Hamide Yiğit, İdlip’te savaşın faturasını en ağır ödeyecek durumda olanın Türkiye olduğunu belirterek, “Türkiye’nin çıkarlarına ters bir sonuç yaratacağı açık olan bu savaşta, müttefiklerin (Astana partnerlerinin) her birinin hedefi farklıdır” dedi.

 

B6AC8760-6A4B-4BB4-B23C-1EA453411A77

MURADA KENDA

 

Değişik yapılara ait yüz binlerce cihatçının sığınağı durumuna getirilen İdlib’de sorunun nasıl çözüleceği tüm dünyanın gündemine girmiş durumda. Her gücün kendi menfaatine göre çözmeye çalıştığı İdlib savaşı, Türkiye açısından tam bir çıkmaz sokak haline gelmiş durumunda.

Türkiye’nin Kuzey Suriye politikasını ve İdlip olası bir savaşı araştırmacı yazar Hamide Yiğit’le konuştuk. Yiğit Türkiye’nin İdlib’de aldığı rol üzerinde bir çıkmaza sürüklendiğini belirtti.

 

‘Sıranın İdlib’e geleceği aşikardı’

 

İdlib’in bu kadar gündemin başına oturtulmasının nedeni, yedi yıllık Suriye savaşının son cephesi olmasından ve İdlib savaşının adeta bir final savaş niteliği taşımasından kaynaklı olduğunu belirten Yiğit: “Bilindiği gibi 2016 yılından bu yana Suriye’nin birçok bölgesinden cihatçı tahliyeleri yapıldı. Bu tahliyelerin ilki Halep’te oldu ve Suriye savaşındaki ilk kırılma bu ilk tahliyelerle başladı. Aslında İdlib, bu ilk cihatçı tahliyesiyle birlikte gündem geldi. Çünkü 2012 yılından beri cihatçıların merkezi haline gelen İdlib, bu ilk tahliyelerle diğer cephelerdeki cihatçılara da ev sahipliği yapmaya başladı. O günden bu yana her tahliyede hep gündemde oldu fakat sıranın İdlib’e de geleceği hep bekleniyordu.

Lakin Şam ve müttefikleri, İdlib’i hem gündemde tuttular, hem de diğer cephelerdeki işgal sorununu tümüyle çözene kadar beklemeye aldılar. “Şimdi İdlib, bütün cephelerden tahliye edilen yerli ve yabancı bütün militanları barındıran bir merkez haline gelmiş durumda.  Suriye ordusu, bütün cepheleri teke indirdikten sonra, artık sıranın İdlib’e geldiğini ilan etti.”

 

‘İdlib’de devasa bir cihatçı yığınak söz konusu’

 

İdlib’de bulunan çete gruplarına dikkat çeken Yiğit, adeta bir cihat ülkesine dönüşen İdlib’de irili ufaklı onlarca grup ve on binlerce militan olduğunu dikkat çekti.

Çete örgütlerinden özellikle El-Nusra’nın heterojen yapısına dikkat çeken Yiğit, bu çete örgütü dahil İdlib’de toplanan çete gruplarının isim değişkenliği ve bileşimlerine ilişkin ise şöyle konuştu;

“Her şeyden önce 2015’te kent işgal edildiğinde,  buradaki varlığı en eski ve hâkimiyeti en güçlü olan grup, Suriye El Kaidesi olarak bilinen Nusra Cephesi’dir. Önce Şam’ın Fethi ismini alan, sonra Heyet Tahrir-ül Şam (HTŞ)’ı kuran bu örgütün 30 bin militanı olduğu tahmin ediliyor. HTŞ ile ittifak halinde olan Çin-Uygur kökenli cihatçıların kurduğu Türkistan İslam Partisinin 5 bine yakın militanı mevcut. Keza aynı ittifak içinde Kafkas, Çeçen, Özbek ve Kırgızların oluşturdukları  “Orta Asyalı cihatçı” gruplar da mevcut. Bunların dışında kalan ve garantörlüğünü AKP’nin üstlendiği 14 grubun oluşturduğu  “Ulusal Kurtuluş Cephesi” adlı cihatçı çatı örgütünün 70 bin militanı olduğu tahmin ediliyor. Bütün bu potansiyele, Doğu Guta, Dera ve Kunaytra’dan tahliye edilen DAİŞ, Ceyşul İslam vd. grupların da eklendiğini düşündüğümüzde, devasa bir cihatçı yığınak söz konusu.”

 

‘Türkiye bela ile yüzleşecek’

 

Bu cihatçıların savaş durumunda ilk yüzlerini dönecekleri yer Türkiye olduğunu vurgulayan Yiğit bunun nedenine yönelik şunları ekledi: “Çünkü en uzak cephelerden İdlib’e tahliye edilmeyi kabul eden cihatçıların öne sürdükleri gerekçe şuydu; “İdlib, Türkiye’ye açılan güvenli kapıdır.” Bu yüzden Türkiye, sığınılacak bir güvenli alan olarak görülüyor. Ancak savaş sürecinde Türkiye’nin manevraları neticesinde bu potansiyelin yönelebileceği geçici ama alternatif olarak görülen yer, Fırat Kalkanı bölgesidir. Bu da Türkiye’nin bu belayla yüzleşmeyi bir süre için erteleme anlamını taşır.”

 

‘Türkiye ağır bedel öder’

 

“Türkiye, bir yandan cihatçı potansiyelin kendi başına bela olmasından korkarken, bunları yerinde tutarak, “başlarında gözlemci olma” bahanesiyle bölgede kalıcı hale gelmeyi planlıyor, ama diğer yandan da kendi kontrolündeki bu cihatçı yığınaktan devasa bir ordu oluşturarak, kendi savaşlarını sürdürmek istiyor” diyen Yiğit şu değerlendirmelerde bulundu.

“Her ne kadar İdlib savaşının bütün taraflarca bir final olacağı tartışması yapılsa da, savaşın faturasını en ağır ödeyecek durumda olanların başında Türkiye geliyor. Çünkü Soçi partnerleri olan güçlerden her birinin çıkarları farklı şeyler gerektiriyor.

Suriye rejimi, diğer cephelerde olduğu gibi bu cephede de ülkesinin her karış toprağını silahlı gruplardan kurtarmak istiyor. İran da benzer bir hedef güdüyor. Rusya, bölgedeki askeri üssüne tehdit oluşturan cihatçı grupların ve özellikle bölgedeki “Türkistani cihatçıların” temizlenmesini istiyor. Çünkü bunlar Rusya’nın arka bahçesinden toplanıp gelen ve geri dönmeleri durumunda Rusya için ciddi bir güvenlik sorunu haline gelebilecek olan terör gruplarıdır.

Türkiye ise bu cihatçı potansiyelin başına bela olmasından korkuyor bir yandan bunları yerinde tutarak, “başlarında gözlemci olma” bahanesiyle bölgede kalıcı hale gelmek istiyor. Ama diğer yandan, kendi kontrolündeki bu cihatçı yığınaktan devasa bir ordu oluşturarak, kendi savaşlarını sürdürmek istiyor. Ki en tehlikeli kurgu budur çünkü böyle bir ordu, başta Kürtler olmak üzere Suriye’nin bütünlüğüne dönük sürekli bir tehdit olma potansiyeli taşıyor. O yüzden niyetler başka türlü, çıkarlar başka türlü açığa çıkıyor.  Bu çıkar çatışması, sürekli müttefik değiştirme sinyallerini barındırmakta, ayrıca cihatçı göçü nedeniyle özellikle AB’ye dönük bir şantaja dönüşebilmektedir.”

 

‘ABD ve AB ülkeleri çıkarları dahilinde İdlib savaşının uzamasını istiyor’

 

ABD ve AB ülkeleri de İdlib savaşıyla fazlasıyla ilgili olduklarını vurgulayan Yiğit: “ABD ve AB ülkeleri de İdlib’e ilgililer, çünkü savaşın uzamasını istiyorlar. Bundan sonraki kavganın Doğu Akdeniz’e taşınacağını ön görmeyen yok. Doğu Akdeniz’deki doğalgaz üzerine yoğunlaşacak bir paylaşım savaşında Suriye’nin, İran’ın, Irak ve hatta Rusya’nın elinin rahatlamaması için bu savaşın sürekliliği önemlidir. O yüzden bütün küresel güçler aynı anda İdlib’e ilgi göstermeye, “kimyasal silah kullanması halinde” Suriye’ye müdahale etmeye hazır hale geliverdiler” dedi.

 

‘Yeni çatışma döneminin başlangıcıdır İdlib’

 

Yiğit, gerek Astana’da, gerekse Soçi süreciyle başlayan üçlü liderler zirvesinde sınırları çizilmiş anlaşmalar söz konusu olduğunu hatırlatarak, şu yorumu yaptı, “Bu anlaşmalara göre çatışmasızlık bölgeleri belirlendi, garantörler “gerilimi azaltma” görevleri üstlendiler vs. Her ne kadar Türkiye’nin bu anlaşmanın tarafı değilmiş gibi Suriye yönetimine dönük agresif bir dil kullanmaya devam ettiyse de aslında Astana mutabakatının gerekleri yerine getirildi. Bütün cephelerden tahliyeler yapıldı, sorun çözüldü ve bu manada Suriye ordusunun eli epeyce rahatlatıldı. Şimdi sıra Türkiye’nin garantörlüğündeki İdlib’e geldi. Fakat bu noktadan sonra herhangi bir tahliye söz konusu değil, doğrudan cephe savaşı olacak. O yüzden Türkiye böyle bir belayla yüzleşme vakti yaklaştıkça, sesinin ve tepkisinin tonları değişmeye başladı. İdlib savaşını önlemek müttefik değiştirme sinyalleri vererek farklı çarelere yöneldi.  Bu bağlamda Astana mutabakatı sona erebilir. Ki zaten aslında Astan süreci işlevini tamamlamış sayılır. Bu yüzden yeni çatışma döneminin başlangıcıdır İdlib.”

 

‘Türkiye İdlib’te aldığı rolden dolayı kapana kısılmış’

 

Türkiye kapsamlı bir İdlib savaşının başlaması durumunda, garantör olduğu bu bölgedeki on binlerce cihatçıyı barındıran onlarca örgütü ne kontrol edebileceğini ne de yönetebileceğini kaydeden Yiğit değerlendirmesini şu şekilde sürdürdü: “Türkiye İdlib’te aldığı rolden dolayı kapana kısılmış durumdadır. Aslında üstlendiği görev gayet açık; daha fazla kanın dökülmesini önlemek için ılımlı muhalifleri terörist cihatçılardan ayıracak, bu ılımlı grupların gözlemcisi olacak, başka bir alana nakledecek, ondan sonra cephe savaşı başlayacak… Anlaşmanın özü bu” diyen yiğit, AKP’nin yürüttüğü politikayı şu şekilde değerlendirdi;

 

‘Türkiye cihatçilarin geçiş kapısıydı’

 

“AKP, Ilımlı- terörist ayıklaması yapmadı, daha doğrusu yapamadı. Çünkü ılımlısı ya da radikali, buradaki bütün cihatçı yapıların Suriye’ye giriş kapısı Türkiye olmuştur. Hepsiyle bir şekilde bir teması vardır. O yüzden ayırmak yerine hepsini bir çatı altında başka bir isimle birleştirme, aslında gizleme yolunu seçti. Amacı bölge içinde hamilik görevini devam ettirmek ve burada kalıcılaşmaktı. Hatta bu doğrultuda, herhangi bir saldırıya bu grupları koruma güvencesi verdiği dahi yazıldı. O yüzden şimdi “İdlib’e saldırı felaket olur” söylemiyle bu savaşı engelleme arayışları başladı.  Bu süreç Türkiye’yi nereye sürükler? Görünen o ki, 2013 yılına dönüş söz konusu. Yani yeniden Suriye’ye savaş ilanı için NATO’yu göreve çağırma, çeşitli provokasyonlarla ABD ve AB’yi savaşa dâhil etme hamleleri bekleniyor.”

 

‘Türkiye’nin siyasi stratejileri sivillerle ilgili kaygıları samimi değildir’

 

Türkiye ve müttefikleri Suriye savaşının başından itibaren sivilleri ve göç dalgasını sürekli araçsallaştırdıklarını belirten Yiğit: “ 2011 yılında daha hiçbir çatışma yok iken, Hatay-Yayladağı’nda göç ihtimaline karşı çadırlar kuruldu ve olmayan göç üzerinden savaş çağrıları yapıldı” diyerek, 7 yıl içinde yaşanan insani drama ilişkin de şöyle konuştu,

“Bu yedi yıllık süre boyunca “insani dram” sürekli araç sallaştırıldı. Örneğin Türkiye’nin mutabakatına rağmen Halep’ten tahliye edilenler için aynı çığırtkanlığa devam edildi. Şimdi İdlib’den ciddi bir göç dalgası olacağı açıktır. Lakin abartıldığı kadar 3 milyon kişinin göç etmesi beklenmiyor elbette. Çünkü büyük bölümü iç mülteci olmak üzere bölgede yaklaşık 2,5 milyon kişi var. Bunların 800 bin civarı yabancı cihatçılar ile ailelerinden oluşuyor. Olası bir göç dalgasında Türkiye’yi en çok tedirgin eden, gidecek yerleri olmayan bu yabancı cihatçı potansiyeldir.  Çünkü bunlar geldikleri yere değil, ama sadece giriş yaptıkları yere, yani Türkiye’ye dönebilirler.  Türkiye kendi eliyle yarattığı bu krizi küreselleştirmek istemektedir. İnsani dramı dillendirerek BM’yi göreve çağırmakta, cihatçılara Avrupa kapılarını açmakla tehditler savurmakta vs. Bu bağlamda siyasi stratejilerin sivillerle ilgili kaygıları samimi değildir. Bombaları attıkları yerlerdeki siviller söz konusu edilmez ama savaş stratejileri uğruna oluşturdukları argümanları siviller üzerinedir hep. Bu bir çelişkidir ve ne yazık ki savaşların “meşru” aracıdır ”diye ekledi.

Hamide Yiğit değerlendirmesinin sonunda: “Ne yazık ki, savaşlarda insanlık bir amaç değil, her zaman bir araçtır” dedi.