemi Sofya’sında da rastlamak mümkündür. XIX. yüzyılın başlarına kadar bütün dünyada serbest olan köle ticareti Osmanlılarda yapılırdı. Köle ticaretinin sadece Müslümanlar tarafından gerçekleştirilmesine izin verilmekteydi ve özellikle; Habeşistan, Sudan, Kafkaslar, Hindistan asıllı köleler bu ticarete konu olmaktaydı. Bu ticarette bilhassa Afrikalı köleler başta geliyordu. Kızıldeniz ticaret yolunda çeşitli değerli mallar yanında zenci köle ticareti de yapılırdı. Köle ticareti için İstanbul başta olmak üzere Bağdat, Şam, Erzurum, Konya, Medine, Halep, Afrika’da Kahire, Belgrad ve Sofya bazı merkezler oluşmuştu.

 
Osmanlı Devleti’nde özellikle çocuk yaştaki köleler devşirildikten sonra devlet kademelerinde görev alarak yüksek konumlara gelmiş ve zamanla yönetici sınıfın bir bölümünü oluşturmuşlardır. Pek çok Müslüman devlet kendi toprakları dışından köle getirerek bunları asker ve bürokrat olarak istihdam ederken, Osmanlı Devleti bu ihtiyacını imparatorluk içinden devşirme uygulaması ile gerçekleştiriyordu.
1680-1688 yıllarına ait kayıtlarda adı geçen köle ve cariyelerin önemli bir kısmı Rus asıllıdır. Osmanlı Devleti 1672 tarihinden itibaren Lehistan ile 1678’den itibaren Rusya ile savaşlar yapmıştır. Macar asıllı kölelerin ikinci sırada yer alması da aynı şekilde açıklanabilir. Macar toprakları üzerindeki hakimiyet mücadelesi buradan elde edilen esir sayısını artırmaktaydı. XVII. yüzyılda Konya’da Rus asıllı kölelerin çoğunluğu teşkil ettiği ortaya konulmuştur. Müslümanlığı kabul eden köle ve cariyelere, kendi isteklerine göre hemen İslamiyet’e uygun bir isim verilirdi. Birçoğunun ismi Müslümanların yaygın olarak kullandıkları isimlerdendir. Baba adları ise bilindiği üzere Abdullah’dı. Köle isimleri daha çok peygamber ve dört halife isimlerinden oluşmaktaydı. Cariye adları ise Müslümanlar arasında yaygın kullanılan kadın isimleri arasında yer almıyordu. Sofya’nın yerel seçkinleri arasında bulunan köle sahiplerinin; Seyyid, Bey, Çelebi, Hacı, Ağa, Kassabbaşı, Usta, Kethüda, Efendi, Beşe gibi unvanları vardı.

 
Geçen yüzyılın başlarında yasaklanan kölelik, asırlar boyunca farklı kültür ve coğrafyalarda hayatın bir gerçeği olarak süregelmiştir. Osmanlı sarayında yer alan erkek köleler devşirme sistemi içerisinde devlet adamı, köle asker statüsü içerisinde savaştan savaşa gönderilen yeniçeri olarak yetiştirildiği gibi kadın köleler ise haremde bulundurulmuşlardır. Bu cariyelerin içerisinden seçilenler padişahın eşi ya da cinsel ilişki yaşadığı cariyesi olmuşlardır.

 
Osmanlı padişahları genellikle komşu beylik ve devletleri yöneten hanedanlara mensup prenseslerle ya da komşu Hristiyan devletlerinin prensesleri ile evlenirlerdi. Orhan Gazi, Kantakuzinos’un kızı Prenses Holofera ile, I. Murad, İmparator Emmanuel’in kızı ile, Yıldırım Bayezid, Kütahya Germiyan hükümdarı Süleyman Şah’ın kızı, bir Bizans prensesi, Sırp Despotu’nun kızı ve son olarak da Aydınoğlu İsa Bey’in kızı Hafsa Hatun ile evlenmişti. Fatih Sultan Mehmed döneminden itibaren Osmanlı padişahları hür kadınlar yerine cariyelerle evlenmeyi tercih etmişlerdir. Fatih devlet yönetimini köle asıllı idarecilere bıraktığı gibi aynı gerekçelerle padişah hareminin de cariyelerden oluşmasını istemiştir. Hür kadınlarla evlenmek yerine cariyelerle yaşamak Fatih döneminden itibaren bir harem geleneği halini almıştır. Bu dönemden itibaren birkaç istisna dışında bütün padişahlar cariyelerle karı koca hayatı yaşamıştır. Sadece II. Bayezid, Karamanoğlu Nasuh Bey’in kızı Hüsnüşah Hatun’la ve Genç Osman, Şeyhülislam Esad Efendi’nin kızı Akile hanım ile evlenmiştir. Fatih’in tahta geçmeden önce Dulkadiroğlu Süleyman Bey’in kızı Sitti Hatun ile evlenmesi ise önceki döneme ait bir evlilik olduğu için istisna sayılmaz. Padişahların hür kadınlar yerine cariyelerle evlenmelerinin çeşitli sebepleri vardır. İlk olarak başka hanedana mensup bir kadın ile evlenmek devletin bekası için önemli bir tehdit unsuru görülüyordu. Tarihte pek çok devlet hanedana alternatif olarak ortaya çıkan ve hanedanın imkanlarını kullanarak palazlanan aristokrat ailelere mensup kişiler tarafından yıkılmıştır. Bu tecrübe korkuları besliyordu. Osmanlı sahipsiz olan ve itaat etme disiplini içerisinde eğitilmiş devşirmelerin, daha risksiz olacağını hesaba katarak yeni bir yöntem geliştirmişti. Tehlike oluşturdukları anda öldürülmeleri durumunda da bunu sahiplenecek olmayacaktı.

 
Bilgi, birikim ve nüfuz sahipleri her an risk taşıyan kesimler olarak algılanmıştır. Fatih ve diğer Osmanlı padişahları bunu çok iyi bildikleri için, Osmanlı hanedanına alternatif olarak ortaya çıkabilecek bir aristokrat ailenin gelişmesine fırsat vermemişlerdir. Evlilikten oluşan kan bağında da böyle bir yöntem takip edilmiştir. Devşirme sistemi ve haremin cariyelerden oluşması bir darbeyi, ayaklanmayı, örgütlenmeyi engel olmak için gerçekleştirilmiştir. Padişahlar devleti kayınbiraderlerin, yeğenlerin, dayıların ve amcaların zararlarından korumak için cariyelerle evlenmeyi tercih etmişlerdir. Kurulduğu tarihten itibaren risk gördüklerini bertaraf etmeleri ve hatta alternatif olacaklarını düşündükleri beşikteki çocuklarını, babalarını, kardeşlerini, damatlarını ve cariyelerini öldürmeleri bu riskten duydukları korku neticesinde olmuştur. Çünkü saraydan başka gidecek kapısı olmayan ve sahip olduğu her şeyi saraydan kazanmış olan sahipsiz cariyelerin devlete ihanet etmesi mümkün değildir.

 
Padişahların karı koca hayatı yaşadığı cariyeler kadın efendiler, ikballer, gözdeler, peykler ve has odalıklar olarak farklı şekilde isimlendirilmektedir. Kadın efendiler, padişahların nikah akdi ile padişah eşi yaptıkları cariyelerdir. Hürrem Sultan bu şekilde Kanuni Sultan Süleyman’la nikahlanarak kadın efendi olmuştur. Kadın efendilerin bir gurubu ise nikah akdi olmadan padişahın karı koca hayatı yaşadığı ve kendisinden çocuk sahibi olduğu cariyelerdir. Bunlara ‘ümmü veled’ cariye adı verilmektedir. İkballer ise padişahın karı koca hayatı yaşadığı ancak çocuk doğurmamış olan cariyelerdir. İkballer çocuk doğurduklarında kadın efendi olurlardı. Gözdeler, peykler ve has odalıklar ise padişahların kadın efendi ve ikballer dışında karı koca hayatı yaşadığı cariyelerdir. Haremde yer alan cariyelerden padişahla aile hayatı yaşayanlar bu şekilde isimlendirilmektedir. Kölelik İslam dininin getirdiği bir kurum değildir. İlk dönemlerde tamamen kaldırılması zemini hazırlanmışken daha sonraki saltanatlarda, saraylar için sermaye olmuşlardır. Osmanlıda cariye hukuku çok daha farklıdır savaşlar, hediye olarak gönderilme, satın alma gibi çeşitli yollarla saraya getirilmiş köle statüsündeki kimselerdi. Cinsel meta olmanın dışında herhangi bir hakka, hukuka sahip değillerdi. Bunlarla ilgili hukuk yukarıda bahsedilen açıklama ve uygulamadan çok farklıdır. Padişahlar yukarıda anlatıldığı gibi çeşitli gerekçelerle özellikle Fatih döneminden itibaren hür kadınlar yerine köle asıllı olan cariyelerle aile hayatı yaşamayı tercih etmişlerdi. Bu cariyeler içinde çok azı ise padişahlar tarafından nikahlanmıştı. İslam hukukunda Hanefi hukukçulara göre hür bir kadınla evlenme imkanı olan erkeğin cariyelerle evlenmesi sahih değildir. Bazı Hanefilere göre ise mekruhtur. Ancak hür kadınla evlenme gücü ve imkanı olmayanların cariyelerle evlenmesi caizdir. Osmanlıda cariye ile birlikte olma, nikahlanma şartına bağlı görülmemiştir. Kanuni Sultan Süleyman’ın Hürrem Sultan ile Sultan İbrahim’in de Telli Haseki ile evliliği böyledir. Diğer padişahlar ise aralarında nikah akdi olmadan cariyelerle cinsel hayat yaşamışlardır. Osmanlıda birden fazla cariye ile birlikte olmakla ilgili sınırlamalar söz konusu olmamıştır. Harem dairelerinde ismine cariye dedikleri yüzlerce kadının tutulduğu rivayet edilir. Topkapı Sarayı’nda bu yaşamın tarihi kalıntıları bulunmaktadır.

 
Ne yazık ki ayetler ve ilk uygulamaları açık olmakla birlikte, saltanatlar birçok konuda olduğu gibi köle ve cariye meselesini kendi çıkarlara uygun bir uygulama içerisinde yoğurmuş ve Kuran’ın mantığına ters bir hukuk üretmişler… Netice olarak sultanların uydurduğu bu hukuk ve fıkıh İslam’mış gibi topluma sunulmuştur…