Kapitalist üretimin en büyük engeli, sermayenin ta kendisidir.

(Karl Marx)


img_2584

Mazhar ÖZSARUHAN

2018 yılı bir “kriz yılı” olabilir mi, diye soran dostlara, “olabilir” demiştik. Oysa görülüyor ki Türkiye, 24 Haziran seçimlerine girmeden çok önceleri ülke olarak iflasla karşı karşıya kalmıştı. Krizin asıl nedeni ne Amerikalı rahip, ne Trump’un Türkiye ile ilgili yaptırımları ve ne de Alüminyum ithalatına koyduğu kotadır.

Kapitalist sistemin kendisi ekonomik krizler, darboğazlar ve iflaslar sistemidir. Bu sistemden en çok mustarip olan kesim işçi sınıfı ve dar gelirli büyük yığınlardır. Sistem gereği ekonominin tüm yükünü omuzlarında taşırlar. Diğer bir deyişle dünyayı sırtlamıştır yoksul kesim. Cumhuriyet tarihinin kuruluş felsefesindeki arıza, bizleri bugüne kadar yarı sömürge bir ülke olmaya, kapitalist tekellerin, uluslararası finans kuruluşlarının yolgeçen hanı, ülkeyi yönetenleri gönlünce istediklerini ve kendilerine hizmet edenleri atadıkları, stratejik önemi göz ardı edilmeyecek bir ülke konumuna getirmiştir. Geleceğe miras olarak borçtan başka hiçbir şey bırakamayacağımız torunlarımızı özgürce yetiştiremeyeceğimiz, ücretli köleliğin en iptidai şekliyle devam ettiği bir ülke bırakıyoruz, yağmalanmış, talan edilmiş bir ülke!

Bugün bir kriz varsa, ülke yönetiminin İslami kurallara uygulama konusunda Recep Tayyip Erdoğan’ın faizi, piyasa kurallarına uygun yükseltmek isteyen Merkez Bankası’na müdahalesi ile gelişen ekonomik olaylar zinciri haline getirmiştir. Seçim öncesinde Mehmet Şimşek’in bakanlıktan istifası da bilinen krizin ilanından başka bir şey değildi. 24 Haziran 2018 seçimleri yapılmadan önce 21 Mayıs 2018 tarihinde gazetelerde yer alan Ünlü ekonomistlerden Russell Napier ile yapılan röportajda Türkiye’nin iflasa doğru gittiğini ve kısa sürede bunun ayyuka çıkacağını vurgulamıştı.

Napier, küresel piyasalarda 1980’lerin yeniden yaşanacağını ve Türkiye’yi büyük bir krizin beklediği yorumunda bulunmuştu. “Türkiye’nin iflası başladı, en geç seçimlerden sonra Türk Lirası’nın muazzam değer kaybedeceğini ve 400 milyar doları bulan borcunu ödemeyecek duruma geleceği”ni açıklamıştı. Bunun ilk belirtileri Türk Telekom ve Doğuş Holding’de yaşandı. Napier’e göre Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, düşük faizlerle ekonomik büyümeye ulaşmak için sermaye kısıtlamalarını kullanmaktan kaçınmayacaktır, [1] demişti ve dediği çıktı.

1980’den bahsetmişken, ülkenin 24 Ocak kararlarıyla kapitalizmin neoliberalist modelini tercih ettik. Bunda en önemli etken, dönemin başbakanlık müsteşarı Turgut Özal’ın önerisinin egemen ülkelerce dayatılmasıydı. Neoliberalizm, doğası gereği anti demokratiktir, baskıcıdır ve faşizmin tüm türevleriyle insanlık düşmanı bir modeldir. Otoriter olan bu rejimi bugün Türkiye’nin yönetim sistemini tamamen değiştirdi. Günümüzde büyük yığınların şikayet ettiği otokrasi tipi totaliter rejim, neoliberalizmin gereğidir. Irak’ta Saddam Hüseyin devrildikten sonra bir süreliğine yeni hükümet tarafından denendi, ancak ticaret burjuvazisinin isyanıyla karşılaşıldı. Ülke kaosun içine girmek üzereyken, akil adamların müdahalesi sonucu bu sistem terk edildi. Türkiye’de bunun sorumlusu AKP reisi değildir. Erdoğan 1980 tarihinde geçerli olan model ile yola devam etti. Ancak bu model gereği, totaliter rejim gerekiyordu. Ülkede muhalefet olmayınca da Anayasa değişikliği ile bu sisteme kolayca geçildi.

Neoliberalizme dayalı otoriter rejimler, finans kapitalizminin tüm kayıplarını emekçi sınıfların omuzlarına yükleme karakterine sahiptir. Krizin derinleşmesi durumunda ortaya çıkacak ağır yükün bedeli emekçi sınıflara, yoksul halka ödetilir. Bu, sistemin gereğidir.  Bu nedenle bu tahakküm rejim için demokrasi artık öncelik sırasından tamamen çıkmıştır.

Yıl 2015, Bloomberg Küresel İflas Riski Endeksi’ni hazırlamıştı. Buna göre Türkiye 10. sırada yer almıştı. Küresel risk sıralamasında ilk 10; Venezuela, Yunanistan, Ukrayna, Pakistan, Mısır, Kıbrıs, Rusya, Brezilya, Kazakistan ve Türkiye olarak belirlenmiştir. [2] Böylece mevcut siyasi otoritenin 2023 için hayal ettiği gibi Türkiye ilk 10 ekonomi arasına girmedi. Ancak Erdoğan, ülkeyi, iflas eden ekonomiler arasına sokmayı başardı.

Aslında bu krizi biraz daha öteye 2000’li yıllara götürelim. Bu yıllarda uygulanan ekonomi politikasının gereği ekonomi, faiz ile döviz arasında sıkıştı. Diğer bir deyişle ekonomik durgunluğa karşı faizleri düşürme önerisi, Türk Lirası’nın daha da değersizleşmesine neden oldu. Bu değersizleşme enflasyonu [3] körükledi. 2016 yılının Haziran ayından itibaren kriz, tüm sektörleri etkiledi ve 2017 yılına taşındı.

Krize karşı devletin elindeki kamu iktisadi teşebbüslerine ait işletmeler, binalar ve arsalar ile mevcut arazilerin satışı gündeme geldi. Nitekim AKP’nin iktidara geldiği tarihten itibaren 80 yılın birikimi olan ekonomik değerleri 62 milyar dolara satıldı. Yanlış ekonomi politikalar ve ehil olmayanların sorumluluk makamlarına getirilmesi sonucu bütçe açığı 10 yılda 170 milyar doları buldu. Üretim ekonomisi yerine tüketime dayalı bir sistem benimsenmesi, paranın üretim birimlerine yatırılacağına, ölü yatırıma yöneltilmesi, ulaşımı olmayan yerlere köprü, yol yapılması, inşaat sektörüne ulufe dağıtır gibi bütçenin çarçur edilmesi, kentlerde devasa plazaların inşa edilmesi, 20 milyon asgari ücretlinin açlık sınırının altında yaşamaya zorlandığı bir ülkede beş yıl içinde 450 milyar dolar borçlanmasının mantıklı bir açıklaması bugüne kadar yapılamadı, yapılamaz da.

Bu tarihlerde ülkenin elindeki tüm stratejik kuruluşların tamamı satıldı.  2005 tarihinde Türk Telekom’un % 55’i Arap sermayeli Ojer Telekom’a, TÜPRAŞ’ın % 51’i, 4 milyar 100 milyon dolara İngiliz Shell-Koç ortaklığına satıldı. 2006 tarihinde PETKİM’in % 51’i 2 milyar dolara Azer Socar’a, TEKEL’in 6 tane sigara fabrikası, 1,7 milyar dolara Hollanda merkezli British & American Tobacco’ya satıldı. TEKEL’in içki bölümünü 2003 tarihinde alan yerli Mey, 3 yıl sonra aldığı fiyatın 2,5 katına hisseleri TPG adlı şirkete devretti. Fon, 5 yıl sonra Mey’i özelleştirdiği fiyatın yaklaşık 10 katı fiyata İngiliz Diageo şirketine sattı.[4]  Bu tarihlerde bankacılık sektörünün % 50’si, sigorta sektörünün % 70’i yabancı şirketlere peşkeş çekildi. İlaç sektörü 106 yabancı şirketin tekeline geçmiş ve pazardaki payları % 70’i aşmıştır. Akaryakıt sektörünün % 65’i, doğalgazın % 15’i yabancı şirketlerin elinde. Tüm bu satışlar, AKP reisinin ülkeyi kendisi gibi ehil olmayan politikacı ve yerden yetme bürokratların talan politikasından öteye gidememiştir. Yeri geldiğinde satılan işletmelerin satış tarihleri ile şirket isimleri ve yabancı tekeller listelenecektir.

Ülkemiz her dönem krizlerle boğuşmuştur. Ancak bu krizler, talan politikasına dönüşmemiştir. Sizlere 1929 tarihinde dünyayı saran ve Türkiye’yi etkisine alan ve günümüze kadar süregelen krizlerden söz etmeyeceğim; konu dağılır. Bu nedenle geçmiş birkaç dönemli krizden bahsetmek istiyorum.

• 1994 tarihli kriz, Tansu Çiller’in marifetiydi. Erdoğan’ın hocası sayılan bu ekonomik-politik zat, tıpkı bugün Erdoğan’ın yaptığı gibi faizleri düşürmeye kalkıştı, ısrar etti, kriz başladı. Yabancı sermaye ülkeyi terk etti. 16 milyar dolarlık ekonomik daralma gerçekleşti. Bu durum, bir önceki yılın ulusal gelirinin % 6’sını aşmıştı.[5] Sonuç itibariyle ekonomi, krizin olduğu yıl % 5,5 küçüldü. Dış borç 69 milyara yaklaştı. Reel büyüme eksi (-)6,1 olarak gerçekleşti. Burjuvazinin düştüğü ekonomik krizin faturası kişi başına 1283 dolar olarak topluma yansıtıldı.

• Kara Çarşamba olarak bilinen 2001 krizi, orta vadede büyük değişikliklerin yaşanmasına neden oldu. Binlerce esnaf kepenk kapattı, milyonlarca çalışanın işsiz kalmasına neden oldu. Kısacası dünyada da görünen bu kriz, Türkiye üzerinde Aysun Bayhan’ın deyimiyle bir silindir gibi geçti. Bu tarihte Rusya’da ekonomik kriz büyüdüğü için Türkiye, en önemli ihracat ve Turizm partnerini kaybederek, bavul ticareti iflas etti. Net sermaye akımları negatife dönüştü, iç borçlanma faizleri yükseldi ve ekonomi % 6 gibi inanılmaz bir küçülmeye seyirci kaldı. [6] 2001 krizinin etkileri bir yıl sonra ortaya çıktı. Aynı tarihlerde Arjantin’de de kriz vardı. Arjantin dış borçlarını sadece % 10’u ödeyerek, ilişkileri kesme yoluna gitti. Türkiye, dış borçlarının tamamını ödeyerek, dış borçlanmaya dayalı ekonomi modelini seçti.[7] 2002 yılı itibariyle dış borç 130 milyar dolar civarında seyretti. Bu rakam, Gayri Safi Milli Hasıla’nın (GSMH) % 54,8’ini oluşturdu.

Aşağıdaki tablo Hazine Müsteşarlığının 1990-2017 Türkiye’nin Dış Borç Stoku

Ayrıntılı Tablosu’ndan alınmıştır.

• 2007-2008 Küresel krizi de Türkiye’yi etkiledi. Dönemin başbakanı Erdoğan’ın dediği gibi kriz “teğet” geçmedi. Türkiye’de % 11 olan işsizlik oranı % 14’lere çıktı. Kayıt dışı istihdam % 47’den % 43’lere düşerek, güven ortamı ile ileriye dönük beklentiler olumsuz yönde etkilendi, yatırımlar ertelendi, üretim kapasitesindeki artış sınırlandırıldı ve ekonomi olumsuz etkilendi. Gayri Safi Milli Hasıla % 6,5 oranında azaldı. 2007 Krizi’nin diğer bir özelliği de 2009’un ikinci çeyreğinde ekonomi % 14 daralmış olmakla birlikte genel daralma oranı % 6,2 civarında seyretti. Bu tarihte yıllık büyüme %1,1’lerde kaldı. Ödemeler dengesi 2007 yılında 62,8 milyar; 2008 yılında 70 milyar dolar civarında seyretti. 2008 itibariyle dış borç yükü 281 milyar dolar civarındaydı.

• 2014 Krizi, Türkiye’de 2016 yılının üçüncü çeyreğinde % 1,8’lik bir daralmaya sebep oldu. % 4’lerde olan büyüme % 2,3’e kadar indi. Tarım sektörünün daralması % 7,7 olarak gerçekleşti. Sanayi sektörünün toplam katma değeri de % 1,4 oranında azalmaya sebep oldu. 2016 yılında cari işlemlerde 56 milyar dolarlık bir açık verildi. Dış borç, bir önceki dönemden devralınan borçlarla birlikte 404 milyar dolara yükseldi. Borcun milli gelire oranı % 47,2 olarak gerçekleşti.

Hiç şüphesiz ki bugünkü siyasal otoriteyi işbaşına getiren en büyük olgu, 2001 krizi olmuştur. Bu krizin Boratav hocamızın dediği gibi 2002 tarihindeki yansıması da Ostim esnafının başbakanlık binası önünde yazarkasayı fırlatması ile başlamıştı. O dönemde iktidar parlamentodan tamamen tasfiye edilmişti. Ülkenin daha genç, dinamik ve ısrarcı bir başbakana ihtiyacı olduğu algısı yaratılmıştı. ABD’nin devreye girmesiyle AKP’lilerin itirafları doğrultusunda Recep Tayyip Erdoğan, aranıp da bulunmayan bir isimdi.

2018 krizinin aktörlerini bir sonraki bölümde irdelemeye çalışacağım.


[1] Russell Napier, Türkiye’nin iflası başladı (T24, 21 Mayıs 2018)

[2] Pelin Ünker, Küresel iflas riskinde ilk ondayız (Cumhuriyet Gazetesi, 10 Ağustos 2015)

[3] Doç. Dr. Ümit Akçay, 5 Madde’de Türkiye krizi (Duvar Gazetesi, 2 Ocak 2017)

[4] Salih Aydın, 80 yıllık birikim 15 yılda satıldı (Yeniçağ Gazetesi, 13.02.2017)

[5] Prof. Dr. Korkut Boratav, Türkiye’nin dört krizi ve bugün (Birgün Gazetesi 16.12.2016)

[6] https://paratic.com/2001-krizi/

[7] Prof. Dr. Korkut Boratav, Kriz Söyleşileri, (Duvar Gazetesi, 20.08.2018)