D5690DF5-2E4E-4F0F-897B-0CADDDCD676F

Fecri DOST

Savaşlar her zaman iki taraftaki halklara acı, kan, zulüm ve yoksulluk getirir. İnsanların hayatında geri dönüşü olmayan izler ve hasarlar bırakır. Özellikle kadınlar ve çocuklar bu durumdan çok daha ağır etkilenirler. Savaşın ortasında kalmış bir çocuğu düşünün. Yaşadığı travmayı, ömrü yeter de sağ kalırsa, hayatının sonuna kadar atlatamayacaktır. Henüz kendini ve yaşadığı dünyayı keşfetmemişken topla, tüfekle, korkuyla, acıyla, ölümle karşılaşmasını düşünün. Kendinizi onun yerine koyun. Kendi çocuğunuzu düşünün onun yerinde. Fiziksel psikolojik olarak gelişimini düşünün ve o ortamda geliştiğini düşünün. Bu çocuk bunları hak edecek ne yapmış olabilir ki!

Birileri gücüne güç katacak diye, kendi ülkesinde kaybettiği oyları yeniden toparlayacak diye, milli duyguları yüceltecek diye, halkta kaybettiği itibarı yeniden kazanacak diye çocuklara bunları yaşatmaya hakları var mı sizce? 

Ya savaşı seyreden biz insanların o çocuklara karşı sorumluluklarımız…

Savaş insanların yakınlarını kaybetmesi, kalben ve bedenen yara alması demektir. Acı ve şiddeti içerir. Hüznün her türlüsüne rastlarsınız savaşlarda. Savaşın bıraktığı tahribat sadece bugünümüzü değil yarınları da içine alır. Diğer taraftan savaşın, kadınlar için de bedeli çok ağırdır. Tarihte hiçbir savaşı kadınlar başlatmamasına rağmen bedelini en ağır kadınlar öder. Savaş kadın için her anlamda yıkıcıdır. Savaş kadınlar için taciz, tecavüz ve cinsel işkencedir. Savaş her anlamda kadınları ve çocukları yok eder. Hiçbir kadın, hiçbir anne savaş taraftarı değildir. Olmamalıdır. Hiç kimse ölmesin istiyoruz. Tarih bize defalarca savaşın yıkıcı sonuçlarını gösterdi. Artık yeter diyorum!  

Mezopotamya ekoloji hareketi (MEH) 27 aralık 2015 yılında hazırladığı raporda,  7 Haziran 2015 seçimin de istediği sonucu alamayan  Erdoğan çözüm masasına tekmeyi vurdu. Çözüm sürecinin bitirilmesinden sonra yaşanan savaşta ve akabinde akp Kümeti tarafından ilan edilen sokağa çıkma yasakları ile beraber yaşnanlarla ilgili şu tespitlerde bulunmuş.

 Sokağa çıkma yasaklarının olduğu yerlerde elektrik ve su kesintileri yaşanmıştır. İçme suyuna erişim sıkıntısı çeken halk, bazı bölgelerde bahçelerinde daha önce açılmış, içme suyu olarak kullanımının uygun olduğunu bilmedikleri kuyulardan su kullanmak zorunda kaldıklarını söylemişlerdir. Bazı yerlerde de elde edilen tarım ürünlerinin ve içilen suyun tadında değişiklik olduğunu söyleyen birçok kişiye rastlanmıştır. Bu bölgelerde yoğun olarak kullanılan gaz ve askeri mühimmatların besinlerde ve içme suyundaki tat değişikliğine neden olduğunu belirtilmişlerdir. Tüketilen su ve gıdaların tatlarının dayanılmaz olduğunu, bu nedenle yediklerini anında tekrar çıkaranların olduğunu belirtmişlerdir. Yaşanan çatışmalar ve kullanılan mühimmatlardan kaynaklı koah, nefes darlığı ve benzeri hastalıklar çok fazla ortaya çıkmış; Dargeçit, Nusaybin, Yüksekova’da ve Cizre’de çocuklarda ateşli hastalıkların görüldüğü belirtilmiştir. Güvenlik güçleri sokaklarda biriken çöpleri almaya gelen belediyeye ait çöp toplama kamyonlarının girişini engelledikleri için sağlıksız bir ortam oluştuğu görülmüştür. Sokağa çıkma yasağından dolayı bazı aileler geçici olarak bazıları ise kalıcı olarak mahalleleri terk etmek zorunda kalmışlardır. 

Hayvanlar ve tarım alanları büyük zarar görmüş, tarım ile uğraşanlar sokağa çıkma yasakları nedeniyle dışarı çıkamadıkları için tarlalarına gidememiş, hasat yapamadıkları için de ürünlerini alamamışlardır. Patlamalarda etrafa dağılan şarapnel parçaları hayvanlara isabet etmiş, kullanılan gaz ve mermiler ile pek çok hayvan hayatını kaybetmiştir. Sokağa çıkma yasakları nedeniyle evinin bahçesine bile inemeyen insanların bahçelerinde yaşayan hayvanlar bakımsızlık nedeniyle zarar gördüğü görülmüştür.  Bombalar orman yangınlarının çıkmasına da sebep olarak ormanda yaşayan pek çok canlı türünün de ölmesine neden olmuştur. Diyarbakır Sur’da günlük hayatın bir parçası olarak bilinen güvercin beslemek eylemi de sokağa çıkma yasakları nedeniyle gerçekleştirilememiş, bu alanda uygulanan sokağa çıkma yasağından sonra gerek şarapnellerden, gaz bombalarından kaynaklı gerekse de güvenlik güçlerinin bilerek hedef alması sonucunda birçok güvercin ölmüştür. Güvenlik güçlerinin bazı yerlerde sahipsiz kalan güvercinleri elleriyle öldürdüklerini gördüklerini dile getirmişlerdir. Sokağa çıkma yasağı olan yerlerde temiz su şebeke boruları ile pis su boruları patlamış, temiz su ile pis su birbirine karışmış, içme suyu konusunda çok büyük sıkıntılar yaşadıklarını belirtmişlerdir. 

Bu dönemde, özellikle çocukların çok ciddi korkular yaşadıklarını belirtmişlerdir. Çocuklar, oluşan patlamalar ve polis araçlarından yapılan sürekli anonslardan kaynaklı seslere karşı kaygı ve korku, ağlama, uyumama vb. davranışların oluştuğunu dile getirmişlerdir. Bazı aileler, çocuklarının dışarıya çıkmasını engellemek için belli sabit yerlere bağlamak zorunda kaldıklarını belirtmişlerdir. Çatışma esnasında kullanılan askeri mühimmatların atıkları, sonra çocuklar tarafından toplanarak bir oyun malzemesi olarak kullanıldığı görülmüştür. Bu durumun ileriki dönemlerde çocukların ruhsal sağlığında olumsuz etkilerinin olacağı belirtilmiştir. Tüm saldırgan politikalar, ekosistemde ciddi tahribatlara yol açtığı gibi; insanların temel yaşam hakkı olan, temiz ve yaşanılabilir bir çevrede yaşama, eğitim, sağlık, beslenme ihtiyaçlarını karşılama ve güvenlik içinde yaşama hakları gasp edilmiştir.

AKP ve Erdoğan’ın Kadın ve çocuk üzerinden yaptıkları masumiyet yüzsüzlüğü

İki gündür Hakkari’de ölen uzman çavuşun eşi ve çocuğu ürerinden Yeni bir algı operasyonu yapılmaktadır. Kuşkusuz silahsız ve savunmasız hiç bir sivil insana karşı şiddeti kesinlikle onaylamadığımızı ve kimden ve nereden gelirse gelsin böylesine bir eylemi asla tasvip etmedik, etmeyiz de.

Ancak ne yazıktır ki Türk medyası, Yazarı, Çizeri, “Solcusu”, “Dindarı” yıllardır Kadın, çocuk, ev, köy ve şehirleri bombalayan devlet ve onun paramiliter kontra güçlerininin Kürdistan’da ki bütün saldırılarına sustular. Çocukta olsa kadın da olsa acımayacaksın, gereğini yapacaksın diyen zihniyete ses çıkarmadılar. Binlerce masum bebekleriyle zindanlarda yatan anne ve çocuklarının sayısını bilmediler, öğrenmediler, bilmek öğrenmek istemediler. Yedi gün sokak ortasında çocukların yerde yatan annesininin cenazesinin üzerine gitmeye bile müsade etmeyen bu devlete ses etmediler. Cenazesinin defin edilmesine müsaade edilmeyen ve çürümesin, kokmasın diye annesi tarafından günlerce  buzdolabında tutulan bebeklerden hiç bahsetmediler. Bebesini kucağında öldüren devletin ölüsünü bile gömmesine müsade etmeyenlere sustular. Buzluğa bozulmasın diye yavrusunu koyan annenin acısını asla paylaşmadılar. 80 yaşının üzerinde bulunan ve çeşitli hastalıklarla boğuşan zindandaki yüzlerce tutsağın esaretine seslerini çıkarmadılar. Çocuklar ölmesin diyen anneye zindan kapısı gösterenlere itiraz etmediler. Binlerce tecavüze uğrayan çocuklar için utanmaz bir tutum içinde oldular. Bir kereden bir şey olmaz diyeni görmediler, görmezden geldiler. Ama iki gündür kimin yaptığı hala netleşmeyen bir anne çocuğu ile öldürüldü diye PKK üzerinden Kürtlere karşı devlet terörünü onaylayan, iki yüzlüce masumiyet tellallığı yapıyorlar. Bu kadar da utanmazlık ancak size has bir durumdur. Bir kez daha diyoruz: Ne çocuklar ölsün ne de Anneler ağlasın.

AKP-ERDOĞANIN ALGI OPERASYONLARI

Algı operasyonlarının üzerine inşa edildiği temel gerçek: Kitlelerin doğal olarak var olan düşüncelerinin olmadığı inancıdır. Ortak ve kendiliğinden oluşmuş bir fikir olmadığına göre egemenlerin istediği şekilde düşünmeleri de sağlanabilir. Böylece o an için ne düşündürülmek isteniyorsa yapılacak çalışmalar, kullanılan kelimeler, her türlü görsel ve malzeme üzerinden hedef kitleye belli fikirler zerk edilmeye başlanır. Algı operasyonunu yapan grupların en sık başvurdukları yöntemlerden biri, rakiplerinin itibarını azaltmaktır. Örneğin, Selahattin Demirtaş’ı 6-7-8 ekim olaylarıyla suçlamak ilk anda akla uygun gelmeyebilir. Hele hele o bir teroristtir demesinin bir meziyet olmadığına inanıyorsanız iyice anlamsız görünebilir. Ancak buradaki amaç hedef kişiyi terörize etmek, itibarsız göstermek, onun yetkinliğini tartışma konusu haline getirmektir. Benzer şekilde hedef kişilerin toplumun “nefret objesi” olmuş kişi ve gruplarla bağlantısının olduğunu iddia etmek de sık başvurulan yöntemlerden biridir. Bu noktada önemli olan şey anılan nefret objeleriyle, örneğin “terör örgüt”leriyle, olan ilişkinin gerçek olup olmaması değildir, önemli olan itibarın zedelenmesine hizmet edip etmediğidir. Fakat genel anlamda sorunları olan bir kişi ya da grup söz konusuysa akla mantığa uymayan iddialar bile toplum üzerinde etkili olmaya başlar.

Türkiye üzerinden değerlendirme yaparsak pek çok örnek bulmak mümkün olur. Her dönemde, ama özellikle son yıllarda, bir grubun diğerlerini PKK’yla, FETÖ’yle ya da adı çok bilinmeyen başka gruplarla ilişkilendirmesi yaygın bir alışkanlık haline gelmiş bulunuyor. Seksen öncesinde “Bunlar Komünist!” denildiği gibi şimdi de “Bunlar PKK’li, FETÖ’cü!” denilebiliyor. Tek adam rejimi demek olan başkanlık referandumu öncesinde sık sık duyduğumuz şu cümleye bakalım: “PKK, FETÖ, HDP ‘Hayır!’ diyor, onun için biz ‘Evet’ diyoruz.”

Sloganlaştırılan cümle mantık olarak yanlış ama algı operasyonunu yürütenler açısından anlamlı bulunabilir. Hemen hemen her gün bir veya birden fazla askerin cenazesinin geldiği bir dönemde rakibi itibarsızlaştırmak için “terörist-şehit” edebiyatı ile rakipleri yaftalamak, kin ve nefretin adresi olarak göstermek kendileri açısından son derece verimli bir argüman olmakla birlikte toplumu Ülkede yaşanan diğer sorunlardan uzaklaştırmak habersiz kılmak için de son derece önemlidir. Yandaş televizyonlarda her konunun abartılmasının sebebi de bu! Mesela sadece birkaç saat yandaşları izleseniz AKP’den önce memlekette hiç yol olmadığını, insanların at sırtında dolaştığını, bugün kullandığımız her şeyin son 15 yılda yapıldığını sanabilirsiniz. Binlerce yandaş her şeyi abartarak aslında makul düşünme alışkanlığını da törpülüyorlar. Kitleler abartılı dalgalarda sürüklenmeye başlıyor. 2023’te Lozan Anlaşmasının süresinin dolacağı ve Musul petrollerinin Türkiye’ye devredilebileceği gibi saçma sapan iddialar virüs gibi yayılıyor. Kitleler gerçekle bağını kaybedince Algı operasyonları için hazır hale getirilmiş oluyor. Böylece “PKK, FETÖ ‘hayır’ dediği için biz ‘evet’ diyoruz!” gibi cümleler kitlelerin zihin dünyasında makul sınıfına yükselebiliyor. Bu sayede AKP’nin tüm günahları halının altına süpürülerek yeni bir saldırı dalgasıyla başta kürtler olmak üzere bütün muhalefet “kriminalize” edilmeye çalışılıyor.

Dostluk da düşmanlık da  mertçe olmalı !

Ölenler savaş cephesinde olan bir astsubayın eşi ve çocuğudur. Üs bölgesin de görevli olan astsubay’ı ziyaret etmeye gidiyorlar. Üs bölgesi denilen yer-alan dağda savaş mevzileridir. Üs bölgesine  ya helikopter yada askeri konvoyla gidip gelinir. Askeri konvoy yola çıkmadan önce bütün alan İHA’larla kontrol edilir, bütün stratejik tepeler kontrol altına alınır. Sonuçta hedef alınan askeri bir konvoydur, o konvoyun içinde kadın ve çocukların olacağını kim bilebilirki?.  Gerilla da bilmiyor. Konvoyda ölenler de sadece bunlar değildir. Devlet ve medyasi bilerek diğer kayıpları gizliyor ve sadece kadın ile bebeğinin ölümünü öne çıkarıyor. Sanki Gerila yolda giden bir kadın ile bebeğini indirip kurşuna dizmiş imajı veriliyor. Burada aranması gereken suçlu: o kadını ve bebeğini oraya götürenlerdedir. O ölümden onları oraya sürenler sorumludur suçludur. Zaten o kadının ve eşinin o konvoyda olması askeri olarakta hatalı ve yasaktır.

Peki o kadını çocuğuyla beraber oraya kim gönderdi?

AKP Erdoğan içeride ve dışarıda çok sıkışmıştır. Tehdit ve Şantaj üzerine kurulan Dış politika tamamen iflas etmiştir. Uluslararası küresel güçlerin desteğini kaydetmiştir. Bir taraftan ABD’nin ambargo tehditleri diğer taraftan ülke ekonomisinin çöküşü, Özellikle dolar ve euro’nun türk lirası karşısındaki yükselişi ve TL’nin her gün değer kaybetmesi ve haliyle döviz kurunun yükselişinin ülke ekonomisine olumsuz anlamda yansıması AKP ve Erdoğan’ı çözümü zor olan bir sürece sokmuştur. YPG’nin ilk defa Suriye devleti ile masaya oturması ve Suriyenin; Türkiye ülkemizde işgalcidir mutlaka topraklarımızdan çıkaracağız demesi, gelinen aşamada Erdoğan ve Türk devletinin Suriye politikasının iflas etmesi ve ellerinde kalan son kale İdlib’e de Suriye ordusu ile Rusya ve İran’ın, bir ihtimal YPG’nin de dahil olabileceği büyük bir operasyona hazırlık  yapması AKP Erdoğana böyle bir Gündem değiştirmeye, yeni bir gündem yaratarak kamuoyunun dikkatini başka bir yöne çevirmeye itmiş olabilir. Çözüm sürecinin bitirilmesine gerekçe gösterilen Suruç olayını hatırlatmak isterim. Türk devleti bu tür olayları ilk defa yapmıyor, daha önce yapılmış onlarca hatta yüzlerce örnek mevcuttur. Süleyman Soylu bu işin mimarıdır. Aslında Süleyman Soylu tam bir savaş ve komplo bakanıdır. Doksanlı yılların Tansu Çiller, Mehmet Ağar, Doğan Güreşin çırağ’ı olan Süleyman Soylu bu tür komploların yapılması konusunda son derece maharetlidir. 

Elbetteki gerçekler er veya geç ortaya çıkacaktır ama herhalükarda savaş Bakanı Süleyman Soylu’nun parmağının iyi araştırılması gerekiyor. Yukarda dile getirdiğimiz gibi eylemi PKK yapmışsa bile bu kadının çocuğuyla beraber savaş cephesine, savaş mevzisine gönderenin, bu kadının ve çoçuğunun öldürülmesinden birinci derece de sorumludur ve bilinçli bir şekilde gönderildiği kanaatindeyim.