DD2041BA-F7C7-44BF-9EB3-4A6898071CAC

Ömer AĞIN

Farklı zamanda, değişik yerde, özgün amaçlar için söylenmiş kimi sözler-tespitler kendini aşarak “genelleme” içeren bir anlam kazanabilir ve emsalleri içinde bir içerik oluşturabilir.

1977 yılında Moskova’da TKP Genel Sekreteri İsmail Bilen ile karşılaşmıştık. Bizler Moskova’ya eğitime giden TKP grubuyduk. İ. Bilen, TKP’nin tarihçesi hakkında bizi bilgilendiriyordu sohbet havasında. Konuşmasının bir yerinde; “TKP, eşeğin kuyruğuna dönmüştü, ne uzuyor, ne de kısalıyordu. Ama çürüyordu… Bu gidişata müdahale etmemiz gerekiyordu ve 1973 Atılımı’nı gerçekleştirdik.” demişti. Evet, TKP uzun yıllar “kış uykusuna” yatmış, sadece “Dış Büro” olarak adlandırılan bir mülteci grubunun dışında bir varlık gösterememişti. Elbette bunda artık süregen hale gelen baskı ve tutuklamalar da rol oynuyordu. Bu yüzden “ülkede” doğru dürüst tek bir parti örgütü bile kurulamamıştı, ta ki “1973 Atılımı”na kadar. Amacım, TKP’nin tarihinden kimi kesitleri aktarmak değil. Dün yaşanan kimi olaylardan dersler çıkararak, bugün hangi örgütsel yapıda çalışıyorsak çalışalım, hatalarımızı asgariye indirebilmektir…

TKP’nin ikinci ve üçüncü kongresi arasında yaklaşık otuz beş sene geçiyor. TKP, bu yıllarda ciddi hiçbir faaliyet gösteremiyor. “1973 Atılımı”ndan sonra da TKP programında detaylı bir yol haritasından söz etmek zordur. Bir nevi Avrupa Komünist Partilerinin programları benzeriydi. Kürt sorunuyla ilgili “bölümde” ise bir genellemenin dışında, “TKP ulusların kendi kaderini tayin etme hakkına saygı duyar (Kürtler, Lazlar)…” dığında bir şey yoktu. Oysa Komünist bir partiye bu konuda düşen görev, ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkını programına alması ve onun için mücadele yöntemleri geliştirmesi olmalıydı… Hele de ülkede önemli bir Kürt nüfus yaşıyorsa… TKP, ancak üçüncü kongresinde kabul ettiği program ve “Mustafa Suphi Tezleri”yle sorunun farkına varmıştır.

Bugüne ışık tutması açısından bilinmesi gereken önemli bir konu da, TKP’yi 1973 Atılımı’ndan sonra 1974 yılının ortalarında Türkiye’ye taşıyan ana güç “Partizan Grubu” (günahı ile sevabı ile) olmuştur. Bu grup, 12 Mart darbesinden sonra illegal olarak varlığını sürdürmüş ve liderliğini Veysi Sarısözen’in yaptığı “Sosyalist Mücadele Birliği” adını almıştır. Tüzüğü “Alev, Duvar ve TKP” adlı kitabımda mevcuttur. TKP, Türkiye’de “yeni örgütler” oluşturmadan önce de elbette “ülkede” sosyalist ve komünist gruplar ve öbekler vardı. Sosyalist Mücadele Birliği de bunlardan biriydi. TKP, Sosyalist Mücadele Birliği’nin çalışmalarına dayanarak Kürt topraklarına girebildi. TKP PB üyesi Ali Durak, TKP MK üyesi Şeref Yıldız ve TKP MK üyesi Ömer Ağın “TKP Kürt Seksiyonu”nu oluşturan ilk isimlerdi. Söylemek istediğim, asıl amacım; tıkanmış bir duruş üzerinden bunalım yaşayan bir yapının ancak kendi olanaklarıyla kendini aşabileceğine dikkat çekmektir. Kuşkusuz ne TKP’nin tıkandığı zamanda yaşıyoruz, ne de o günkü ulusal ve uluslararası koşullar mevcuttur.

Şimdi Ortadoğu’da yükselen bir devrimci durum var ve Kürt halkı yarattığı değerlere dayanarak, halkları ve demokrasi güçlerini de yanına alarak, bu devrimci duruma öncülük yapmaya çalışıyor. Diğer yandan bütün zorluklara rağmen, Kürt halkı ve demokrasi güçlerinin yaşamsal mücadelesi üzerinde yükselen demokratik parlamenter-legal mücadele bile AKP-MHP faşist rejimi tarafından yok edilmek isteniliyor. Faşizm, bir taşla iki kuş vurma hesaplarını yapıyor. Hem demokrasi güçlerine demokratik mevziler kapatılmak isteniliyor hem de “ana devrimci güçlerin” önü tıkanmaya ve kolu-kanadı kırılmaya çalışılıyor. Şimdi HDP’ye saldıran, onu etkisizleştirmeye uğraşan tüm kesimlerin, HDP’yi “ne uzayan, ne kısalan ama çürüyen” bir duruma getirmeye çalışan bir politikayı devreye soktuklarını biliyoruz. Kuşkusuz HDP hem varoluş biçimi hem de dayandığı taban açısından hiçbir sol örgüte benzemiyor. Onun dayandığı asıl zemin, desteğini aldığı “yapısal mücadele” Kürt halkı ve demokrasi güçlerinin değerleridir, olanaklarıdır. HDP üzerinde yoğunlaşan saldırıların bir nedenin de, belki de en önemlisinin, Kürt halkına ve onu “demokratik modernite” düşüncesine yönelik olduğunu biliyoruz. “Nasıl bir parlamenter mücadele ve nasıl bir legal siyasi duruş” HDP’nin yeni dönemdeki konumunu ve fonksiyonunu belirleyecektir? HDP “ne uzayan, ne kısalan, ama çürümeye yüz tutan” bir parti olmak istemiyorsa net devrimci görevleri önüne koymalı ve bunun gereklerini vakit yitirmeden yerine getirmelidir.

Rehin tutulan Selahattin Demirtaş’ın da vurguladığı gibi “tatil” rehavetinden çıkılmalı, mücadele eden bir örgüt konumunu yeniden hatırlamalıdır HDP. Benim ki bir dost uyarısı, “çürümemenin” panzehiri böylesi devrimci tavırdır.