Devletin Kürd’leri Kürdistan’dan göçertme planları ve sonuçları üzerine bir kaç söz /Fecri DOST

884C2C9C-2608-45E4-A7C8-CFAC218D4473

Bugüne kadar göç ve göçmenler üzerine yapılan bütün araştırmalarda görülüyor ki: Zorunlu göç durumu her zaman psikolojik travmalara sebep olmuştur. Zira mülteci alıştığı çevreyi, uzun yıllar topladığı eşyalarını, kendi evini, alıştığı arkadaş çevresini ve komşularını kaybediyor. Zorunlu göçmen bir anda kendini farklı bir dünyada buluveriyor. Burada ona göre hem iklim farklı, hem gökyüzü, hatta koku bile. Uzun yıllar topladığı maddi manevi serveti kaybetmek, evini kaybetmek-büyük maddi kayıplara sebep olur ki, bu da daha sonra elde olmadan ciddi psikolojik travmaya dönüşür. İnsan belirsizlik içinde kendini buluverir, kendi içinde çatışma haline girer, kişiliği darbe alır, hayatı anlamını yitirir, bununda akabinde depresyon hali gelir. Bu gibi durumlarda insanların bir şok yaşama olasılığı çok yüksek. Bu duygusal travma veya kültür şoku şeklinde kendini gösterebilir.

Kürdistan’dan zorla göç ettirilen yada göç etmek zorunda bırakılan insanların büyük bir bölümü geçmişte, yakın geçmişte ya da halen süren bir travma sürecinden geçmişlerdir veya geçiyorlardır. Travma deneyimi olan kişilerin ruhsal ve zihinsel sağlıkları, depresyon, endişe ve kaygı bozukluğu, travma sonrası  stres bozukluğu konularında risk altında olabilir. Travmalar, göç ile ilgili olarak  farklı zamanlarda yaşanabilir. Göç olayından hemen önce yaşanan travmatik olay veya olaylar, Yeni Şehir’e göç sırasındaki travmatik olaylar, Yeni Şehir de yaşanan işsizlik ve işsizlik yüzünden düşen yaşam standartları, yetersiz destek, yaşanan ayrımcılık ve hor görme. Göçzedelerin zihinsel sağlıklarının başlıca sorunları: Özellikle, dil ve kültür farklılıkları,  rahatsızlıkların semptomlarının kültürel olarak şekil alması, çıkan rahatsızlıkların teşhisindeki kültürel farklılıklar, bu rahatsızlıklarla baş etme stratejilerindeki farklılıklar, aile içindeki yapının farklılaşması, uyum sürecindeki zorlanmalar, nesiller arası tartışmalar, akulturasyon, ev sahibi Şehir’in onlara olan bakış açısı, sosyal statü ve geldikleri yere ayak uydurma gibi konularda zorlanır.

“Zorunlu olarak göçertildiği yerde kokular da değişiktir. Yeni yeni kokularla tanışıyor. Memleketinin taze ot kokusu kalmamış. Koyun sürülerinin, sığırların kokusu, ahıra girdiğinde o insanın genzini yakan ama gene de tanıdık bildik gelen ağır koku, harman kokusu, yağmurlardan sonra kabaran toprağın kokusu kalmamıştır. Ama en çok aradığı, doğup büyüdüğü toprakların kokusu.”

PKK’nin 1984’te devlete yönelik ilk silahlı eyleminden sonra Türk devletinin öngörüsü örgütün birkaç “eşkıya ve çapulcudan” ibaret olduğu ve kısa bir sürede bastırılacağı yönündeydi. Ancak 90’ların başına gelindiğinde PKK sadece silahlı mücadele gücünü yükseltmekle kalmamış ilçe ve şehir merkezlerinde de ciddi bir kitlesel taban oluşturmayı başarmıştı. Bununla birlikte, özellikle 1990–1993 yılları arasında, ölen gerillaların cenazelerinin sahiplenilmesiyle ortaya çıkan kitlesel yürüyüşler, çatışmalar, ölümler ve koruculuk baskısı gibi nedenler yüzünden yapılan kepenk-kontak kapatma eylemleri ve okul boykotları gündelik hayatın bir parçası hâline gelmişti. Bu tür sivil protesto eylemleri özellikle PKK tarafından Kürdlerin yeniden doğuşunun simgesi hâline getirilen Newroz’larda, PKK’nin kuruluş ve silahlı mücadeleye başlama yıldönümlerinde, PKK saflarına katılan gerillaların ölümlerinin ardından, Kürdistan’da yaşanan geniş çaplı hak ihlalleri ve köylerde sivillere yönelik devlet baskısının protesto edilmesi gibi durumlarda gerçekleşiyordu. Bu eylemler bütünü doksanlı yılların başında Kürd kentlerinde serhildan’lar (isyan) dalgasını başlattı. Devlet ise tarihsel aklından devşirdiği özel savaş konseptini yeniden harekete geçirerek bu serhildan’ları bastırmaya koyuldu. 

Devlet, 1990’ların ortalarına kadar, koruculuk sistemi üzerinden toplumda bir ayrışma yaratmayı ve zorunlu göç aracılığıyla da Kürtlerin yaşadığı kırsal bölgeleri insansızlaştırıp PKK’ye yönelik lojistik desteği kesmeyi büyük oranda başardıysa da PKK’nin siyasal alandaki yükselişine engel olamadı. Bu yüzden koruculuk ve zorla yerinden etme hamlelerinin dışında başvurduğu bazı özel savaş yöntemleriyle de Kürd hareketine yönelik artan sempatiyi ve desteği kırmaya çalışmaktan da geri durmadı. Bu kapsamda ilk adım JİTEM’i harekete geçirmek oldu. 1983 yılında Jandarma İstihbarat Grup Komutanlığı adıyla kurulan yapının ismi 1987’de Jandarma İstihbarat ve Terörle Mücadele (JİTEM) olarak değiş- tirildi. Devlet güçlerine yönelik PKK saldırılarının yoğunlaşması üzerine düzenli istihbarat toplamakta zorlanan Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) yerine, daha çok eski PKK militanlarından oluşan itirafçıların sağladığı bilgilerle sivillere yönelik cinayetler gerçekleştiren JİTEM, bölgede büyük bir korku dalgası yarattı. Bu örgüt harekete geçirilerek Kürdistan coğrafyasında sivillere yönelik binlerce faili meçhul cinayet işlendi. Ordu bir yandan 1990’ların başındaki mevcut yapısıyla PKK ile mücadele edemeyeceğini fark edip özellikle soğuk savaş döneminde çokça uygulanmış “topyekûn savaş” stratejisinden vazgeçip “düşük yoğunluklu” alan hâkimiyetine dayanan savaş stratejisine göre yeniden şekillendirildi. Diğer yandan da özel savaş yöntemlerini harekete geçirerek radikal bir değişikliğe gitti. Bu kapsamda koruculuk ve zorla yerinden ettirme yöntemleri “düşük yoğunluklu” savaş stratejisi doğrultusunda uygulamaya sokulurken; faili meçhul cinayetler ve gözaltında zorla kaybettirme gibi faaliyetler de özel savaş yönteminin sonuçları olarak ortaya çıktı.

“1990’lı yıllarda Hedef alınanlar için en hafif cezanın ‘ölüm, ailelerin en büyük ödülünün ise çocuklarının ölüsüne kavuşmak olduğu bir iklim oldu.”

Doksanlı yılların başından itibaren Türkiye (Kuzey) Kürdistan’ının küçük yerleşim yerlerinde başlayan faili meçhul cinayetler hızla büyük kentlere de sıçradı. 5 Temmuz 1991’de HEP Diyarbakır İl Başkanı Vedat Aydın, 16 Ocak 1992’de HEP Siirt İl Başkanı Mehmet Demir, 28 Temmuz 1993’te Özgür Gündem gazetesi Bitlis muhabiri Ferhat Tepe gibi onlarca isim faili meçhul cinayetlerle öldürüldü. Fakat cinayetlerin sistematik hâle gelmesi ve nicelik olarak her yıl yüzleri bulması 1993-97 yılları arasında gerçekleşti. 1993 yılının sonlarına doğru düzenlenen Milli Güvenlik Kurulu toplantısında, “PKK’yle topyekûn ve kesintisiz savaş” kararı alınmasından sonra özellikle “devlet içindeki PKK sempatizanı memurlar” ve “PKK’ye yardım eden Kürt iş adamları”nın listesi hazırlanmıştı. Listede dokuz yüz kırk memur ve altmış yedi işadamının ismi yer alıyordu. Bu toplantının hemen ardındandan, 4 Kasım 1993’te dönemin başbakanı Tansu Çiller’in “Türkiye, milis hareketi niteliğine dönüşmüş ve yaygınlaşmış bir terör hareketiyle karşı karşıyadır. PKK’nın haraç aldığı işadamları ve sanatçıların isimlerini biliyoruz. Hesap soracağız” şeklindeki beyanatının ardından listenin bir numaralı ismi Liceli işadamı Behçet Cantürk 14 Ocak 1994’te kaçırıldı ve cesedi bir gün sonra şoförü Recep Kuzucu ile birlikte Sakarya Sapanca’da bulundu. Bu cinayetler kesintisiz olarak sürdürüldü. JİTEM, Hizbullah, faili meçhul cinayetler, zorla kaybetmeler, kaçırma, tehdit, işkence ve ölümlerle özdeşleşen Beyaz Toroslar, doksanlar süresince Kürdistan coğrafyasını sosyal, ekonomik ve ekolojik sonuçları itibariyle darmadağın eden savaşın zorla kaybetme fenomenine dönüştüler ve Kürt toplumunun kolektif hafızasında önemli bir yer edindiler. Bugün bile bu araçlar fiziksel olarak bulunmasalar da, onlardan kalan izler bir hayalet gibi sürekli onları hatırlatıyor. 

1990’lı yıllarda gerçekleştirilen sistematik göçertme hareketini, geçici, salt askeri ve stratejik gerekçelerle açıklamak mümkün olmadığı gibi doğru da değildir. Elbette gerillayı tecrit etme, halk desteğinden koparma, ulusal kurtuluş mücadelesinin toplumsal temellerini ve dayanaklarını zayıflatma, önemli bir düzey kazanan ulusal mücadelenin siyasal örgütlenmesini dağıtma gibi güncel politik, askeri ve stratejik hedefleri vardı ve bunlar inkâr edilemez. Ancak göçertme hareketinin kendisi salt bu güncel hedeflerle sınırlı değildi. Bunlar, çok önemli hedeflerdi. Bu hedefler daha temelli bir sistemin, Kürtleri eritme, Kürdistan’ı Kürtsüzleştirme, başka bir ifadeyle Türkleştirme çizginin güncel unsurlarıydı. Yani göçertme hareketinin, köylerin yakılıp yıkılmasının, boşaltılmasının, milyonların yerinden yurdundan edilmesinin soykırım hedefi gözden kaçırılmamalıdır. 

Bu temel hedef ve çizgi gözden kaçırıldığında, göçertme hareketine ve sonuçlarına karşı doğru bir mücadele çizgisini izlemek olanaksızlaşır. Evet, Kürdistan’da uygulanan göçertme hareketinin temel ve uzun vadeli hedefi, Kürdistan’ın ulusal yapısını, niteliğini ortadan kaldırmak, Kürdistan’ı Türkleştirmektir. Son yıllarda kullanılan ifadeyle tehcir, göçertme, bir “etnik temizleme” hareketidir. Böylece “Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü” nihai ve bir daha geri döndürülemez bir biçimde gerçekleştirmek istedikleri çok açıktır. Tehcir, göçertme, zamana yaydırılmış bir soykırım hareketidir. Kuşkusuz gerillayı bastırmadan, ortaya çıkan halk iktidarının nüvelerini ortadan kaldırmadan, mücadelenin toplumsal dayanakları zayıflatılmadan Kürt halkını yok etmek, Türk devlet-ulus hedefini bütün yönleriyle gerçekleştirmek mümkün olmazdı. Bundan dolayı ilk planda, güncelde gerilla ve serhildan eksenindeki ulusal kurtuluş mücadelesinin bastırılması, dağıtılması, tümden ezilmesi hedeflendi. Alan tutma, köylerin boşaltılması, milyonları içine alan göçertme hareketi, “faili meçhul” denilen sistematik cinayetler, kitlesel tutuklamalar, işkence gibi özel savaş uygulamaları bu anılan yakın hedefe dönüktü.  Bugüne bakıldığında  90’lı yılları aratmayacak hatta daha beteri yaşanmaktadır. Öldürme, tutuklanma, göçertme planları, özellikle de 2015 yılında Çözüm sürecinin bitirilmesi ile birlikte  savaşın yeniden başlamasıyla daha önceki yılları aratmayacak ve hatta kat be kat artarak devriyeye koyulduğunu görmek mümkündür.  Efrin işgali ve uygulanan göçertme, yine Rojavanın diğer bölgelerindeki işgal, ve Güney Kürdistan’daki fiili işgali de bu bağlamda değerlendirmek mümkündür. Güncel hedef ile nihai ulusal imha hedefi arasındaki şaşmaz ve doğrudan ilişkiyi görmemiz gerekir. Bu çok önemli !