10714615_654988691281852_1186860154_n-1

Yakup ASLAN

2011 yılında grub toplantısında Erdoğan şöyle diyordu: “103 yaşında Berfo ana.. Düşünün bir gece evinize geliyorlar, gözlerinizin önünde çocuğunuzu alıp götürüyorlar. Cumartesi annelerinden on iki tanesini kabul ettim. ‘31 yıldır kapımı kilitlemiyorum’ diyor Berfo ana.. ‘Belki bir gün çıkar gelir, kapıyı kilitli bulmasın diye kapıyı hep açık tutuyorum.’ Diyordu..” Grup toplantısında bunlar anlatılırken, salonda bulunanlar ağlayarak dinliyorlardı.

images.jpg

Peki 7 yıl içerisinde değişen neydi!

O gözyaşına boğulanlar, şimdi çocuklarının akıbetini soranlara orantısız güç kullanarak geçmişlerini tekzib ediyorlar. Yasal hak olmasına rağmen, bireysel insiyatifle resmi şiddete ek olarak yasaklama getirebiliyorlar..

Peki insan kendi çocuğunun akıbetini sormasın mı? O çocuklar onların yüreklerinin bir parçası değil mi? Onların, çocuklarının başına neler getirildiğini ve kemiklerinin nerede olduğunu öğrenmelerinden daha doğal bir hak olamaz… Berfo Ana ne diyordu.. “Ben Cemil Kırbayır’ın annesiyim. Ölüsünü verin, cenazesini verin. Yeter..” Bütün anaların talebi buna benzerdir.. Bu analar yaklaşık 13 yıldan fazladır her hafta bu alanda size seslendiler, yaşadıkları acının boyutunu kamuoyuna duyurmaya çalıştılar. Siz 3 maymunu oynadınız.

Duymadınız..

Görmezlikten geldiniz..

Diliniz tutuldu..

Ters yanınıza geldiğinde de canlarının bir parçası olan çocuklarını sordukları için, onları devletin bütün gücüyle ezmeye çalıştınız. Kar-kış, yağmur, çamur, soğuk demeden ve onların acıları karşısında nasıl soğuk bir beton duvar haline geldiğinizi bildikleri halde 13 küsur yıl boyunca ısrarla, imanla aynı soruyu soran bu analarının taleplerine kulak tıkamayı adat haline getirdiniz. Buna rağmen dilinizin açılmasını bekleyen anaların saçlarına aklar düştü, siz yine ‘inadım, inat!’ dediniz.

Sizin çocuklarınız olsaydı böyle mi yapardınız. Gerçi vatanperver geçinenlerin hepsinin çocukları ABD veya Avrupa vatandaşı veya sermayeleri yurt dışında. Geleceklerini bu şekilde garantiye almışlar. Siz de çocuklarınız için karda, kışta çamurların içine oturup hakkınızı aramaz mıydınız? Arardınız. Eski demeçlerinizde duyarlılık ifadeleri var. Ayaklarınız sağlam yere basıncaya kadar onları duyar gibi yapıyordunuz. Duyarlı olduğunuza inandırmak istiyordunuz. İnandık da. Çünkü yüce mesajı referans gösteriyordunuz. Her konuda olduğu gibi bu konuda da ilgili duruyordunuz. “Eğer sizin acınızı unutursak taş kesilelim, kalbimiz kurusun” sloganı dilinizden hiç düşmüyordu..

Sonra tercih yapma yol ayrımında söylediklerinizin tersine bir tavır sergilediniz. Yani gerçek yüzünüz, ayrık, kopya, taklit düşünce kuşatmasından sıyrılmış halde sislerin arasından belirdi. 700. hafta boyunca yasal haklarının dışına taşmadan sadece adalet istediler, çocuklarına işkence yaptıktan sonra kaybedenlerin açığa çıkmasını ve işledikleri suçlardan dolayı yargılanmasını, tarih önünde mahkum, rezil olmalarını ve çocuklarına ne yapıldığını öğrenmek istediler. Geçmişte bundan fazlasını talep ediyordunuz. Araştırma Komisyonu kurulmasını, sadece suçu işleyenlerin değil bu emri verenlerin ve göz yumanların da cezalandırılmasını istiyordunuz. Arşivlerde var.  Tamamen sivil ve barış perspektifinde yapılan bu çağrı, hukukun görünür olmasını talep etmek kime göre, neye göre yasak veya kötü! İnsanın kendi hakkını savunması, talep etmesi insan olmanın, erdemin gereği değil mi! Bunu yasalara, uluslararası antlaşmalara ve dünya kamuoyuna rağmen yasaklayan, devlet gücü ile şiddeti devreye sokan mantığın gerekçesi ne olabilir… Adalet, hak arayışlarını yasaklayanlarla, çocuklarını beklemekten saçlarına aklar düşen analara şiddet uygulama emri verenlerle, onların çocuklarını kaybedenlerin mantığı arasında bir paralellik yok mu? Yoksa gelenek bu mu! Kim gelirse gelsin, geçerli olan şiddetin kutsandığı devlet ritüeli midir? Geçmişteki onca slogana, mesaja, adalet perspektifindeki ağır sözlere rağmen ırkçı zeminde geliştirilen bu retoriğin devletin hangi sorununu çözeceğini merak ediyorum! Eğer yasalar, uygulamalar bireysel asabiyetin refleksi haline gelecekse bunca zahmete ne gerek var.. Yasamanın uykusuz pahalı geceleri, koca koca binalar veya kalın kitapların içerisine sığmayan yasalar neden.. Çocuklarının kaybedilmesi suç ve bu suçu işleyenlerin aramızda dolaşması felaket değilmiş gibi, bir de kayıp yakınlarının haberini soranlara şiddet uygulayıp, gaz, cop ve kaba dayakla karşılık vermek acizliğin göstergesi değil mi? Neden korkuyorsunuz! O saçlarına ak düşmüş anaların zaten yüreklerini yerinden söküp aldınız. Onlardan mı korkuyorsunuz, yoksa sürekli karşınıza dikilen vicdanla mı sorununuz var! İkisinin de gücü size yetmiyor. Endişelenmenize gerek yok..

Korkularınızı yenmek için orantısız güç kullanmanız çare değil, kendisini ırkçı reflekslerden arındıramayanların romantizmidir bu yöntemler.. Değiştiniz, dönüştünüz, ortaklarınıza benzeştiniz. Bu sizde alışkanlık oldu.. En küçük bir muhalefeti, sesi nasıl sindirdiğinizi herkes biliyor.

İşkencecilere, Beyaz Toros sahiplerine, faili meçhul ustalarına varis olmaya mı öykünüyorsunuz, yoksa daha önceki örneklerde olduğu gibi benzeştiniz mi! Zift kuyuları, mağara işkencehaneleri, domuz bağları, mezar evleri, toplu mezarlar, zulümler, adam kaçırmalar, derin ilişkiler, makaroflar, faili meçhuller hep bu cumartesi annelerinin hikayeleriyle ilintili değil mi? Bütün olanlar, Ankara’nın karanlık dehlizlerinde buharlaştı mı.. Toplum balık hafızalı olabilir, ama bu anaların yakınları kayıp. Onların gecesi, gündüzü hep bu hasretle yoğruluyor.. Onlar unuturlar mı?

Ne de olsa tekçilik için dünyanın bütçesi ve devletin gücü sonuna kadar harcanıyor.. Güç ve imkan imparatoru olduktan sonra benzeşmekte sakınca görmüyorsunuzdur. “Ömer’in adaleti, ırkçılık ayaklarımın altındadır!” mesajları sadece köprüyü geçmek için miydi? Öyle olmasaydı, en ağır vergi borçları bir kalemde silinen, bütün büyük ihaleleri tekelinde tutan Mehmet Cengiz, 3. Havaalanı’na alınacak 3 bin güvenlik görevlisi konusunda “Kürtler alınmamalıdır!” dediğine dair haberlerle ilgili soruşturma açmalı değil miydiniz? Kürtlere düşman gözüyle bakılması politikalarının ülkeyi nasıl kuşatma altında tuttuğunu görme basireti sergilemiş olsaydınız, sorunlar kendiliğinden çözülürdü. Sizi uyarmayı sorumluluk sayanları yargıyla susturduğunuz, tutuklattığınız, uyarı mekanizmaların neredeyse tamamını tekeliniz altına aldığınız, farklı bir söz söyleyeni ‘düşman, vatan haini’ ilan ettiğiniz için vicdanınızla başbaşasınız artık.. Kirli çıkar ilişkisi içerisinde her ipte oynayan şovmenlerin, ulusçuluk hezeyanlarını din zannedenlerin kuşatması altındasınız artık. İsteseniz de istemeseniz de onların direktiflerini emir telaki etmek zorundasınız.. Fırsatları kollayan döviz rezervi yapan bu ırkçı çevrelerin sahte vatanperverlikle kriz dönemlerinde servetlerini birkaç kat artırmaları, haksız kazançları bile umrunuzda değil. Günü kurtarmak, kotarmak kafi geliyor.

700. haftada yaşananlar aslında bir ülkenin ulusalcı politikalarla nasıl zulmün, zulmetin kucağına çekilmek istendiğinin göstergesi. “Kadife eldiven içinde demir yumruk” politikalarıyla öğünmek, akıl karı değil. Devlet insan içinse böyle bir düşünce barbarlıktır. Egemenliğin risk taşıdığı zamanda karşı duruş sergilediğiniz, ırkçı, nobran, ilkel mantığı ayaklarınızın altına aldığınız bir suçun geleneğini devralmak, onların geleneklerine varis olmak aslında acizliğin, tükenmişliğin sonucudur. Mevcut yasalara göre bile, suç sayılan fiilleri sahiplenmek, organize etmek geçmişte hiç kimseye yarar sağlamadığı gibi size de bir faydası olmayacaktır. Bu fiilleri organize edenler yasal koruma altında da olsalar, yeryüzünün lanetlileri olarak anıldıklarını asla unutmazlar. Mafya çetesi, ırkçılık furyası ve bu çerçevede şekillenen ve toplumu kuşatma altında tutan politikalar acizliğin göstergesi olduğu gibi, yıkımın ve kaybetmenin de gerekçesidir.

Yol yakınken rahmani olan yöntemlerle çözüm üretin. Şeytanin geleneği kendisine bile fayda sağlamamıştır. Kucaklama, barışma, geçmişle yüzleşip gereğini yerine getirmek istisnasız herkesin “ama”sız kabul ettiği bir yöntemdir.. “Ya Vatan Ya Silifke” replikleri artık son bulmalı.. Tek doğru sizin doğrunuz değil. Her şeyi kendinize hak gördüğünüz kadar, başkaları da bunu kendilerine hak görüyor. Bir tek Roboski analarının feryatlarına kulak tıkamasaydınız, çok şey değişecekti. Bu ülke insanları, bir Hollanda, Danimarka veya İsviçre kadar huzuru, özgürlükleri, adaleti, hakkın hakim olduğu güvenli bir ülkeyi hak ediyorlar.