“Demokrasi, bir eğitim işidir. Eğitimsiz kitlelerle demokrasiye geçilirse oligarşi olur. Devam edilirse demagoglar türer. Demagoglardan da diktatörler çıkar. Demokrasi despotluğa dönüşür.” (Platon)

AD704092-0361-48BD-AF0B-F2111CE669FC

Mazhar ÖZSARUHAN

Bu söz takriben 2360 yıl önce antik Yunan filozofu Platon tarafından söylenmiştir.

Otokrasi, monarşinin bir türüdür. Monarşi gibi miras yoluyla bir sonrakine geçmez, ele geçirilir. Rejimin temel özelliği, otokratın halk adına karar vermiş olmasıdır. Sözlük anlamı “bir hükümdarın, küçük bir küme ya da tek bir siyasal partinin siyasal erki elinde bulundurduğu yönetim biçimi”dir. Diğer bir deyişle günümüzde bir siyasinin tüm yetkileri tek başına elinde bulundurmasıdır. Yani iktidarın sağladığı yetkilerin bir kişide toplanması rejimidir. Otokrat, yani buyurgan suç işlese bile hiç kimseye hesap vermek zorunda değildir, hakkında hiçbir yasal takibat yapılamaz. Otokrasi aynı zamanda totaliter diktatörlüğe benzer. Totaliter rejim otokrasiye göre daha radikaldir. Otoriter rejimde gücü elde tutan tek bir kişi (diktatör) veya cunta vardır. Bu tür hükümette erk tek bir siyasi güçte toplanır. Otoriterlik toplumdan çok, hükümet üzerindedir. Totaliter rejimlerde diktatör ya da gücü elinde bulunduran kişinin insanlar üzerinde etkisi ve karizması vardır. İnsanlar bu kişiyi çoğu zaman peygamber yerine koyar. Söylediği her şeyi koşulsuz yerine getirirler. Örneğin İtalya’da Mussolini ve Almanya’da Hitler, totaliter liderlere örnek olarak gösterilebilir. Totaliter lider ile toplum arasında ortak bir ideoloji bağı vardır. Otoriteryanizmde ise rejim kontrollüdür. Örnek olarak Uganda lideri İdi Amin, Irak’ta Saddam Hüseyin gösterilebilir. Kendilerini normal birey gibi göstermeleri diktatörlüğe olan eğilimlerindendir. Korku ve sadakat empoze ederek kanunlar ya da kanun hükmünde kararnameler koyarlar. Otoriter hükümetlerde güç devlet başkanındadır. Ordu artık milletin değil, başkanın ordusu konumundadır. Halkın ve muhaliflerin düşüncelerini ifade etme özgürlüğü baskı altındadır. Bu diktatörlüğü yaratanların salt kendi isteğiyle olacak bir yönetim biçimi değildir. Anayasa ve demokrasiye karşı militarist ya da sivil hareketlerinin içinde buldukları siyasi durumların sonucudur. Bu hareket illa da bir askeri darbe ile olmamaktadır. Darbeye karşı bir refleks sonucu da ortaya çıkabilir. Otokraside belli aralıklarla yapılan seçimlerde bir kişiye belli süre için tüm yetkiler teslim edilir. Bu kişinin yeniden seçimi sınırlandırılmıştır. Adı başkan, reis, şef ne olursa olsun otokrat olarak seçilen kişinin karşısında, seçim dışında hiç kimse veya hiçbir güç bulunmaz. Bugüne kadar hiçbir otokrat seçimle gitmemiştir.

Burjuva demokrasilerinde görülen demokratik kurumlar göstermelik bir şekilde varlığını devam ettirir. Zamanla bunlar kişiye bağlanır. Otokrasi genel anlamda sömürge tipi ülkelerde yaşam alanını bulur. Aynı zamanda bağımsız ve bağlantısız üçüncü dünya ülkelerinde zaman zaman başvurulan bir sistem haline gelebilir içinde bulunduğumuz yüzyılda. Gelişmiş ülkelerde otokrasi, yaşam alanını bulamamaktadır.

Bu tip yönetimlerde biat kültürü ön plandadır. Biat etmeyen kuruluş ve siyasi partiler yabancı ve düşman muamelesine tabi tutulur. Otokrat, gücünü halk oylamasından alır. Türkiye’de bu sisteme geçiş evet veya hayır oylaması ile ikame edilmişti. Otokratın emrinde dinsel milliyetçilik ile güçlendirilmiş bir güruhun bulunması gerekir. Çünkü başlangıçta yapılan oylamalar belirleyici nitelik taşır. Otokratın amacı, iktidarı süresiz elinde tutmak ve devleti kendi eliyle kontrol altında tutmaktır. Seçimler sadece otokratın iktidar süresinin uzatımı ile ilgilidir.

Öte yandan, seçimi kazanan başkanın iyi ve doğru olanını millet veya halk adına karar vermesini ve bunu toplumun tümüne dayatma yetkisini sınırlayan kurumlar, gereksiz bir engel ve ayak bağı olarak görülür. Çoğu kez gereksiz olanın ötesinde, ihanet odakları, ve gayri meşru [1] olarak addedilir.

Türkiye’de otokrasi uygulamasına AKP iktidarı döneminde 2007 seçimleri ile birlikte bahsedilmesine rağmen, yasal olarak 16 Nisan 2017 referandumunda resmiyet kazandı. Referandumdan önceleri, siyasal iktidarın karşı görüşte olan kişi, kurum ve siyasi partilere karşı uyguladığı sistemli engellemeler, medya üzerinde kurulan tekelleşme, bazı gazetecilerin tutuklanması, bilim insanlarının işinden edilmesi, ifade özgürlüğünün ucu açık terör ile ilişkilendirilmesi, “Hayır” kampanyasını düzenleyenlerin tutuklanması, bazı medya kuruluşlarının, şirketlerin kapatılması, halk tarafından seçilmiş belediyelere kayyum atanması, grevlerin, toplu sözleşmelerin yasaklanması, memurların, asker, hakim, polis ve öğretmenlerin görevden alınması, sayıları binlerle ifade edilen kişilerin terör örgütleri ile ilişkilendirilerek tutuklanması, kısacası bizim kaos dediğimiz ortamı hazırlamıştı AKP iktidarı. Kısacası Türk tipi başkanlık sisteminin yürürlüğe girmesiydi AKP’nin otoriter hegemonyası.

Ülkenin ekonomik ve sosyal yapısına baktığımız zaman karşımıza çıkan rakamları ister istemez insanın yüreğini burkan türdendir. Enflasyon % 15’lerde seyrediyorsa, gıda fiyatları 20 kat artıyorsa, akaryakıt fiyatları bir siyasi otoritenin iktidara geldiği gün 1,24 TL iken, bugün 6,29 TL’ye çıkıyorsa, diğer bir deyişle % 508’lere, İşsizlik oranı % 11’lere, gizli işsizlik oranı iki katına çıkıyorsa, genç yaşta işsizlik oranı % 17’lerde, işgücüne katılamayanların oranı % 47’lerde, brüt dış borç stoku 453,5 milyar dolar seviyesine çıkmışsa, bir yıllık cari açık 57,7 milyar dolar civarında ise, iki yıl içinde kamudan ihraç edilenlerin sayısı 125.000’i geçmişse, dönüş yolu tamamen kapatılmış, tahliye edilenlerin pasaportlarına el konulmuşsa,143 gazeteciye cezaevi gösteriliyorsa, 330 bilim insanının hiçbir gerekçe gösterilmeksizin üniversite ile ilişkisi kesiliyorsa, sadece milli eğitim bakanlığından 33 binden fazla personel ihraç ediliyorsa, HDP gibi bir muhalif partiden 13 milletvekili, 69 belediye başkanı keyfi olarak tutuklanıyorsa, 5 milletvekilinin vekilliği düşürülüyorsa, fetöyü bahane göstererek, sol kesimi fetö terör örgütü ile ilişkilendiriliyorsa, ifade özgürlüğü vardır diyen hükümetin 12 derneği, 70 televizyon ve radyo kanalını, 45 gazete, 16 dergi, 3 haber ajansı, 29 yayınevini kapatıyorsa ve buna rağmen hala demokrasiden bahsedilebiliyorsa, biraz düşünmek gerekir.

11.11.2016 tarihinde Erdoğan’ın, Anadolu Ajansı’na verdiği demeçte Başkanlık sisteminin sadece kendisinin dillendirdiği bir konu olmadığını anlatarak “Benden önce gelen, şu anda hayatta olmayan birçok siyasetçi bunu bu şekilde dillendirmiştir. Rahmetli Demirel, Turgut Özal, Necmettin Erbakan ve Alparslan Türkeş, başkanlık sistemini ülkemizde savunmuşlardır ve başkanlık sisteminin Türkiye için gerekli olduğunu söylemişlerdir.

Ölülerin arkasından konuşmak pek olası değildir, buna rağmen gerçekten Demirel bunu savunmuşsa, cumhurbaşkanı olduğu dönemde neden böyle bir adım atmadı diye sormak gerekir.

Diktatörlük özlemi kişiseldir. Modern kişisel diktatörlükler şiddet kullanarak iktidara gelmemektedir. Seçimle iktidara geldiklerinde de kendilerine diktatör denmesinden pek hoşlanmazlar. Hiçbir diktatör demokratik meşruiyet kapsamında seçimi kazanmamıştır. Seçimlerde hile çoğu zaman yasallaştırılmıştır. Siyasi otorite devletin tüm imkanlarını seçim için kullanırlar. Diğer bir deyişle seçimler adil ve eşit koşullarda yapılmamakla birlikte gizlilik esaslarına da uyulmamaktadır. Bu işlemler çoğu kez sistem gereği değil, kişinin iktidarla birlikte devleti ele geçirme girişimi olarak nitelendirilebilir. Burjuva anayasasının öngördüğü denge mekanizması işlememektedir. Anayasal düzen olan güçler ayrılığı, yargı bağımsızlığı, temel hak ve özgürlükler, medya özgürlüğü ve bağımsızlığı, azınlık hakları iktidar tarafından kontrol altına alınmışsa bu takdirde sistemin demokrasi olarak adlandırılması mümkün değildir.

Bu tanımlamalara baktığımızda mevcut sisteme kişisel dikta rejimi diyebiliriz. Bunu tam olarak söyleyebilmek için de başta ABD olmak üzere diğer kapitalist-emperyalist ülkelerin finansal sermayesinin taraf olup olmaması şartı aranmalıdır.

15 Temmuz tartışmalı darbe girişiminden önce de Türkiye, kademeli olarak bu sisteme doğru evirilmekteydi.[2]

Milli görüş ideolojisi, AKP liderinin yaptıklarına karşı çıkmadı. Liderin kendisine yakın ve sadık kişileri bürokraside, iş dünyasında ve kamu kuruluşlarının kilit noktalarına getirmesine ses çıkarmadı. Aynı tür uygulamalar medya üzerinde denendi ve “havuz medyası” oluşturuldu. Dönemin muhalefet partileri sadece seyirci kaldı. Medyaya sağlanan finans kaynaklarının bir kısmını kendisine bağlı denetimsiz olan örtülü ödenek üzerinden temin edilmesi, 17/25 Aralık operasyonlarında ayyuka çıkan ve bazı bakanlarla adının karıştığı yolsuzluk iddiaları, sistemin kokuşmuşluğunu gözler önüne sermiştir. Bugün olup bitenlerle ilgili muhalefetin çocuk gibi ağlayıp, sızlamaya, şikayet etmeye hiç hakkı yoktur. Çünkü muhalif partiler de bu kirli sistemin birer parçası durumundadırlar.

İhsan Çaralan, “faşist diktatör”ün günümüzdeki tipik ölçütlerini şöyle sıralamış:[3]

  • Kişinin ağzından çıkanın yasa sayılması, onun “olsun” dediğinin “oldurulması”, “olmasın” dediğinin de “oldurulmaması”,
  • Bu tutum kendisini pratikte, iktidarını sınırlayan yasaları tanımaması,
  • Muhaliflere şiddet uygulaması,
  • Hak talebinde bulunan sınıf ve toplumsal kesimlerin yasaklanması, fiili sınırlamalar getirilerek, sindirilmesi;
  • Kazanılmış hakların tanınmaması, yasalara göre suç olmayanın onun isteği ile “suç olması”,
  • “Kuvvetler ayrılığı”nın yok edilerek bütün yetkinin tek kişide toplanması,
  • Basın özgürlüğünü tanımaması…gibi çeşitli ölçütleri vardır.

Türkiye’deki mevcut sisteme “Rejim” denmesi, bir tesadüf eseri değildir. 15 Temmuz’daki darbe sonrası kapatılan askeri liseler ve Harp Akademisi, ordu ve emniyette yaşanan KHK depremi, keyfi atama düzensizlikleri, devletin tüm bürokratik kadrolarında yaşanan acımasız tırpanlama ve göze kara kadrolaşma, rejimin daha da yerleşik ve kalıcı olmasını sağlayacaktır. Uluslararası toplumun bu türden bir siyasi sisteme “rejim” demesi tesadüfi değildir. Ekonomide, dış politikada, askeri ilişkilerinden istihbarat paylaşımına; insan haklarından taraf olunan uluslararası sözleşme ve mutabakatlara dek hiçbir konuda böyle bir rejimle işbirliği sürdürülebilir bir zemine sahip değildir.[2]

Kendi verdiği pasaportları tanımayan, yabancı gazetecileri, din adamlarını, insan hakları aktivistlerini hukuksuzca hapse atan, her adımı ile tüm demokratik değerleri içeride ve dışarıda ayaklar altına alan bir haydut devlet türetti bu rejim. [2]

Fotoğrafın arka yüzünde Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında tipik Ortadoğu ülkelerinde görülen Başkanlık’a sistemi ve ılımlı İslam projesi, Fethullah Gülen’in saf dışı edilmesi ile her ne kadar kesintiye uğradıysa da, ülkede mevcut cemaat ve tarikatlar ile AKP’nin İslam Tezi’nin birleştirilmesi ile yola devam edilmektedir. BOP, yenilgiye uğrarsa, sanırım Türkiye yeniden demokratik bir ortama geçiş sağlayabilecektir.

Erdoğan’ın yerine başka biri olsaydı bu rejim bu şekilde evrilebilir miydi? Sorusu hiç şüphesiz ki tartışmaya açık bir zemin hazırlayabilir.

Selamla, sevgiyle…


[1] Prof. Dr. Ahmet İnsel, Günümüzde otokrasi üzerine (Cumhuriyet Gazetesi 28 Mart 2017)
[2] Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman, Türkiye’deki tek adam diktası nasıl bir rejim (Tr724.com 22 Ağustos 2017)
[3] İhsan Çaralan, Erdoğan “şeddeli faşist diktatör müdür” (Evrensel Gazetesi 1 Kasım 2017)