indir.jpgBERİTAN SARYA/ANF

“Gerçek devrim Rojava’da oldu, halkın öz gücü zihniyette ve örgütsel olarak büyük değişimler oldu. Bu devrimdir. Bu devrim büyük saldırılar karşısında kendini savundu, savunuyor.

TEV-DEM Diplomasi Komitesi Üyesi Salih Muslim 19 TEmmuz devriminin bütün Ortadoğu için model olacağını söyledi. Bu modelden korkan güçlerin son zamanlarda saldırılarını artırdığını belirten Muslim, ”Doğru yoldayız ve başaracağız” dedi.

TEV-DEM Diplomasi Komitesi Üyesi Salih Muslim, Rojava Devrimi’nin yıl dönümü vesilesiyle ANF’nin sorularını yanıtladı.

7 yılına giren Rojava Devrimi neden “3. çizgi” olarak adlandırdığınız bir çizgiyle başladı ve bu çizgi Rojava’da nasıl vücut buldu?

Sonra sıra Suriye’ye geldi. Suriye iç savaşı başladığında antidemokratik bir rejim ve iktidarı yıkıp yerine geçmeye çalışan dış destekli Müslüman Kardeşler vb. güçler vardı. Biz her ikisini de esas almadık. Kendi alternatif duruşumuzu, çizgimizi belirledik. Bunu da 3. siyasal çizgi olarak ifadelendirdik. Hedefimiz demokratik haklarımızı almak, halk örgütlülüğü kurmak ve kendi gücümüze dayanmaktı. Bu noktada her iki güçle de diyalog kapılarını kapamadık ama onlarla birlikte olmadık. Fakat bu silahlı güçlerin rejimi gerekçe göstererek alanlarımıza girme ve saldırma istemlerinin artması, rejimin demokratik kurumlaşmalara engel olması nedeniyle 19 Temmuz’da Kobanê’den başlayarak rejim güçlerini alanlarımızdan çıkardık. Bu süreçte kimi yerlerde küçük çatışmalar oldu ve fazla kan dökülmedi.

Biz alternatif bir sistem oluşturuyoruz. İktidarcı olmayan, iktidara bakmayan, halkın kendi imkanları ve örgütlülüğüyle kendi kendini yönetebileceği bir sistem oluşturuyoruz. Zaten buna aslında 19 Temmuz’dan önce başlamıştık. Halkın güvenliği için kurumlar oluşmuştu. Hatta halk mahkemeleri, halk kurumlarının örgütlenmeleri başlamıştı. 19 Temmuz Devrimi daha başlamadan yani 2011’den itibaren geçen bir yıl içerisinde bu örgütlenmeleri yapmaya çalıştık. Halkı örgütlemiştik. Bunlar 3. çizgimizin adımları oluyordu.

19 Temmuz’da başlayan devrimle birlikte rejimi bölgelerimizden çıkardıktan sonra kurumlar daha özgür bir biçimde gelişti. Halk kendi gücüyle kendi ihtiyaçlarını örgütledi. Kendi gücüne dayanmaya çalıştı. En başta da bu bir zihniyet meselesidir. Halk onlarca senedir BAAS rejimi gibi otoriter, baskıcı bir rejimin yönetimi altındaydı. Fakat birdenbire kendini özgür gördü. Kendi özgür örgütlenmelerini gördü. Bize düşen olabildiğince bu halkı örgütlemekti ve bunu da bir dereceye kadar başarabildik.  Halk kurumları yavaş yavaş yerleşmeye ve halk buna inanmaya başladı. Kendi gücüne ve potansiyeline güvenmeye başladı. Kendi kendini yönetmeye ve yavaş yavaş bu sürece katılmaya başladı. 3. çizgimiz böyle yaşam buldu.

Tabi 19 Temmuz’da devrimin başlaması ardından saldırılar artmaya başladı. Rejimin gitmesi ardından bu diğer gruplar bizi rahat bırakmadı. Özellikle Cephet El Nusra, Liwa Tevhid vb. çeşitli isimler altında örgütlenen Türkiye destekli gruplar yavaş yavaş saldırmaya başladı. Herkes artık saldırmaya başladı. Bizde kendimizi korumaya çalıştık. Hem halk olarak hem örgütlenme olarak birçok zarar gördük. Biz bu yoğun saldırılar altında büyük mücadeleyle hem kendimizi savunmaya hem çizgimizi geliştirmeye çalıştık. Tabi süreçle hem fikir hem de siyaset olarak yavaş yavaş bizim bu 3. çizgimiz gelişti ve herkeste buna inanmaya başladı. Ki 4-5 sene sonra herkeste bizim ne olduğumuzu ve çizgimizi anladı. Çünkü bu urupların kime bağlı olduğu, rejimin nasıl çalıştığı açığa çıktı. Özellikle biz bölgelerimizi her yerden gelen saldırılardan koruyabildikten sonra bu daha iyi anlaşıldı.

Peki 3. çizgiye Rojava ve Kuzey Suriye halkları nasıl yaklaştı?

3. çizgi halkın kendi kendine dayanması, kendi gücüne inanması, kendi öz örgütlülüğünü yaratması ve kendi kendini yönetmesi bu yeni bir şeydir.  Rojava’daki halklarımız bu sistemi görerek bir parçası olarak sisteme ve kendi kurucu gücüne inandı.

Buna en fazla inananlar bizimle birlikte çalışanlar oluyor. Yine bizimle birlikte çalışan uluslararası güçler bir mucize gibi görüyorlar. Halkın bu kadar örgütlü olması, kendini bu derece savunması, kendi ilkelerine bu kadar bağlı olmasını görüyorlar. Yani bizimle birlikte DAİŞ’e karşı savaşanlar bunu görüyorlar ve buna inanıyorlar. Bundan daha başka bir çözüm yolu olmadığı için de ilerde daha fazla genişleyebilir ve bütün Suriye’yi kapsayabilir. Ama şimdiye kadar en büyük problemimiz bu zihniyet sorunu. Halen de bazı güçler bizim kendi gücümüze dayanarak bu gelişmeleri kat ettiğimize inanmıyorlar. Onun için 3. çizginin oturtulması noktasında halen de zorluklar yaşıyoruz.

Kobanê Direnişi’yle birlikte Koalisyon Güçleri’yle de askeri anlamda DAİŞ’e karşı ortak mücadele yürütüldü. Fakat neden siyasi anlamda bir ilişkilenme ve tanınmaya dönüşmedi?

Ortadoğu ve Suriye’deki olaylar kendiliğinden olmadı. Ortadoğu haritası ya da yeniden nasıl dizayn edileceği planlanmıştı. Ama bu planlamanın içinde Kürtlerin yeri yoktu. Yani Kürt halkı, Kürtlerin özgürlüğü ve varlığı diye bir şey yoktu. Olsa olsa öyle küçük bir yerde bazı Kürtler için bir emirlik gibi bir şey vardı. Ondan sonra Kürtler bu planın içinde kullanılacaktı. Ki çok denemeleri de oldu.

Kobanê Direnişi bir dönüm noktası oldu. Nasıl oldu? Bu diğer güçler vardı. İşte bu değişim güçleri, Araplar kullanılacak, örgütlenecek, ordular yapılacak… Çok denediler bunu. Biliniyor, bu grupların Türkiye’de kampları vardı ve bunları eğitip Suriye’nin içine gönderiyorlardı. Ama bunların hepsi kontrolden çıktı. DAİŞ, diğer çeteler falan hepsi kontrolden çıktılar. Artık Batı’nın veyahut NATO’nun planladığı gibi olmadı. Çünkü en fazla da Türkiye kendi yerel politikalarını uygulamaya çalıştı. Bu grupları kendi çıkarları için kullanmaya çalıştı. Ki Türkiye’nin istediği diğerlerinden farklıydı. Osmanlı İmparatorluğu ve genişleme hayalinden çıkmıyordu. Ona göre kendi aralarında ayarlamışlardı. Türkiye kendi çıkarı için onları kullandı. Türkiye başta DAİŞ olmak üzere bu çete gruplarını Şengal ve Kürtlerin olduğu bölgelerde ile başka alanlarda kullanmaya başladı. Artık kimse DAİŞ’in karşısında duramıyordu. Nereye giderse herkes ya teslim oluyor ya da kaçıyordu. Gittiği yeri ertesi gün ele geçiriyordu.

Şimdi artık bunlarda ne yapacaklarını şaşırdılar. Amerikalılar ve diğerleri artık başka bir yöne yöneldiler. Artık bunları kontrol etmeye çalıştılar. Gruplar oluşturdular ama kimse bunların karşısında duramadı. Bir tek güç durabildi, oda bizimkilerdi. Kobanê Direnişi bunun için bir dönüm noktası oldu. Yeni dünya düzenini planlayan güçler bu çeteler kontrolden çıkınca bunları durdurabilecek bir güç aramaya başlamışlardı. Kobanê Direnişi’ni görünce bizimle ilişkilenmeye çalıştılar. Çünkü bizim gücümüz onların kurduğu bir güç veya onlardan destek alan bir güç de değildi. Kendi gücünü ve varlığını savunuyordu. Kendi ilkeleri vardı ve ilkelerine öyle bir bağlıydı ki artık bu güçleri durdurabiliyordu. O’nun için bunlarla ilişkilenmeye girdi. Tabi bizde Amerikalılarla falan görüşmeye başladık.

Bize, “Sadece DAİŞ’e karşı savaşmak için beraber çalışabiliriz” dediler.  Bizim de istediğimiz buydu. Biz zaten kendi irademizi kimseye kaptırmayı kabul etmiyorduk. Kendi irademizle yapabildiğimiz kadar yaparız düşüncesiyle bu uluslararası güçlere birlikte DAİŞ’e karşı mücadele etmeye başladık. Uluslararası güçlerle birlikte hareket ettik ama sözümüz tek bu terörizme, DAİŞ’e karşı beraber mücadele etmekti. Böyle başladı. Kobanê, Tel Abyad, Minbic, Tebqa, Reqa sırayla özgürleştirildi.

Ama bunu politik bir anlaşmaya çevirmek daha zordur. Çünkü daha önce alınan kararlar ve sözleşmeler vardı. Mesela Türkiye bu çete gruplarını en fazla destekleyen, yol veren hatta yaratandır. Türkiye şimdi Rojava’da gelişen yeni çıkan bu varlığı kabul etmiyor. Onlar da şimdi bağlı oldukları için bu gerçeği kabullenmiyorlar. Türkiye’nin politikası tam ters düşmeye başladı. Türkiye öyle bir noktaya geldi ki bu Cenevre’de, Astana’da, şurda burda, her yerde “ya ben ya da onlar” demeye başladı. Onlarda herşeyi Türkiye’nin kucağına koydukları için O’ndan vazgeçemiyorlar. Bizimle çalışmaktan da vazgeçemiyorlardı. Ama Türkiye nedeniyle bizi hep arka plana itmeye çalıştılar. Bu Cenevre’de, Astana ve Soçi’de böyle devam etti. Şimdiye kadar da halen böyle sürüp gidiyor. Hala da bizim karşımızda en fazla duran Türkiye’dir. Türkiye bütün politikalarını Kürt karşıtlığı temelinde belirliyor. Batı, Avrupa, yerli güçler olsun kim ne istiyorsa veriyor ki onlar Kürtleri tanımasın, Kürtler politik bir çıkar sağlamsın ve demokratik haklarını almasın. Bütün görüşmelerde bunu görebiliyoruz. Bize, “Siz haklısınız, en büyük güçsünüz, kendinizi yürütüp koruyabiliyorsunuz ama biz Türkiye’den vazgeçemiyoruz” diye açık açık söylemeye başladılar.

Bizim düşüncemizi ve ideolojimizi biliyorlar. O’nun için kabullenmiyorlar. Bizi yasaklayan, Kürt Özgürlük Hareketini kabul etmeyen ve terörist ilan eden NATO’dur. Bunu planlayan da NATO’dur. Bu nedenle bizi kabul etmiyorlar. Bizi kabul etmesi için 1995’ten sonra koyduğu planların değişmesi gerekiyor. İşte zorluk burada. Şimdiye kadar bizi kabul etmiyorlarsa bundan kaynaklıdır.

Siz Rojava’da alternatif çizgide siyasi yaşamı geliştirirken Suriye savaşı derinleşti. Önce Cenevre daha sonra Astana gibi uluslararası çözüm arayışları da gelişti. Fakat bu görüşmelere Suriye’yi cehenneme çeviren 2 tarafta dahil edilirken Rojava Devrim güçleri dahil edilmedi. Bu durum Rojava ve Suriye’nin geleceğini nasıl etkiledi?

Bu Suriye’de ayaklanmalar ve iç çatışmalar başladığında bu silahlı güçler ve arkasındakiler Rejimin en  fazla 2-3 ayda gideceğini düşünüyorlardı. Rejim hem kendi yapısı hem de dışardan gelen destekten dolayı ayakta kalmayı başardı.

Kimse mesela İran’ın Rejimi bu kadar destekleyeceğini düşünmüyordu, ama destekledi. Yine Rusya’nın 2015’te direk müdahil olması, Suriye’ye girer girmez bütün dengeleri değiştirdi. Suriye’de tam anlamıyla 3. Dünya Savaşı yürütülüyor. Çünkü bütün güçler var. Hem Türkiye, İran, Ürdün, Arap ve körfez ülkeleri gibi yerel güçler tümden içinde. Hem de uluslararası güçler yani Amerikası, Avrupası, İngilteresi, NATO’su hepsi içindeler.

Onun için Suriye’nin temsiliyeti Suriye’nin halklarına ya da iç güçlerine bırakılmış değildir. Baştan beri zaten bizimde projemiz vardı. Onun için kimse bizim katılmamızı istemiyordu. Bu konuda Türkiye en büyük engeldir. Herkes kendisi için tehlike görüyor. Suriye Rejimi ve İran da kabul etmiyor. Tüm bunlardan dolayı bizi Cenevre’den uzaklaştırdılar.

Tabi gerçek çözüm olmasın diye bizi Cenevre’den uzaklaştırdılar. Halen de öyledir bazı çözüm tartışmalarında ve çözümde biz ve irademiz olmazsa bir çözüm olmayacak. Başka bir çözüm projesi olmadığı için istediğimiz şekilde ya da biraz daha değişik bir şekilde sistem ister istemez kabullenecektir. Muhakkak halkların iradesi olacaktır. Masada artık herkes, “Suriye eskisi gibi olmayacak” diyor. Hem etnik bir çeşitlilik var hem de birçok grup var Suriye’de. Bunların bir arada yaşayabilmeleri için mutlaka laik bir yapı olması gerekir. Böyle olunca bu Müslüman Kardeşler şunlar bunlar hepsi dışlanacaktır kendiliğinden. Onun için herkes bir arayış içinde ve bu savaş sürüyor. Ama uluslarası güçler kendi aralarında anlaşırlarsa bu çözümü Suriye halkına bırakırlarsa o zaman yapılır.

Belki Rejim’in istediği bazı değişimler adımlar vardır ama İran dolaysıyla kabullenmiyor. Rejim zihniyet olarak da halen değişmiş değil. Halen İran ve Rusya’nın gücünü fırsat bilerek güç ve savaşla istediğimi yapıp halkı teslim alabilirim diye düşünüyor. Ama gerçek öyle değildir. Ama dış güçler bizi kendi başımıza bırakırlarsa rejimle beraber çözüm için Bir şeyler yapabiliriz. Rejim zaten eski rejim değildir ve istese de eskisi gibi olamayacaktır. Sanırım eninde sonunda bizim önerdiğimiz çözümü kabul edip birlikte bir şeyler yapmaya çalışırız. Bu İran, Türkiye gibi dış güçler Suriye’den çekilirse birlikte bir çözüm geliştirebileceğimizi düşünüyorum.

Şimdide izliyoruz en büyük patlama İdlib’te olacak. Çünkü bütün silahlı grupları neredeyse toplayıp oraya koydular ve bunun ne zaman patlayacağı belli değil. Ki muhakkak sonuç orada gelişecektir. Türkiye’de bunun içindedir. Bunun belası Türkiye’ye de sıçrar. Sonucun nasıl olacağını bilemiyoruz ama Türkiye’de çok etkilenecektir. Türkiye’nin bütün politikaları boşa çıkmıştır ve hiçbir sonuç da elde edememiştir. Baştan beri Şam’a gideceklerini ve Beşar Esad’ı kabul etmeyeceklerini söylüyorlardı. Ama ondan sonra kabul edip beraber bu Kürt, Efrîn meselesi vb. için görüşmeler yaptılar. Sanırım en sonunda bu Suriye’nin hepsini tahrip ettikten sonra muhakkak bir çözüm olacaktır ama tabi maalesef Suriye’de yıkılmış olacaktır.

Devrimin 7. yılına girerken uluslararası ve bölgesel güçlerin Ortadoğu ve Suriye politikalarında bir değişim var mı? Devrimin 7. yılına girerken bölge, Suriye ve Rojava’daki olası gelişmeler nasıl olabilir?

Suriye de olup bitenlere devrim diyemeyiz. Yaşanan bir iktidar çatışması, çarpışmasıdır. Gerçek devrim Rojava’da oldu, halkın öz gücü zihniyette ve örgütsel olarak büyük değişimler oldu. Bu devrimdir. Bu devrim şimdiye kadar bir taraftan hem büyük saldırılar karşısında kendini savundu, hem de halen devam ediyor. Dêrazor’da DAİŞ’e karşı yaşanan savaş, bir taraftan rejimin tehditlerine karşı, bir taraftan da Türklerin saldırılarına karşı kendini savundu. Bu altı yıllık süreçte hep savaş içerisinde olundu. Bu altı yıl içerisinde dengeleri değiştirdi. Çünkü bu süreç içinde Ortadoğu’da herkesin planları vardı. Yine herkes gelişmeler karşısında bu planları yeniden gözden geçirmek durumunda kaldı. Türkiye, Suriye, İran ile Körfez ülkelerinin ve herkesin dengeleri bozuldu. Bu dengeler yeniden kurulacak.

Bizim kurduğumuz sistemin muhakkak bir yeri olacaktır. Başka türlü olamaz. Çünkü kimse bu dengeleri yok edemez ya da yok sayamaz. Bu direkt böyledir. Birincisi budur. İkincisi, Suriye’nin başka yerlerinde şimdi herkes bizim çözümümüzü kendine göre uyarlamaya çalışıyor. Herkes özerk yönetimden bahsediyor, biz ise kendi bölgemizde uyguladık. Ondan sonra bu hem güçlendi hem de bir realiteye dönüştü.

Sanırım bu Suriye’ye de yansıyacaktır. Suriye’de bunu oluşturduktan sonra bütün Ortadoğu’da artık bir model olarak yer alacaktır. Zaten son zamanlarda saldırıların yoğunlaşması bu modelden korktukları içindir. Ama kimse de bir şey demiyor, kimse de bir şey yapamıyor. Teknik olarak Türkler daha üstün olabilir, ordu olarak bazı yerleri ele geçirebilir. Ama bir düzen olarak hiçbir yere yerleşemezler. Bizzat bizim bölgelerde halk örgütlü olduğu için kimse bir şey yapamaz. Uçaklar ve teknik ile bazı yerleşim yerleri yerle bir edebilirler ama yok edemezler. Bu modeli bölge halkları benimsemişlerdir. Hatta tüm Suriye’de herkes halkların birliğinden bahis ediyor. Bu da sanırım bizim için bir başarıdır. Dengeler değişecektir. Ama daha önce verilen sözler ve yapılan antlaşmalar vardı, çıkar meseleleleri vardı, bunların hepsini yeniden ayarlamak gerekiyor.  O’da zaman ister. Böylesi bir sürecin içerisindeyiz. Cenevre’ye katılmamamız için herkes hemfikirdi, Türkiye  de dayatıyordu. Ama şimdi artık dayatamaz. Bir çözüm olacaksa bizde bunun içinde olacağız. Büyük güçler bunları söylemeye çalıştı. Ruslar, Amerikalılarda diğerleri de bunları söylüyor. Türklerle yapılan eski antlaşmaları da değiştirmek gerektiğini söylüyorlar. Eskiden bu güçler tüm hesaplarını Türkler üzerinden yaptıkları için bu da biraz zaman ister.

Sanırım bu önümüzdeki dönemde bizzat İdlib meselesi ile ilgili yeni bir şeyler çıkacak. Öyle tahmin ediyorum ki, Türklerin başı dertte olacak. Geçmişte uluslararası siyasi arenada kabul edilmemizin önünde en büyük engel Türkiye’ydi. Herşeyi şantaj yolu ile yapıyordu ya ben ya onlar şeklinde dayatıyordu. Şimdi artık bu engelde ortadan kalktıktan sonra, Ortadoğu gücü ve aktörü olacağız.

Biz de bu politik dengeler içinde hiç kimse ile ilişkilerimizi bozmadık, herkes ile ilişkilerimiz vardır. Artık herkes biliyor ki bizim öz gücümüz vardır ve bu dengelerden de yararlanmaya çalışıyoruz. Öz gücümüz, halkımız var, bizde bunlara dayanarak etkiliyoruz. Biz Ortadoğu’da büyük bir aktörüz.

Devrimin 7. yılda nasıl bir gelişim bekliyorsunuz?

Bu altı senelik süre içerisinde elde ettiğimiz başarılar, bir yandan bu kadar savaş içinde kendimizi korumamız, bu çizgiyi oturtmamız doğru bir yol ve politika seçtiğimizi gösteriyor. Alternatif olarak seçtiğimiz üçüncü yol çok başarılıdır. İdeolojik ve politik olarak da çok başarılıdır. Bu altı senelik süre içersinde direndiğimiz ve kazandıklarımız bunun ispatıdır.

Sanırım tek tük yanlışlıklar olmasaydı büyük kazanımları elde ederdik. Sanırım bunları eleştiri ve özeleştiri ile gözden geçirdikten sonra daha büyük bir başarı bizi bekliyor.  Sadece bizim izlediğimiz radikal demokrasi, ekonomik ve ekolojik çizgi halkımızın kurtuluşunun tek yoludur, hem de birlikte yaşadığımız halkların tek kurtuluş yoludur. O’nun için önümüzdeki süreçte daha büyük çalışmalar ve projeler geliştireceğiz. Bu altı yıllık direnişiniz ve altı yıllık mücadelenin doğru yolda olduğumuzu gösteriyor.

Şu anda Suriyeli güçler olarak meydan da sadece biz ve rejim varız. Rejim demokratikleşmeyi kabul ederse O’nunla anlaşabiliriz. Yani demokrasiyi, halkların birliği ve kardeşliğini kabul etmesi gerekiyor. Bizim öne sürdüğümüz ölçüleri kabul ederlerse herkesle de anlaşabiliriz. Hiç kimseye kapıyı kapamış değiliz. Doğru yoldayız ve başaracağız.