Mukaveme Suriyyi Örgütü Lideri Mihrac Ural, IMPNews’e verdiği röportajın ikinci bölümünde, yaklaşan İdlib savaşını, burada Suriye ile Türkiye arasında ortaya çıkabilecek pozisyonları ve cephelerdeki durumu değerlendirdi.

Yavuz ÖZCAN

IMPNews – Mukaveme Suriyyi Örgütü Lideri Mihrac Ural’ın IMPNews’e verdiği röportajın ikinci bölümünde, yaklaşan İdlib savaşını, burada Suriye ile Türkiye arasında ortaya çıkabilecek pozisyonları, cephelerdeki durumu, Suriye’de etkinlik gösteren örgütleri, Trump-Putin görüşmesinin olası sonuçlarını, İsrail ve İran’ın Suriye üzerindeki çekişmesini konuştuk. Ural, söyleşinin ilk bölümünde Rojava Kürdistanı ve Kürd siyasi hareketi ile Suriye yönetimi arasındaki ilişkileri ve muhtemel gelişmeleri değerlendirmişti. Ural’ın Suriye’deki askeri, siyasi durumu ve olası gelişmeleri detaylı değerlendiren yanıtları şöyle:

Suriye’de aktif olan askeri bölgeler hakkında bilgi verir misiniz? Basında kafa karıştıcı haberler yayınlanıyor. Sanırım Dera ve Golan cephesi kapandı. İdlib dışında rejim güçleri ile muhalefet grupları arasında nerelerde çatışmalar var sürmektedir? 

Suriye’de savaş hatların tümünde devam ediyor aslında. Üstelik devlet Astana Anlaşmalarında ortaya atılan gerginliği azaltma bölgelerinde sonuna kadar tutarlı bir sessizlik içinde olmasına karşın, terör şebekeleri ısrarla kışkırtıcı vuruşlar yapmakta ve gerginliği sonuna kadar zorlama çabası içinde bulunmaktadır.

Suriye’de savaşın en geniş boyuta vardığı zaman 2600 sıcak noktadan söz ederdik. Suriye Ordusu destek güçler ve dostlarıyla birlikte bu sıcak noktalarda bu grupları oldukça geriye çekmiş oldu. Cihatçıların ezildiği noktalardaki çöküş o kadar hızlı oluyor ki, bir bölge çökünce beraberinde onlarca temas hattı noktası da birlikte çökmüş oluyordu.

Örnek olarak verebileceğiniz alanlar var mı?

Özellikle Doğu Ğuta çatışmalarının sona ermesi ve ardından Kalamun bölgesinde İŞİD’ın tamamen tasfiyesiyle başlayan süreç kaçınılmaz olarak Deraa’ya kadar yöneldi. Deraa cephesi tamamıyla kapanmış sayılmaz. Bu cephede İsrail var. Özellikle Golan tepeleri, Kunaytra şehri batı kırsalı sorunlu bölge olarak daha uzun süre kalır; bu sorularınızı cevapladığım anda elime ulaşan bir haberde en az 25 Suriye askerinin teslim olan bölgelerde tuzağa düşürülerek şehit ve esir alındığı yönünde bilgi geldi. Bunlar arasında Mukaveme Suriyyi militanı Esad Hammudi de bulunmaktadır. Buna rağmen önemli olan Suriye Ürdün sınırının temizlenmesi anlamında bu cephe kapanmak üzeredir demek yanlış değildir.

Bu cephede İsrail’in pozisyonu nedir?

Masa altı görüşmelerin de katkısıyla bu tür denetimsiz terör şebekelerinin İsrail’e bir katkısı olmayacağı anlaşılmıştır. İsrail’in ateş desteği verdiğini biliyoruz. Bütün bunlar etkili oldu ve İsrail de ateşle daha fazla oynamanın lehine olmayacağını, esas kaygısı olan İran askeri kamplarının uzaklaştırılması koşuluyla masa altında onay verdiğini söylemek yanlış olmaz. Her şeye rağmen Suriye Ordusu ve destek güçleri ve dost etkinlikleri bu cephede savaşın kaderini belirlemiştir. İsrail hala yakın uzak hedefleri, son olarak Halep Neyrab Havaalanını vurarak çok sayıda askerin ölümüne yol açtı.

 

‘ABD’nin hava saldırıları dahil anı anına süren çatışmalara tanık oluyoruz’

An itibarıyla tam olarak kaç cephe aktif durumda halen?

Savaş cepheleriyle ilgili bir toparlama yapacak olursak, benim sıklıkla belirttiğim gibi Suriye’de üç cephe bulunuyor. Bunlardan Kuzey Cephesi’nin Türkiye’yle, Fırat’ın Doğusu cephesinin ABD ve yayılmacı Arap aşiretleri ve SDG güçleriyle, üçüncü cephenin ise Deraa’daki terör şebekeleri ve İsrail iledir.

Deraa ayağının yaklaşık olarak tamamlanması ardından gerginlik diğer iki cephede yükselişe geçecektir. Deraa temizliği başlamadan önce de, şimdi de Bukemal, Deyrülzor hattında, ABD’nin hava vuruşları dahil anı anına süren çatışmalara tanık oluyoruz. Mukaveme Suriyyi saflarında yer alan birliklerin bu alanlara kaydırılan militanlarından olan şehitler, gelen yaralılar ve burdan gelenlerin anlattıkları gerçekler, basına yansımayan ama çok kanlı çatışmaların olduğu gerçeğini yansıtıyor.

Halep, Hamma ve Humus şehirlerinde durum tam olarak nedir?

Halep temizliği biteli çok olmasına rağmen, günü birlik Halep’e yönelik füze atışları sürdüyor. Hama’da çatışmaların bitip tükenmedi, Humus kanlı kıyımların olmaması için kuşatılmış, kimi ilçe ve köylere ordunun girmemesine rağmen, kışkırtıcı saldırıları sürdüren cihatçı grupların olduğunu belirteyim. Suriye Ordusunun en güçlü olduğu sahil bölgesinde, Lazkiye kırsalındaki grupların girişimleri ise akıl zoru girişimlerdir. Bu bölge merkezinde konumlanmış Mukaveme Suriyyi’nin elindeki veriler her gün her hafta bitip tükenmez saldırılar, füze atışları, Dronelere yüklenmiş füzelerle Rusları bile bombalama çabaları sürmektedir. Son bir ayda, ilkinde 6 şehit ardından 12 şehit ardından 25 şehidin bir anda verildiği saldırıların tümü gerginliği azaltma bölgelerinde gerçekleşti. Tümünün arkasında etkin topçu atışlarıyla Erdoğan’ın TSK’sı bulunmaktadır. Türkiye bu savaşa her fırsatta fiili olarak katılmakta ve Suriye halkını, askerini katletmekten geri durmuyor. Kısaca Beşşar Esad son röportajlarında söylediği gibi “Suriye’de savaş kukla gruplar dize getirdikten sonra asillerin sahneye çıktığı bir savaşa dönüşmüştür. Bu savaş da uzun sürecek.”

Siz de İdlib cephesinde olduğunuzu söylemiştiniz. İdlib, Dera’dan da gelenlerin toplandığı ve sayılarının on binleri bulduğu bir cephe. İdlib’deki gruplar arasında çatışma haberleri geliyor. Bize anlayacağımız şekilde anlatır mısınız? İdlib nasıl bir bölgedir, kimler yaşar, nüfusu nedir? Hangi gruplar var orda, kim kiminle çatışıyor? 

İdlib Cephesi Suriye ile Türkiye arasındaki kuzey cephesinin batı yakasını temsil eder. Halep merkezli 100 km çaplı bir daire çizecek olursak, bu alan birbirinin içine girmiş, çok ortak özellikli bir alandır. Her ne kadar Efrin gibi etnik dokusu Kürd özellikleriyle farklı olsa da, bölge tarihi, kırsal ve zeytinlik bölgesidir. Kapalı toplum yapısıyla Suriye’nin dini ve mezhep ağırlıklı alanı olarak da tanımlanabilir. 1979-1982 kesitinde yükselen Müslüman Kardeşler Örgütü’nün toplu kıyım eylemleri bu alanda gerçekleşmiştir. Cisir el Şuğur ilçesi her zaman (Haziran 2011 katliamıyla da) bu süreçlerin ayırıcı özelliğini sırtında taşır. İdlib, Hama’dan kuzeye uzanan tarımsal alanların, kapalı toplum yapısının ticari ve sosyal ilişkiler ağını dengeleyen bir şehirdir. Türkiye’yle sınır olmasının yarattığı dışa açılım olanağı, Bab el Hava sınır kapısının Türkiye’ye açılması ticari ve sosyal ilişkilerinin en yoğun olduğu geçit olması itibariyle de, kentin kırsal sessizliğine rağmen her zaman patlamaya hazır bir volkan gibidir. Hambuşi merkezli Alevi 60 köyün nasıl acımasız bir kıyıma maruz kalarak demografik değişime mahkum olduğunu hatırlatmak önemlidir. Ki bu son iç savaşta geride yalnızca birkaç Alevi köyü kalmıştır (Gavurgu, Kitrin, Dersman, Zambaki, Cemilliyi ve bu gün, son 33 esirini özgürleştirdiğimiz İştebrak köyü 25 Nisan 2015’te toplu kıyımlara uğramıştır.

Bu bölgede Alevi köyleri kalmadı mı?

An itibariyle İdlib ilinde, bir tek Alevi köyü kalmadı, tümü kıyımdın geçti, tüm zenginlikleri ganimet adı altında hırsız çetelerce paylaşıldı. Ünlü bir Suriyeli tarihçi dostumun bu kıyım ve göçlerle ilgili yaptığı bir belirleme çok önemlidir. Şöyle der: “Bölgede hiçbir Alevinin iki kuşak dedesinin mezarı aynı mezarlıkta değildir.” Tarihe bırakılmış bu sessiz çığlık Suriye devleti tarafından bile yeterince karşılık görmemiştir. Bu son savaşta yaklaşık 20 Alevi köyü toplu kıyıma uğramıştır. Bölgedeki Alevi köylerinin durum budur.

 

‘İdlib’te halk açık zindanda esir gibi’

Astana süreciyle birlikte tüm grupların bu bölgeye aktarılması, durumu dahada karışık hale getirmedi mi?

Astana süreciyle birlikte İdlib ayrıcalıklı bir özellik kazandı. Suriye genelinde teslim olan cihatçıların konaklama alanı haline geldi. Türkiye bunların patronu olarak bu alanı kirli amaçlar için kullanılmak üzere adeta bir terörist kampı haline getirdi. Nisan 2015’de İdlib merkezinin düşmesiyle birlikte ele geçirilen silah depoları terörün çok daha pervasızca ülke ölçeğindeki saldırganlığını ve cüretini artırdı. Bu şebekelerin arkalarında onları finanse eden ülkelere ve bu ülkeler arasındaki ilişkilere bağlı olarak birbirlerini boğazlamaya başladılar. Bu hal ilk günden bu güne kesintisiz devam etti. Birbirlerine tuzaklar kurmak, suikastlar düzenlemek, tonlarca patlayıcıyla birbirlerinin karargahlarını bombalamak, ardı arkası kesilmeyen alan genişletme savaşları sürdürmek bu cihatçı grupların özelliği olmuştur. İdlib’te halk açık zindanda esir gibidir.

Neden özellikle burası bir toplama kampı haline getirildi? Özel bir nedeni var mı bunun?

İdlib, Türk yayılmacılığının gözünde tüten bir sancak gibiydi. İdlib üzerinden sahile yönelmek çok daha olanaklı ve askeri açıdan kolay bir strateji olarak görüldü. Bunun için başta Çeçenler olmak üzere, Doğu Türkmenistan grupları da dahil, toplayabildikleri her türden caniyi, 14 Haziran 2014 Kesap hezimetlerini unutturmak için bu alana yüklenmeye başladılar. Bu ara Kalamun’dan, Şam’dan Humus’tan yenilmiş teröristler İdlib’e sığınarak kurtulmak istediler. Bir neden de bu. Sanki sihirli bir el değmiş gibi, hepsi aynı yerde, aynı karanlık amaçlar için son kozlarını oynamak üzere bir araya burada toplandılar. MİT bu ortamda cirit atıyor.

Türkiye’nin bu toplanma işinde rolü var mıydı?

Büyük rolü var elbette. İŞİD’ın hakim olduğu alanlar Reyhanlı katliamının organize edilmesinde (11 Mayıs 2013) bir tramplen olmuştu. MİT ve İŞİD masum insanları bu alanda katlediyordu. Türk hükümeti de bu kıyımı gerekçe göstererek bana yargısız infaz uygulayarak, Suriye’yle savaş için gerekçe oluşturuyordu. Ancak halk ilk andan itibaren bu kıyımın derin devlet işi olduğunu tecrübeleriyle ortaya koyup tepkisini gösterince, planları bozuldu. İdlib bu açıdan MİT için istenen bataklıktı. Böylesi bir ortamda bu gruplar özellikle MİT’e dayanarak bu alanda yığılma gösterdiler. Sonra herkesin gözleri önünde Carablus, Dabık, ve Bab’ta yapılan göstermelik çatışmalar ardından nöbet değişiminin gerçekleşmesi gibi, İdlib’te de İŞİD yerine TSK’nin işgal süreci başladı. Bunun için ÖSO’nin buharlaşmış cinayet erbabı bir araya getirilmeye çalışıldı. Bu süreçte kurulduğu ilan edilen İslam Ordusu vb senaryolar ardından uygun isim ÖSO kaldı ve bununla ilk İdlib işgal adımları atıldı. MİT bu grupları birbiriyle vurdurarak nispi bir denetim sağlama çabası içinde oldu.

 

‘İdlib’deki örgütler Türkiye’nin denetimindedir’

İdlib’teki gruplar hangileridir?

İdlib’te bu grupları iki ana bölüme ayrılabiliriz. Adları sık sık yenilenen bu grupları; Ahrar ül Şam, El Nusra ve ÖSO olarak gruplandırabiliriz. ÖSO, MİT uzantılı İdlib’te kurulmuştur. Cisir el Şuğur’da Haziran 2011 katliamını (200 asker ve güvenlik görevlisi öldürerek) yapan bir harekettir. İŞİD ve Nusra arasında fark olmayan yapılanmalardır. TSK’nın yedek gücü olarak onlarca gruptan oluşturulmuş, aylıkları ganimetlerle verilen bir gruptur. Helep’in kuzeyi, Azaz yöresinden, sahilin Türkmen dağlarından, Humus’un Zara’sından devşirilmiş insanlardan oluşturulmuş ve tamamen Türkiye’nin denetimindedir. Bu savaşta 15 kişiyi bir araya getiren kendine ‘ordu, tugay’ demektedir.

ÖSO gerçekten hala varlığını sürdürüyor mu? Artık yalnızca isimden ibaret olduğu da söyleniyor?

ÖSO, esasında bu 7 yıllık savaşta onlarca farklı bileşke, farklı lider onlarca örgütün bir araya gelip dağılması ile hiçbir zaman sürekli bir yapı olmadı. ÖSO sadece bir tabeladır. Bu tabela da MİT’in elinde istenilen yere, istenilen zamanda asılıyor.

Diğer gruplarının durumu nedir, kimlerden oluşmaktadırlar?

Ahrar ül Şam, Suudi destekli bir harekettir. Başında Zahran Alluş bulunuyordu. Büyük mali desteklerle Şam merkezli çalışan bu hareket, diğer gruplar gibi mali olanakları daha fazla vardı ve bu nedenle de bir etkinlik kazanmıştı. Vahşet çağlarının en korkunç işkenceleri, katı disiplini ve merkeziyetçi yapısıyla Ahrar el Şam, İŞİD ve Nusra’dan sonra en etkin örgütlerden biriydi. Lideri Zahran Alluş’un Suriye Ordusu tarafından tasfiye edilmesiyle ciddi bir sarsıntı yaşayan bu örgüt, Nusra ile sürekli bir kapışma içindedir. İdlib’e yeşil otobüslerle göçen gruplardan biridir. Bu grup baştan itibaren farklı isimler etrafında değişik isimlerle uluslararası arenada terör örgütü damgası yememek için kılık değiştirip durmaktadır.

Cephe İslami örgütü ise içinde yer alan birden fazla örgütün katılımıyla şekillenmiş bir harekettir. Ana eksenini oluşturan örgütler: 1- Cephe L’Şamiyi. 2- Elviyit Muntasırbillah. 3- Ceyş L’Mücahidin. 4- Ceyş L’İslam. 5- Elviyit Skur L’Şam. 6- Liva Omar. Ek olarak irili ufaklı 6-7 örgüt daha var.

Ural’ın liderliğini yaptığı Mukaveme Suriyyi Örgütüne Türkiye’deki Alevi Araplardan da katılanların olduğu bildiriliyor

 

‘Katar’ın desteklediği güçlerin başında Nusra gelir’

Nusra kimlerden oluşuyor, bu gurubun özellikleri nelerdir?

Katar’ın tercih ettiği güçlerin başında Nusra gelir. Başlangıçta El Kaide’ye bağlı olarak ortaya çıkan İŞİD’in İslam devleti projesinden çıkmasına rağmen El Kaide’e ye biatını veren Muhammed Colani’nin lideri olduğu bu hareket, Suriye devleti ve ordusuna en çok sıkıntı yaratan örgüttür. Buna rağmen her alanda ezilerek teslim olan ve sonunda yeşil otobüslerle İdlib’e sığınarak kendini MİT’e teslim etti. MİT, tabiki arka planda Suudi ile rekabetin sıkıntılarına rağmen kendi sınırında dizginleyebileceğini düşündüğü bu hareketin nüfus alanına gelişine göz yummuştur. Bununla birlikte Türkiye ciddi riskleri olan bu terör yığılımın zaman içinde kendi lehine eritebileceği hesabı yaparak da bu alana gelmeleri sağlanmıştır. Bu teröristlerin bu sayıda ve bu yoğunlukta Türkiye’ye büyük bela olacağı gerçeği ve tehlikesi hala devam etmektedir.

 

‘Bu grupları birbirine kırdırarak, biat edenlerle bir strateji uygulamaya çalışıyorlar’

– Peki bunlar Türkiye için nasıl bir tehlike olabilir? Türk istihbaratı bunları denetimde tutmakta zorlanıyor mu?

Suriye Ordusunun Güney cephesinde (Deraa) kazandığı başarıların ardından tüm gözlerin İdlib’e yönelmesi, bu güçlerin kırılma anında Türkiye’ye yığılmaları ile ciddi sorunlar yaratacaktır. Bu nedenle Erdoğan’ın elini çabuk tutarak bu grupları her alanda özellikle de Fırat’ın batısında oyalamak, parçalamak birbirine kırdırarak sadece kendine biat edenlerle yürüyeceği bir stratejiyi hayatta geçirmeye çalıştığı gözlemlenmektedir.

– Bir de Heyet Tahrir el Şam var?

Heyet Tahrir el Şam; (Cephet el Nusra) 1- Cephet Feth L’Şam. 2- Hareket Nureddin L’Zengi. 3-Liva L’Hak. 4- Cephet Ansar L’Din. 5- Ceyş L’Sünne

Heyet Tahrir el Şam ile dönem dönem birlikte hareket eden kimi örgütler de şunlardır: 1- Hizb L’İslami Türkistani. 2- Cephet Ansar L’Din. 3- Ketayib Ansar Allah. 4- Ceyş L’Izzi. 5- Tanzim Hırras L’Din.

Bunlara ek El Kaide bağlantılı olanlar: 6- Ecnad L’Kafkas. 7-Ketayib L’Mücahidin Çeçen. 8- Esud L’Cihad. 9- Ansar L’Tevhid.10- Ketayib L’Buhari.11- Ansar L’İslam.12- Fursan L’İman.13- Türkmen Dağı Mücahidleri.

Ğuta, Duma ve diğer bölgelerden İdlib’e gelenler hangi gruplarr?

Şam kırsalı Ğuta, Duma ve Hareste yenilgisinden sonra Türkiye sınırına konuşlanan gruplar Kuzey Suriye’de TC’nin inisiyatifi altında ÖSO’ya bağlı “Cephet L’Vataniyi L’Tahrir” adıyla yeni bir askeri teşkilat oluşturdular. Bu örgütler de şunlar; Feylak L’Şam. Fırka Sahiliyi uvla. Fırka uvla muşad.Ceyş L’İdlib Hur.Ceyş L’Theni.Ceyş L’Nıhbe.Ceyş L’Nasr. Şüheda L’islam Dariyya. Liva L’Hurriyi ve Fırkat 23.

Ural’ın Soçi toplantısına katılması Türkiye ile Rusya arasında diplomatik krize neden olmuştu

 

-Bunlardan bazı grupların TSK tarafından, Kandil’de PKK’ye karşı yapılan operasyonlara getirildiği ve bunlara aylık verildiğini belirtmiştiniz. Bu gruplar kimlerdir, operasyonlarda ne tür işler yapıyorlar? 

Bu grupları Kürd halkına karşı TSK’nın yoğun uçak bombardımanı altında Suriye üzerinden Kuzey Irak’ın Kandil dağı ve kırsalına yönelik saldırılara katılmaktadır. Operasyonlara katılanlara 750 dolar aylık verileceği belirtilmiştir. Fırat Kalkanı ve yeni oluşturulan “Cephet L’Vataniyi L’Tahrir” örgütünden Kandil cephesine hücum için katılacak örgütler ve elemanlarının sayısı ise şöyledir: Liva Süleyman Şah örgütü 200, Sultan Murad 200,  Ahrar L’Şarkiyyi 200, Ceyş L’Ahfad 200, Ahra L’Şam 200, Talaığ L’Nasr 200, Liva L’Muntasır 200, Ceyş L’Nıhbe 200, Cephe L’Şamiyi 200, Fırkat L’Hamze 500, Feylak L’Şam’dan da 1000 kişinin bu operasyonlara dahil edildiğini biliyoruz.

‘Deraa sonrası gündem konusu kuzey cephesi olacaktır’

-Türk Ordusunun girdiği Efrin ve Cerablus bölgelerinin geleceği nasıl olacak? Türkiye ne zaman, hangi koşullarda oradan çıkar. Suriye güçleri Türk ordu birlikleri ile çatışır mı? Rusya buna rıza gösterir mi sizce? 

Bu konular öncelikle Türkiye’yi ilgilendirir. Suriye, kendi topraklarında yabancı güç bırakmayacaktır. Deraa sonrası gündem konusu kuzey cephesi olacaktır. TSK oraya masa altında anlaşmalarla girdiyse, aynı anlaşmalarla da çıkacak. Belki ilk adımda ciddi çatışmalar olacak, ama çıkacak.

Suriye meşru yönetiminin BM’in güvencesi altında olan topraklarında hiçbir yabancı güç barınamaz. Suriye’nin dostu olarak Rusların bu konuda aksi bir duruşu olmayacaktır. Belki zamana yayılması için bir çabası olsa da ki bunun nedeni bildiğimiz Rus-Türk ilişkisidir, ama bunun Suriye’yi bağlayacak bir yanı olamaz. Hiçbir Suriye hükümeti ve lideri Türklerin yaptığı bu arkadan hançerlemeye tepkisiz kalamaz.

Suriye toprağını isteyecek ve bunun için bedel ne olursa olsun çatışmayı göze alacaktır. Başka hiçbir yolu yok. Erdoğan, Suriye’nin bu direngen tutumu karşısında, sonuçları kendi hükümranlığı altındaki ülkeye binlerce ruh hastası teröristin akmasıyla sonuçlanacağı açık olan böylesi bir savaşa girebilir mi?

-Rusların Kuzey cephesi ile ilgili tavrı nedir?

Rus generallerle yaptığım görüşmelerde de bu kanı güçlü olarak gündeme gelmiştir. Son 300 yıldır 17 irili ufaklı savaşla belirlenen Rus – Türk ilişkilerinin gerçek anlamda dost ilişkileri olmayacağı açıktır. Bir Rus savaş uçağının düşürülmesi ardından, Rus gazabının nasıl Türkiye üzerine yığıldığını yakın tarih gözler önüne sermiştir. Aynı şeyin tekrar etmeyeceğinin hiçbir garantisi yoktur. Erdoğan bu ipler üzerinde uzun süre oynayamaz. Rusya’nın, Suriye toprak bütünlüğü konusunda verebileceği bir metrekare taviz olamaz. Bu iki dostun sonuçta TSK’nın çabalarına karşı ortak keskin bir çizgi çizecekleri açıktır.

‘İran’ın Suriye’yle dostluğu ilkelidir’ 

Son zamanlarda İsrail’in İran güçlerinin Suriye’den çıkması için girişimlerini arttırdığı görülüyor. Suriye’deki İran hedeflerine saldırıları var. Nedir bu mesele?

Meselenin aslı, bölgede İran’ın direnme saflarına verdiği yoğun desteğin İsrail için ölümcül olmasıyla ilgilidir. Şah döneminde İran bölgenin en güçlü devletiyken İsrail’le ilişkileri çok iyi haldeydi, ne zaman ki İran bölge güçlerine, özellikle Filistin davasına önem vermeye başlayınca başta gerici Arap ülkeleri dahil İsrail ve ABD kışkırtmasıyla bir Şii tehlikesinden söz edilir oldu. Medyanın yalanları sayesinde de bu olay ‘Şii Atom Bombası’ konusuna kadar yükselerek bir dehşet ortamı tablosu yaratıldı.

İran’ın Suriye’yle dostluğu ilkeli bir dostluktur ve bunu temeli Hafız Esad döneminde Birinci Körfez Savaşı’nda atılmıştır. Suriye üzerine kurgulanan planlar esasında daha büyük hedef olan İran için bir ilk adımdı. İran kendini Suriye sahasında koruma işlevi gören bu savaşta doğal olarak Suriye’den yana tavır aldı. Bu İran’ı, ister istemez İsrail’le komşu haline getirdi.

İran Şii yayılmacılığı üzerine 1979 Şubat devriminin ilk zamanlarında çok yoğun bir çalışma içindeydi. Ancak Irak savaşıyla bölge dengelerinin karmaşık bir hal alışı, Şii yayılmacılığının bölgede gerçekçi bir karşılığının olmaması zamanla bu eğilimini dost arayışına kendi ulusal güvenlik çemberini genişletecek eğilimlere bıraktı. Suriye, özellikle Müslüman Kardeşler örgütüne karşı kazandığı zafer ardından dini mezhebi hareketlere karşı geliştirdiği tutum bu açıdan, Şii düşmanlığıyla öne çıkar Suudi ve benzerleriyle mesafesi çok açıktı. Çünkü bu ülkeler Müslüman Kardeşler’in finansör ve yönlendiricileriydi. İsrail de bu tarihler boyunca oynaması gereken abes rolleri oynayan bir ülkeydi.

“Sınırlarımdan uzak durun” uyarılarıyla İran askeri birimlerine yönelen bombalamaların tek anlamı da budur. Bunlar taciz atışıdır. Uçaklar artık askeri sonuç üretmeyecek kadar geride duran bir savaş aracıdır. Gelişmiş füze sistemlerini artık Hizbullah’ın bile oturttuğu, yüz binlerce füzeye sahip olduğu bir ortamda İsrail’i düştüğü kıskaçtan ne Arapların parası ne de gücü kurtarmaya yeterli olmayacaktır.

‘Trump-Putin görüşmesinin bu günden yarına pratik bir sonucu olmaz’

Trump ile Putin Helsinki’de Suriye hakkında ne konuştular. Bu güçlerin sahaya yansıyan Suriye planları nedir? 

Suriye konusunda, iki tarafın stratejik sonuçla ilgili bir ortak algıları olmasa da, gerginliğin azaltılması barışçıl çözümlerle terör şebekelerinin zayıflatılması için farklı önermeler etrafında tartıştıkları bilinmektedir. Trump özellikle İsrail’in kaygılarını seslendirmiştir. İran’ın bölgeden derhal uzaklaştırılması üzerinde durmuştur. Kendi casuslarının güvenli bir şekilde çıkışı için yol istemiş ve mesela 800 beyaz berelinin İsrail üzerinden Ürdün’e geçişi bu buluşmanın belki en somut sonuçlarından biridir.

Bu toplantının Suriye üzerine etkileri, askeri güç dengelerinin meydandaki verilerini aşamaz. Buna rağmen, Rus dostlarımıza liderliklerinden iletilen bilgiler ölçeğinde, Amerika’nın buralarda uzun süre kalıcı olmayacağı, İsrail’e güvenceler verilmesi halinde Suriye’ye daha fazla müdahale edilmeyeceği, İran askeri güçlerinin İsrail sınırlarında uzak olması belli bir takvim içinde ülkelerine dönmesi için ısrarlı tartışmaların döndüğü belirtildi. Putin’in bu konudaki son kararın Suriye meşru yönetimine ait olduğunu, tarihi ilişkilerin ilkeli dostlukların öyle bıçak kesiği gibi çözülemeyeceğini belirttiği üzerinde durulmaktadır. Esasında Putin, Trump’a “Kuzey Kore ot yer aç kılır ama nükleer programından vazgeçmez” deyişiyle ilettiği mesajın aynısı İran tartışmaları üzerine de ifade edilmiş olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bu görüşmenin bu günden yarına pratik bir sonucu olacağını düşünmüyorum.