Aziz Nesin ve Çetin Altan – Yavuz Özcan


8B4A9988-5A0C-47BA-A723-330060888F15

İkisinide rahmetle anıyorum.Yedi yaşında ana dilimden koparılıp siyah tahtanın önüne koyulup ‘Ali bana topu at, Baba bana top al’ gibi sözcüklerin kartona yazılıp kurutulacak biberler gibi asıldığı siyah tahtanın hemen solundaki fişler bana ezberletildiğinin beşinci yılında,kimliğimden evrildiğime kanat getiren hocamız elimie diplomamı verip, arta okul sıralarına postaladığı yıllarda memeleketin hali bir başka olduğunu orda görmüştüm. Sağcı ve solcu olunmadan yaşanmıyacağına tanıklık ettikçe bende safımı belirlemiştim. Kırk santimi geçen İspanyol paçalalı pantolunların, uzunca saçlıların vede o dönemin safların nettliğinin sembolü durumunda olan Cumhuriyet Gazetesini özenle katlayıp, gazete isminin dışarıda rahatlıkla görünecek şekilde ceketin yan cöbüne indirmenin bir kimlik olduğu o yıllarda, büyük abilerimizden öğrenmiştim.Yine büyük abilemizden bıyıkları M gibi sarkıklıların da karşı cepheden olduğunu,bu tip bıyıklıları gördüğümüz de hemen oradan uzaklaşmamız gerektiğini de bize iyice öğretmişlerdi. Tabi tüm bunları bilmek ve o kırk santimlik paçalı pantolunu giymenin yeterli ve solcu olamanın tam olarak karşılığına tekabul etmediğini, bunun yanında okumamız gereken birde bir kitap listesinin her halükar da cebimizde bulunması gerektiğini bize iyice tembihlemişlerdi abilerimiz.Tüm bunlar bir araya geldiğinde işlemin tamamlandığını artık biliyorduk. Cebimizde zarururi olarak bulunması gereken uzunca kitap listesi, Felsefenin temel ilkeleriyle başlayıp tüm Sovyet yazarlarını dolandıktan sonra, Türkiye’ye de uğrayıp, Fakir Baykurt,Aziz Nesin, Çetin Altan, Ahmet Arif vb yazarlarıda alt sıralara katıp noktalanıyordu. Felsefenin temel ilkeleri ve rahmetli Lenin’in bir türlü anlamayamadığımız kitaplarından bunaldığımızda Türk yazarlarını kendimize liman eder sığınırdık. Abimin de önerileriyle Azizi Nesin ve Çetin Altan kitaplarını artık hatım etmiştim. Bir gün onlarla tanışabileceği mi hatta bazılarıyla birlikte çalışacağımı hayal bile edemiyordum. Nitekim lise son sınıftayken mesleğe adımımı attığımda 12 Eylül ruhunun kol pençe gezdiği yıllardı. O günlerde gazetelerde solcu olarak damgalananlardan görüş almak, röportaj yapmak mümkün değildi. Bunların arasında Mahsuni Şerif, Tarık Akan, Aziz Nesin, Rahmi Saltuk vb. önsıralardaydılar.

Nitekim haftalık bir sol gazete çalışmaları başlamıştı ve aynı gazetede birlikte çalıştığım arkadaşlarımdan biri gazetenin yazı işleri müdürlüğünü üstlenmişti. Gazetenin ismi Çağdaş. Kendi gazetemizde çalışırken yayınlanmayan, yayınlanmayacak haberleri burada yayınlamaya başladık. Gazete ikinci hafta 50 bin tirajı aştı.

Zincirli Öğretmen haberimden dolayı DGM’ye ifade vermeye gittiğim gün çıkışta Aziz Nesin’le karşılaştım. Hocam bir röportaj için sizinle uygun bir zamanda görüşmek istiyorum dedim. Önce güldü, sonraGazetenin patronu mu değişti, yoksa kendini işten attırmayı mı düşünüyorsun?” diye sordu. Haksizda  değil di.Yok hocam, Çağdaş Gazetesi için, diye yanıtladım sorusunu.’Sen de gönüllü çalışanlardansın demek öyle mi ?” diyesordu. Evet dedim.’Tamam, yarın görüşelim,’’ Tamam,diyerek ayrıldım.

Ertesi gün buluştuğumuzda teyibimin tuşuna bastığımda ilk sorum’Hocam sizce aydın kimdir sorusu oldu.’ “Eğer toplum devlet yapısıyla demokrat değilse, bireylerin tek başına demokrat olmaları olası değil. Yani devletin toplum yapısı demokratsa bireyler de, vatandaşlar da demokrat olabilirler. Onun için de demokrat olmak, aydın olmak, yasaların tümünü çiğnemek demektir. Hani bu diktatörlük yasalarını kaç kişi çiğniyor? Bu da demek oluyor ki, bu yasalara bağlı kalarak aydın olunmaz,’’ diye yanıtladı bu sorumu.

Bu yasaları çiğnemeden aydın ve demokrat olunur mu Hocam? Bizim köşe yazarlarımızın her biri bir lüks odada kalıyor, bizim yaptığımız haberler üzerinde memleketi yorumluyor ve biz aydınız iddiasındalar dedim. Rahmetli Aziz Nesin Köşe yazarları da böyledir. Köşe yazarlığı Türkiye’ye özgü bir yazarlık türüdür. Dünyanın hiçbir yerinde her Allah’ın günü, her konuda akıl hocalığı yapan yazar yoktur. Bu sadece Türkiye’ye özgüdür. Hatta bizim yazarlar bununla övünür. Efendim 90 yaşına kadar elinden kalemi bırakmadı. Ama ne yaptı, yani kalemi bırakmadı da. Ben de yaptım. Bilmediğiniz konu olunca rahat yazarsınız, ders verirsiniz. Sana bir örnek vereyim: Bir yazı yazmıştım, tren gidiyor köpek de onunla yarışıyor, ‘köpek ter içinde kaldı’ dedim. Okuyucunun birinden mektup geldi bana. ‘Ben yıllardır seni okuyorum, hep inanıyordum yazdıklarına. Yalancının biriymişsin meğer. Hiçbir sözüne inanmıyorum artık. Bir de sosyalizm dersi veriyorsun. Köpek terler mi ? diye yazıyordu. Çok şaşırdım buna. Köpek niye terlemiyor diye. O da bir memeli hayvan. Sonra ansiklopedilere baktım, ama bu konuda hiçbir şey bulamadım. Bir arkadaşıma sordum, o da avcılık yapıyordu. Meseleyi anlattım. ‘Adam haklı,’ dedi. ‘Köpek gerçekten terlemez mi? Köpek terlerse derisinden eldiven yapılır. Terlemediği için eldiven yapılmaz. O yüzden ağzından salyası akar, teri dilinden çıkarır,’ dedi. İşte neymiş, bilmediğin her konuda ahkâm keser bazıları,’’ dedi.

Hocam solculardan, sosyalistlerden de diktatör çıkar mı diye sordum. ’Ulan,’’ dedi, ‘’hiç Polpotu da mı duymadın? Ha, diyelim ki onu duymadın, Musolini denen bir zatı da mı duymadın ?’’ dedi. Belli ki hiddetlenmişti. Ama Musoloni ne alaka deyiverdim kendi kendime. Kimsenin beni duymadığını sanıyordum ama yanılmıştım. ‘’Git oku adamın hayatını, babasının nasıl ateşli bir sosyalist partisi sempatizanı olduğunu, kendisinin de senin gibi bir gazeteci, hem de sosyalistlerin gazetesinde başyazar olduğunu,’’ diye açıkladı.

Dilim damağım kurumuştu. Beni sevmişti, sanırım hiddetlenmesi de bundandı. Röportajı bitirdikten sonra, ‘’Sana kızmadığımı bil,’’ dedi. Evet biliyordum. Hiddetlenmesi benim cahilliyimeydi. Elitre ve Etopya, Filistin ve bütün Latin ülkelerinin tarihlerini bir nefeste anlatan ben, Mussolli’nin eski bir solcu olduğunu bilmemem doğrusu yenilir yutulur cinsten değildi. Yuh olsun bana, bunu nasıl atlamışım!

Gazeteye döndüğümde rahmetli Çetin Altan’a, Aziz Nesin’le röportaj yaptığımı ve haftalık gazetede yayınlayacağımı söyledim. ‘’Ulan yani başında ben varken Aziz’e mi gidiyorsun? Bizi adamdan saymıyor musun yoksa?’’ dedi.

Çetin Altan bizim ansiklopedimizdi. Bize Osmanlıyı, Dünyanın önemli olaylarını, yakın Türkiye tarihini kendine has o güzel esprilerini katarak anlatırdı.

‘’İyi etmişsin, aferin!’’ dedi. ‘’Sana bir şey söyleyeyim, ben sade bir vatandaşken çok kez gözaltına alındım, itildim kakıldım, ama mebusluğum sırasında gördüğüm muamele ve yediğim dayakların izlerini üstümde hala taşıyorum. Bu gün çok solcu görünenler bir dönem sonra tersine dönebilir. Sağcılar için de durum böyle. Bak Mussoluni’yi bilir misin, o da çok ateşli bir sosyalistti ve babası da öyleydi. İsmi bile Meksikalı bir sosyalistin ismi.

Haydaaa bir günde iki kez şok tedavisine tabi tutulmuştum. İlk kez duyuyordum bunu. Herhalde şaka yapıyor dedim. “Tuhaf geldi değil mi?’’ diye sorarak tepkimi öğrenmek istedi. Evetdedim. ‘Öyleyse git bu konuda iyi bir araştırma yap, sonra gel karşıma!’’ dedi.

Bu gün şaka günü galiba, hem Aziz Nesin hem de Çetin Altan bunu söyleyenler. Bana şaka yapıyor hayat galiba, diye düşünerek dış haberlerdeki kütüphaneye daldığım gibi ansiklopedileri önüme dizdim. Kendi kendime de söyleniyorum Cehaletin böylesi de olmaz diye.

Anladım ki, insanlar ve toplumlar olayların akışı içinde yaşama tutunmaya çalışırken, gerçeğin bütününü göremezler.

Gündelik yaşamın girdabına kapılır, sürüklenir giderler.Kişiler gibi toplumlar da kendilerine yılların ötesinden, tarihten bakınca kimi zaman hayret, kimi zaman dehşet, kimi zaman kıvançla, gerçekte yaşanmış olanın farkına varırlar. Şu geçtiğimiz günlere yıllar sonra bakacak olanlar, bugünü bizlerden daha nesnel, daha doğru değerlendireceklerdir.  Değerlerini ve vicdanını yitirmiş, kitlelere düşmanlık ve nefret pompalanan, kanı ve ölümü yücelten, çürüyen, çöken bir toplum diyecekler. Abarttığımı düşünmeyin, örnekler sıralamaya da gerek yok.Sartre, aydın üzerine çalışmasının bir yerinde özetle, “Aydın neticede mensubu olduğu toplumun bir ürünü, dolayısıyla varsa arızalı durumları aydının şahsından ziyade toplumun kendisinde aramalı,” diyor. Ve doğru da diyor. Bugün yaşanan tam da budur.

Ta 8. yüzyıldan bu yana Türkler “akıl” kavramıyla “kurnazlık” kavramının berrak tanımlamaları üstünde hemen hiç düşünmemişlerdir. Zaten buna gerek yoktur. Tarihte hiçbir şey icat etmemiş olmalarının bir nedeni de budur sanırım.

Örneğin aklın bir göstergesi olan matematik, bugün dahi en zor gelen bir bilim dalıdır öğrencilere…

Akıl, hem doğadaki tutarlığı gözler, hem de basınç yasası gibi, optik yasaları gibi, elektrik yasaları gibi doğa verilerini kendi yaşamını daha kolaylaştırıp, daha güzelleştirmede kullanır.

Kurnazlık ise, öz gerçeği saklayıp, kendi işine geleni en temel gerçekmiş gibi sunmaktır karşısındakine. Bir çeşit dolandırıcılıktır yani.

Türkler, özellikle toplum yönetimlerinde aklın tutarlığı yerine, kaba kuvvete dayalı kurnazlıkları yeğlemişlerdir genellikle. Ve çok şeyler yitirmişlerdir, hâlâ da yitirmektedirler.  Ayrıca akıl, açıklayıcı olduğu için özgürlükçüdür.

Kurnazlık ise saklayıcı olduğu için baskıcı…

Şimdi düşünün, Osmanlılar döneminde bağımsız televizyonlar ve gazeteler olsaydı, I. Süleyman’ın iki oğluyla beş torununu ve yakın dostu Vezir-i Azam İbrahim Paşa’yı nasıl boğdurttuğunu, o olaylar olurken ekranlardan izleyebilseydik, yerli yersiz, uluorta boyuna “şanlı tarihimiz!” diye bağırabilirler miydi?

Türkiye’de yöneticilik, halka gerçekleri göstermek için değil, çoğunlukla gerçekleri halktan saklamak için yapılır.

Bu gerçek ne yazık ki asırlardır hiç değişmedi. Bir zorlama olmayınca, insan umarsız ve bir dar yerde kalmayınca özeleştirisini içtenlikle yapabilir mi? Sanmıyorum. Kendimizden memnun değilsek, bu kendi yüzümüzden değil, başkalarının yüzündendir. Olsa olsa, ancak çok acı başarısızlıklara uğradığımız zaman bir özeleştiriyi gereksiniriz, ama o da yine kendimizi suçlamadan… Bir özeleştiride, şu işi yanlış yaptım, öyle değil, böyle yapmalıydım, diyoruz.

 Hemen arkadan kendiliğinden şu soru gelir: Neden, hangi nedenle?  Bu neden, her zaman kendimiz değilizdir. Yaşamda olduğu gibi özeleştiride de sorun ve suç, ister istemez bizden başkalarına bulaşır.

 Örneğin Tolstoy, özeleştirisini yapmış olsaydı, daha çok eser vermemiş olmasının sorumluluğunu karısına yükleyebilir miydi?  Beethoven geçimsiz karısının yüzünde daha iyi besteler yapmadığını, özeleştirisinde açıklayabilir miydi?  Veya Sovyetleri Afganistan’a sokup sonrada beceremeyince dönüp bu Afgan halkı sosyalist olmaya yatkın değildir yoldaşlar diyen Sovyet yönetimin bu tavrı, durumu açıklamaya yeter miydi?