36551757_2567349919957424_4603551401908371456_n.jpgFaysal Dağlı
Toprak soğuktu. Arz üşüyordu. Ayaz, bir hançer gibi insanın burnundan girip ciğerlerine yapışıyordu. Yoğundu hava, ağırdı.

Kürdistan buzdan beyazın mevsiminde idi.

Amed şehrinin çevresindeki dağ dorukları beyaz bir hançer gibi göğe uzanıyordu. Kış aylarında kartalların bile üstünde geçmekten korktuğu bu sivri dağ burçları bir itiraz gibi yükseliyordu. Zaptedilmeye isyan eder gibi heybetle dikilen dorukların uçlarına efsunlu haleler dolanmıştı. Sis ve tipi sarmalının heybet kattığı Andok, yaşayanlara garip bir ürküntü veriyordu.

Dağ o gece daha da ürkütücü idi. Farqîn ovalarından dağa doğru savrulan çılgın boranların çarptığı kaya kütlelerinden yaralı bir masal devinin iniltisi gibi uğultular yayılıyordu. Rüzgar devindikçe dağın iniltisi artıyor korkunç naralara dönüşüyordu.

Savrulan kar tanecikleri rüzgarı beyaza boyamıştı. Soğuğun hükmü sarmıştı her yanı. Doğa titriyordu. İnsanlar dağın uzak eteklerinde kalın beyaz örtünün altına gömülmüş toprak evlerde dağın sesini endişe ile dinliyordu. Dağ neyi haber veriyordu? Niye inliyordu, kimse bilmiyordu.

Andok Dağı’nın dorukları uzaktan şahlanmış bir kısrağın gövdesini andırıyordu. Andok yeryüzünün alçaklıklara başkaldırmış, başı göğe eren abidesi gibi ışıldıyordu o gece.

Şeyh endişeli idi. Dağın sesi onu da ürkütmüştü. On yıllardır yaylasında dolaşmadığı, kuytularında konaklamadığı, gölgesinde uyumadığı, seyrini etmediği, feyzini almadığı dağ kalmamıştı ülkesinde. Annesi onu dağda doğurmuş, kendi çocukları da dağda doğmuştu. Dağlıydı onlar, dağın çocuklarıydı. Duymamış, işitmemişti böylesini, dağ inliyordu. Dağ onu çağırıyordu.

Çare olabilecek miydi inildeyen yaraya? ‘Çare senden Ya Rab. Ferman ettiğin gibi feleğin pusulası neyi, nereyi gösterirse oraya akacak menzilimiz’ dedi. Kaderden kaçılmazdı, insanın karakteri idi kaderi. İnsan varken o da vardır. Cisimken gölge, bedenken ruhtur.

Dağın Şeyhi yıldızlara bakıp ‘siz mahşerde şahitsiniz’ dedi. “Siz yüce nurun gözleri masumiyetimizin şahidisiniz. Biz sadece vatanımızda kendimiz gibi yaşamak arzusundayız. Size emanet ediyorum ülkemi ve halkımı.”

Şeyh soğuğu hissetmiyordu. Çıplak ayaklarıyla çiğnediği kara dizine dek batmıştı. Avuçladığı karı alıp alnına sürdü bir süre, sonra uykusuzluktan kızarmış gözlerine bastırdı. Alnındaki ateşin erittiği kar suyu sakallarına akıyor ve orada donuyordu. Hicaz kınasının kızıla çaldığı sakalları buz salkımı kesilmişti. Yüzü cam gibi parlıyordu. Beyaz sarığı ve libasları içinde uzaktan bir hayalet gibi görünüyordu. Ellerini havaya açmış mırıldıyordu: ‘Bizi çocuklarımıza karşı utandırma, adaletini Kürdistan’dan esirgeme, bizi ne mazlum ne zalim eyleme.’

Şeyh ve isyan tarikinin gönüldaşları ile diğer yoldaşları güneşin işareti ile feleğin çağrısına koşacaktılar o gün. Menzile ermek için bir vatan dolusu insanın ardlarından yürümesi gerekiyordu.

Tarihin takvimi Meryem oğlu İsa’nın doğumundan sonra 1924 yılın geçtiğini haber veriyordu. Zamanın adı beyaz mevsimin şubatı idi.