Mazhar ÖZSARUHAN YAZDI: Kriz mi, iflas mı (II)


Mazhar ÖZSARUHAN

Sosygun ve talan politikası

Hırs, bir geminin yelkenini şişiren rüzgara benzer; fazlası gemiyi batırır, azı da gemiyi olduğu yerde tutar. (Voltaire)

Bir önceki yazımızda krizlerin özet halinde anatomisini vermiştik. 1994 tarihinde Tansu Çiller’in marifetiyle başlayan gereksiz kriz, 2001-2002; daha sonra 2007 tarihinde ve ardından da 2014 tarihinde tekrarlamıştı. 2007 krizini daha çok küresel bir kriz olarak biliyoruz. Türkiye’yi, gelişmiş Avrupa ülkelerinden çok daha fazla etkilemişti.

Türkiye, diğer ekonomisi dışarıya bağımlı ülkelerde olduğu gibi krizlerin hiç eksilmediği bir ekonomi modeline sahiptir. Kaldı ki bu krizi son yıllarda kalıcı yapan ve yapısal krize dönüştüren en önemli sorunların başında uygulanmakta olan yanlış politikalar ve neoliberalizmin 2000’li yıllardan itibaren tüm kurumları kapsayacak biçimde uygulanmaya başlanmasıdır.

AKP iktidarı Ülkeyi, ekonomisiyle, siyasetiyle ve tüm kurum ve kuruluşlarıyla birlikte 2002 yılı sonuna doğru teslim aldı. Erdoğan ülkeyi devralmadan önce Türk ekonomisinde söz sahibi olan Kemal Derviş’ti. O dönemlerde IMF, Dünya Bankası ve diğer finans kuruluşlarından borç almaya başlamıştık. Erdoğan, Kemal Derviş gibi borç almaya devam etti. IMF’nin sözleşmelerini kurumsal düzenlemeleriyle birlikte devraldı. Bugünkü siyasal otorite neden sızlanıyor ve neyi şikayet ediyor? Bunun cevabı Sayın Boratav’ın [7] dediği gibi bugün kavgalı olduğu ve mücadele ettiği programlar, onun geçmiş hükümetlerinin birer uzantısıdır. Diğer bir ifadeyle öteden beri uygulanagelen bu programlar özünde finans kapitalizminin dünyaya hakim olmak için getirdiği kurallar bütünüdür. [7] Bu programlar Kemal Derviş uygulamaya devam etmiş ve yerleşmiştir. Bunların tamamı hastalıklı kurallardır. Türkiye bu hastalıklı programı 1989 tarihinde devralmıştı. Esas sorun da buradadır. Hem programı devralacaksın ve 16 yıl boyunca uygulayacaksın ve hem de programla kavga edeceksin! Neoliberalizmin temel kurallardan biri sermaye hareketinin aşırı serbestisidir. Bunu uygulayan ülkeler de var, kısıtlı uygulayanlar da, hiç uygulamayan ülkeler de vardır. Bu programın olumlu etkileri de vardır, tabii ki egemen sınıflar açısından. Bunların en başında program gereği “faizler yüksek olduğu sürece döviz kuru ucuzlar” kuralıdır. Bu kural gereği AKP, üst üste 3 seçim kazanarak 16 yıl rakipsiz parti olma yolunda bir ilkeye imza atmayı başarmıştır. Bu tarihlerde yalnız ABD değil, G8 ülkelerinin tamamına yakını Türkiye’ye sermaye ihraç etmiştir. Arap ülkeleri dahil. Hatta milli gelirin % 8’e yakını yabancı sermaye girişi ile mümkün olabilmiştir. Bugünkü krizin sorumlusu da Neoliberalizme dayalı modelin kavgasız, gürültüsüz sürdürülmesidir.

Bu model 1998-2002 tarihleri arasında dünya ekonomisini sarsmıştı. Doğu Asya ülkeleri büyük krizin eşiğine geldi. Ancak kısa sürede kendilerini toparlamayı başardılar. Aynı şekilde Arjantin de bundan nasibini almıştı. Geçen bölümde Arjantin ile ilgili uygulamaları açıklamıştık.

Küresel ekonomide neoliberalizm uygulamasında “merkez” ülkeler ile çevre ülkeler vardır. Merkez ülkeler sermaye ihraç eden ülkeler; başta ABD olmak üzere, bu programda sermaye girişlerini sağlayan ülkelerdir. O ülkeler özgürdür. Ancak bir de madalyonun öteki yüzü vardır ki, o da Türkiye ve benzeri “çevre” ülkelerinin durumudur. Ekonomileri az gelişmiş bu tür ülkeler finans kapitalizmin köleliğini üstlenmişlerdir. Bu olgu neoliberalizmin doğasıdır.

Merkezin dünya sistemi içerisinde dengeyi sağlayabilmesi için çevre ülkelerine ihtiyacı var. Ancak merkezin yarı çevre konumunda bulunan ülkelerin merkez ülke olmaya doğru seyretmelerine ve hamle yapmalarına da katlanması mümkün değildir. [8] Çevre ülkeler de Türkiye gibi kendilerini tamamen teslim etmiştir.

16 yıl boyunca bu programı uygulayan bir siyasi otoritenin şikayet etmeye ve sızlanmaya hakkı yoktur. Ülkeye giren sermaye geleceğe yatırılmamıştır. Yani eğitime, sağlığa, teknolojiye ve çevreye yönelmedi, doğrudan doğruya inşaat sektörüne ve ucuz kredi kullanılsın diye finans kuruluşlarına, iç tüketime dayalı alanlara yöneldi. 2002 ve 2008 krizleri sonrasında dünyada bollaşan sermaye ve paraya çevrilebilen varlıklar (likidite) Türkiye’ye girmeye başladı. Öyle ki 2003-2018 tarihleri arasında 600 milyar gibi dudak uçurtan miktarda sermaye girişi oldu. Ancak bu yabancı sermayenin 450 milyar doları dış borç yaratan sermaye idi. [7]

Yıllara göre dış ticaret açıklarını incelediğimiz zaman karşımıza gerçekten devasa rakamlar çıkmaktadır. Bu tutarlar aşağıdaki gibidir.

2002: 15.5 milyar dolar,

2003: 22.1 milyar dolar,

2004: 34.4 milyar dolar,

2005: 43.3 milyar dolar,

2006: 54.1 milyar dolar,

2007: 62.8 milyar dolar,

2008: 70 milyar dolar,

2009: 38.8 milyar dolar,

2010: 71.7 milyar dolar,

2011: 106 milyar dolar,

2012: 84.1 milyar dolar,

2013: 100 milyar dolar,

2014: 84.6 milyar dolar,

2015: 63.3 milyar dolar,

2016: 56 milyar dolar,

2017: 77 milyar dolar,

2018: 82 milyar dolar (tahmini)

(Kaynak: Tüik)

2002-2018 yılları arasında toplam dış ticaret açığı ise 1 trilyon 100 milyar doların bir hayli üstündedir. Bu tarihlerde geçen 16 yıllık süre içindeki cari açık, Türkiye’nin 52 yıllık toplam cari açığını 4,5 kez katlamıştır. 1923’ten 2002’nin sonuna kadar geçen 80 yılda Türkiye’de toplamda 247 milyar dolar dış ticaret açığı varken, AKP’yle geçen 15 yılda, 2017 sonu itibarıyla toplam dış ticaret açığı 967 milyar dolara ulaşmıştır.” Bu açık, milli gelirin 1/3’üne denk gelmektedir. Bu rakam aynı zamanda 2017 bütçesinin dolar bazında 10 katından fazladır. 2018 yılı itibariyle Türkiye’nin dış borç stoku 466,7 milyar dolardır. Eskiden % 30 olan özel sektör borcu, 2018 itibariyle % 70’e çıkmıştır. Bu borcun 352 milyar doları özel sektöre aittir. Yarısı bankalara gitmiştir. Borçların büyük kısmı Avrupa ülkelerinden alınmıştır. Bunların arasında uluslararası kuruluşlar, hükümet kuruluşları, Avrupa Konseyi Kalkınma Bankası, Avrupa Yatırım Bankası, Uluslararası İmar ve Kalkınması Bankası, İslam Kalkınma Bankası,  gibi kuruluşlar başta gelmektedir. Bu ülkelerin alacaklılar sırasına göre İngiltere, Almanya, ABD, Hollanda, Bahreyn, Lüksemburg, Fransa, Avusturya, Belçika ve Malta sıralanmaktadır.

Ek: Türkiye’nin Dış Borç Stoku Ayrıntılı Tablosu (1990-2017 III. Çeyrek) (Kaynak: Hazine Müsteşarlığı

1994 Tansu Çiller döneminde Ankara metrosunun yapımı için Japonlardan borç tahviller alındı. Japonlar, hazine garantisi olmadan bu parayı ödemeyeceklerini söylediler. Bunun üzerine bütçe kanununa konulan bir madde ile dış borç, Hazine tarafından ödenmişti. Özel sektörün borcuna gelince 6 Aralık 2000 tarihinde Başbakan tarafından yapılan açıklama ile “bankacılık sektörüne açılan kredilerin de hükümetin güvencesi altında olduğu” açıklandı. Yani, özel sektör borcunu ödeyemezse, hazine ödeyecek. Hazine bu parayı da vatandaştan çıkaracak. En çok etkilenecek olanlar da yoksul vatandaşlar olacak. Geçenlerde doların yükselmesiyle birlikte akaryakıta % 9 zam yapıldı. Ardından ekmeğe, gübreye, demire çimentoya peş peşe zamlar yapıldı. Zamlar, dur durak bilmeyecek ve temel gıda maddelerinden tutun da elektrik, doğal gaz, sigara, içki, şeker ve kiraya varıncaya kadar, halk deyimi ile iğneden ipliğe; hayat pahalılığı çekilmez bir had alacak. Otokrat denilen dikta heveslisi bir kişiye neoliberalizm gereği tüm yetkiler verildiği için de insanların yönetimi ve zamları protesto etmek, demokratik hak ve taleplerde bulunmak, işçilerin grev, toplu sözleşme ve hak arayışları neoliberalizm gereği yapılamayacak. Toplum tüm bu sıkıntıları çekmeye zorlanacak. Arada buna isyan eden olursa, yargıçların, polislerin ve cellat gibi gardiyanların insafına bırakılacak.  Neoliberalizmde devlet, hem özel sektörü şımartıyor, hem de tüm yolsuzluk ve hırsızlıkların ile iflasına kefil oluyor. Böyle ülkelerde hiç şüphesiz ki ekonomik krizler yapısaldır ve süreklidir. Neoliberalizm varsa, ülke rahat yüzünü görmeyecektir. Bunu siyasi otorite de görüyor. Ancak eli mahkûm; bir kez köle ülke, ekonomik deyimle çevre ülke oldu mu bundan kurtuluş asla olmayacaktır.

Küresel krizlerin tamamı Türkiye gibi çevre ülkelerin ekonomilerini talan edecek. Ekonominin ehil olmayanlar tarafından yönetilmesi ise, giderek iflası beraberinde getirecektir. Çevre ekonomilerinin bu anlamda küçülmesi demek, ulusal yapıyı tamamıyla bozacaktır. Sonuçta çevre ülkelerin ulusal devletleri birer birer yerini kabile devletlerine bırakacaktır.

(Devam edecek)


[7] Prof. Dr. Korkut Boratav, Kriz Söyleşileri, (Duvar Gazetesi, 20.08.2018)

[8] https://iibfsiyasetbilimi.wordpress.com/2011/06/24/dunya-sistemi-ve-wallerstein/



;