cemil yazıOrtadoğu, dengeleri çok değişken bir dinamik yapıya sahiptir. Dengeler hiçbir yerde, Ortadoğu kadar değişmez, buna hava durumu da dahildir. Toplum, dengeler gibi dinamik olamıyorsa, orada bir kriz var demektir.

Sorunlar değiştikçe, çözüm arayışları da artar. Bazen baş döndürücü değişik düşünceler oluşur ki, herkes bundan şikâyetçi olur. Rahmetli Uğur Mumcu, bir zamanlar herkesin politize olduğundan ve ayakkabıcının dahi politika ürettiğinden şikayet etmişti. Daha sonra da, daha kötüsü oldu. Herkes susmuştu, çünkü kimse çözüm bulamıyordu. İşte esas tehlike buradadır, meydanların bu kadar sessiz olması da bundandır. Hiçbir toplum, susarak çözüm getirmemiştir. O halde toplum, sorunlar karşısında acizdir ve bunun adı, toplumsal krizdir.

Toplumun pasifleştiği yerde, toplum yargısı da durur, biat, geçerli hale gelir. En ufak bir kazada bile, sorgulamak yasaklanır. Böylece sadece liyakatten uzak insanları atamakla kalınmaz, bir de liyakatsiz yandaşların eleştirilmesi yasaklanır.

Şöyle düşünebilirsiniz, toplumun bu denli baskı altında tutulduğu yerde, yorum ve eleştirilere odaklanmak neye yarar? Bugün mesele en ufak bir kazayı dahi eleştirmenin yasaklanacağı yereye kadar ulaştıysa, işkencelerde bulunan sebepsiz tutukluların sesini ne kadar dile getirebilirsiniz?

Ama hukuken bunun tersini de düşünmek gerek; Bir kazaya bile yayın yasağı konulabiliyorsa, bir kazanın dahi sorumlusu, Recep Tayyip Erdoğan olacaktır.

Hesap günü çok çetin olacak. Gezinin korkusu hala sürüyor.

İşsiz gençler, işten atılan aile bireyleri, birer muhbir olmaya teşvik edilecektir. İşsiz gençler, ordu ve poliste iş arayarak, kirli savaşların birer elemanı olmağa mahkûm edilecektir. Ortadoğu ülkesi olmağa yol alıyoruz diyenler, artık orta doğunun en batak ülkesi olma yolunda olduğumuzu dile getirmek zorunda kalacaklardır.

Diktatörlük, hem içerde hem de dışarıda savaş aramak zorundadır, yani savaşlar dönemi hiç kapanmayacak, her savaş, bir sonraki savaşa neden teşkil edecektir. Ülkenin bürokratlaştırılan cahil yandaşları, üst kademelerde memnun kılınacaktır. Bu nedenle devlet, gitgide daha da otoriterleşecek, eleştiri hakkı, eskimiş bir moda kadar dahi kabul görmeyecektir.

OHAL kalkamaz, sadece ismi değişir. Zaten OHAL, Evren döneminde getirilen ve sonradan kaldırılan sıkıyönetimin bir yeni adı değil miydi?

Evlatlarınızın cenazeleri dahi yasaklanacaktır, yasaklanmaktadır. Bugün meydanlarda önlenen direniş, yarın toplum dinamizminde söndürülen direnişe döndürülecektir. Geç kalınan örgütlenmenin getirisi, örgütlenme yasağıdır. Örgütsüzlük ise, kanıksamayı getirecektir, beklenen budur, dile getiriliş biçimi ise, alıştırmaktır.

İdamesi için içeride ve dışarıda savaşların kaçınılmaz olduğu diktatörlük,  altından kalkılamayacak kadar güçlü savaşlarla sonlanır. O savaşların altında kalan,  yine diktatörlüğün altında kalan halk olacaktır; Evlatlarını savaşa göndermeyen, cahil diktatörün yandaşları yerine, karınlarını doyuramadığınız evlatlarınız, kızlarınız olacaktır. Direnmemenin bedelini, daha ağır ödeyeceksiniz.

Bugün herhangi bir savaş için ‘Vatan Milet Sakarya!’ edebiyatı ile gençleriniz, yoksul evlatlarınız toplandığı zaman, düşman gerçekte hiç zulmünü görmediğiniz yeni düşmanlarınız mı olacak, yoksa sizi açlığa boğduktan sonra, kan dökmeğe veya kendi kanınızı dökmeğe yollayanlar mı olacaktır? Bu sorunun cevabını ta Osmanlı döneminde vermek gerekirdi. Verilmedi ve şimdi o Osmanlı şalvarı bayrak yapılarak,  tekrar geliyor.

Ya polis veya asker olup meydanlara salınan gençlerin gerçek düşmanları, onları o üniformaya ekonomik olarak mahkûm edip, mazlum kardeşlerine karşı salanlar mı olacak, yoksa yine haklarını arayan insanlar mı olacak,?

Bugüne kadar Recep Tayyip Erdoğan’ın söylediği en komik söylem, seçimlerde sarf ettiği ‘Ben basit bir politikacı değilim’ söylemidir. Siyasetin en basiti, tüm güçleri tek adama bağlamaktır; Politikacının basiti ise, en basit politikayı uygulayandır. İyi politika, halkı için iyi olan politikadır, zordur, maharet, dürüstlük ve dik duruş ister, kolay kazanılan politika olamaz.

Erdoğan, sadece devleti değil, muhalefeti de ele geçirmiştir. Muhalif olanlar, sadece hapiste olanlardır.

Diktatörlük katılaştıkça, muhalefet birikir; Ancak muhalefet partilerinin içten ele geçirildiği yerde, diktatörlüğün aracı siyaset değil, baskıdır. Bundan sonra muhalefetin varlığı, diktatörlüğe yalakalığa bağlıdır, onun lütfüne bağlıdır. Etnik ve mezhepsel baskılar, kendinden yana karşı kitle yaratıp, güçlendirmek için tüm hızı ile devam edecektir. Bunlar özellikle etnik olarak Kürtler, mezhepsel olarak Aleviler olacaktır. Her ikisinden hainler artacak, ancak gerçek hedef, solcular ve demokratlarla, aydınlar olacaktır. Cezaevlerinde yapılan işkenceler ile işbirlikçi teklifler, peş peşe gelecektir. TC vatandaşlığına alınan Suriyeliler de, diktatörlüğün birer elemanı olacaklardır.

‘Toplumun yarısını silahlandırdım’ deyip, devlet silahlarını yandaşlarına teslim eden adama cumhurbaşkanı değil, çete reisi denir. Makamı onu yüceltmez, ama o makam, onunla onursuzlaşır.

Geleceğimiz asla Suriye’den daha parlak değil. Güneyini güvenceye almak üzere olan Suriye ordusu kuzeye yönlendiğinde, diktatörlük, yanlarında ne icazet aldıkları Amerika’yı, ne de işlettiklerini sandıkları Rusya’yı bulabileceklerdir. Sınırlarını zaten Kapadokya’ya kadar uzanmış gören İsrail’in ise, bu toprakların neresinin Suriye, neresinin Türkiye, neresinin Kürdistan olacağı önemli değil. Halkı ile yönetimleri arasında uçurumlar bulunan ülkeleri ele geçirmek, kolaylaşacaktır. Diktatörlük, baskılar yolu ile hainleri ve işbirlikçiler kadar, gerçek muhalefetleri de yutmağa çalışacak, ama günlük yaşam, yaşam olmaktan çıkacaktır. Tek adam, tek olduğu için daha da kahramanlaştırılacak, en başta diplomasının sorgulanması yasaklanacak, belki de Cuma namazlarının kıblesi olacaktır. Türkleşmiş Araplar, Türkçü kimlikle Kürtlere karşı kullanılırken, hedef Kürtler olacak, cezaevlerindeki solcu ve aydınlarsa, esas hedef olacaktır.

Diktatörün askeri olmak, işte budur.

Meydanları boşaltarak oluşan sessizlik, diktatörlüğe yumuşak yerleşme olanağını hazırlayacaktır.

Unutmayalım ki, Hatay’ın yanı başındaki şeriatçı, kanlı teröristlerin başı ile TSK’nın başı aynıdır ve diktatörden başkası değildir. Her ne kadar solcu, Kürt ve Aleviler ile aydınlar hedef ise de, dayanışmalarını önlemek için birbirlerine kırdırtılmaları hedeflenecektir. Suriye’de Amerika’nın güvenilmezliğini gören halklar İsrail’in BOP’unu tarihin çöplüğüne atarken, emperyalizmin umudu ve hedefi, diktatörlüğün tekelinde olan Türkiye olacaktır. Dini kurumlar, birer fesat yuvasından ibaret hale gelecek ama devleti ve ibadet yerlerini ele geçirmekte mahirleşenler, bir süre sonra, ne devlet, ne de ibadet yeri bulabileceklerdir.

Tek çözüm, aydını, demokratı, solcusu, Alevisi, Kürdü ve tüm etnik ve mezheplerden olanların Türk İslam sentezli devlet mafyasına karşı bir olması, diktatörlüğe bir rahat bir gün geçirtmemesidir.

Örgütlenmenin çekirdeğini dahi sendikalarda yok etmek isteyenler, karşılarında çelik gibi bir olmuş bir halkı bulmalıdırlar.

Kürtler mi hain, Türkler mi diye yarışıp karşılıklı suçlamalar yerine, ihanetlere dayanışma yolu ile cevap veren, demokrat, solcu, aydın, Kürt, Türk, Alevi, Sünni demeden bir olunmalıdır.

Türkiye’de yavaş yavaş Hıristiyanlar, Museviler nasıl yok edilmekte ise, aynı sürecin Kürtler ve Alevilere yaşatılmaması için, tüm aydınlarla beraber direnilmesi gerekmektedir. Kitleler birbirlerini değil, soyguncuları hedef almalıdır.

Her geçen gün, diktatörlüğün kendini kabul ettirmesi için kaybolan bir gündür.

Faşizmde diktatörlükler, en güçlü göründükler anda, en zayıf yanlarını da gösterirler ve yıkılırlar.

Yıllar yılı demokrasiyi gerçek demokrasi olmasa da, bir birikimi yaşayanlar, orta doğuya böbürlenerek bakanlar, şimdi nereye gittiğimizi görmelidirler.

Artık Ortadoğu’da ne eskiyen F-16’larınızla, ne de askeri gücünüzle hava atabilirsiniz. Elinizdeki tek güç, faşizan baskılar ve işkencehanelerinizdir. Sizi hâkimlerinizle beraber yıkmak zorundayız ve yıkacağız.

Ve bir diktatör yemine geliyor; Rafa kaldırdığı anayasaya bağlılığına, hırsız ve katile çıkmış onuru üzerine yemin edecek. Sorumsuz bir diktatör, güven verecek(!). Yemin, bir vaattir, sadakate vaattir. Oysa diktatör, sadakate ihtiyacı olmayan, yani sorumsuz demektir.

Hiçbir zulüm, kalıcı değildir.

Hiçbir namaz veya dini reklam, döktüğünüz kanları gizlemeğe yetmeyecektir.

Cemil Hayek

  1. 07. 2018