Faysal daglı

Faysal DAĞLI

10 Temmuz 1991 idi. Herkes güneşle birlikte uyanmıştı o sabah. Hazırlıklar tamamdı. Kentin sakinleri bayramlık giysileri içinde umutlarını ve sloganlarını bilemişti. Diyarbekir o gün ateşle sınanacak, ülkemizin ve gönlümüzün paytahtı olmanın bedelini ödeyecekti.

Tarih yazılmaya başlanalı, insan; aitlik ve vefa duygusu edineli beri, Dicle ve Karacadağ’ın gerdanındaki bu topraklar sahiplerinin yüreğindeki kıble olmuştu. Ve Diyarbekir’in sakinleri, kentlerinin onurlarını, kaleleri kadar geniş yüreklerinde saklamaktan geri durmamışlardı. Kötülük tohumları Amed’in evladı Vedat Aydın’ın yüreğini çalmak istemişlerdi.

Bir kentin bir yitiği onuruna hazırladığı bu merasim masallardan kopup gelen düş ötesi bir kesitti. Temmuz güneşinin olanca haşmeti ile kavurduğu şehrin kesik ve keskin yürekli çocukları, heyecanla ayaklanmayı başlatmışlardı bile. Küçücük ceplerinde taşlarıyla, en önce onlar inmişti sokağa. Öncüler onlar idi.

O gün Vedat’a adanmıştı. Onun cansız da olsa heybetli bedeni surlardan kente süzüldükten sonra, Amed’de insan algısı çıldırmıştı. Uluslaşma ve ayaklanma bilinci denilen enerjiye tanık oluyorduk. Kelimelerin anlatmakta zorlandığı, bilincin, çelik dağları eritebilecek kudreti nihayet Diyarbekir’deydi. Sihirli bir rüzgar gibi insanların tenine dokunup, ürpertiyordu. Kadınlar, erkekler ve çocuklar bir ibadet gibi isyana durmuştu.2354_5.jpg
Zırhlılarının ardındaki gri namlular onların korkusunu değil, cesaretlerini kışkırtıyordu. Ayaklanmacıların yürüdüğü güzergahta, evlerin sakinleri bidonlarla su taşıyor, ardından saflara katılıyordu. Sokaklarda insan seli akıyor, baş eğmeme sözü haykırıyordu.

İlk düşeni hatırlıyorum, 16 yaşında genç bir idi. Kalbine yakın saplanan kurşunun acısına rağmen omuzlar üstünde kanlı parmaklarıyla zaferi kutsuyordu. İkincisi kırmızı bir pankartın taşıyıcısıydı. Hemen ölmüş, yüzünde gülümsemesi donmuştu. Bir diğerini hatırlıyorum. O da en fazla 16’sındaydı. Gömleğinin eteğine taş doldurmuştu. Kendisine tabancasını doğrultan katiline, ‘kahpe’ diye bağırdığını duydum. Ardından düşmüştü.

Diyarbekir, 10 Temmuz’da Mardinkapı’da surların gölgesinde Şêx Said’in kuşatmasından sonra bir kez daha isyan kıyametini koparmıştı. Şehrin bedenindeki halkalar sökülmüş, yılların prangaları çözülmüş, Vedat ve 10 Temmuz’da onunla birlikte uğurlananlar, kentimizin ve ülkemizin yüreğini hem kanatmış, hem de kanatlandırmıştı.

Bu böyle sürüp gitti. Direniş kendi efsanelerini, masallarını, şarkılarını ve kahramanlarını yarattı. Diyarbekir’in beynindeki volkan, Bağlar semtindeki cezaevinden, Dağkapı’daki Şêx Said’in, Doktor Fuat’ın kabrinden yayılan kıvılcımlardan da beslenerek harekete geçti. Tıpkı kentin batısında yaralı bir karacanın fırtına soluğu, bir zamanların yanardağı, Karacadağ’ı gibi.

Ve tüm volkanlar gibi, Diyarbekir’de artık kaynayan öfkesini tutamıyordu. Parlama zamanı gelmişti. Vedat işareti vermişti. Amed’den püsküren lavlar, tarihin arzından koparıp getirdiği özgürlük bereketini Kürdistan’ın üzerine serpmiş, bu mazlum ülkeyi direnişle takdis etmişti. Artık yeni bir çağ açılmıştı Mezopotamya’da. İnsanlığı o ana dek geriden izleyen bu ülkenin tarihi, yeni çağına girmişti.

10 Temmuz günü Diyarbekir çarşısında lanetin zinciri kırılmıştı.

Ruhu şad olsun!