enfal-katliami-ve-geride-kalanlar.jpgEnfal’in aklıma ve gözüme kazınan ilk izleri 1988 yılında Diyarbakır sokaklarında rastladığım elleri ve yüzlerindeki yanıklarla doktor arayan Güneyli Kürdler oldu. Enfal sözcüğünü gazetecilik yaşamında çok duymama rağmen bu ‘fırtınanın’ bendeki ilk resimleri yanık tenler, körelmiş gözler, dökülmüş deriler ve evlerinden sürülmüş binlerce insanın silüeti olmuştu. Eş zamanlı olarak Helebçe’nin “Sessiz tanığı” ve dünya medyasına yansıyan Baas rejiminin kitlesel cinayetleri, Enfal’in bir Kürd ayaklanması ve ardından rejimin ayaklanmaı vahşice bastırma girişiminden ibaret olmadığını, aslında Kürdistan’da sistematik bir soykırımın uygulandığını gösteriyordu.

Enfal veya öncesinde ve sonrasındaki uygulamaları Saddam rejiminin devrildiği zamana dek çeşitli fazlarda uygulanmış, uygulanmaya devam edilmişti. Saddam rejimi, etnik temizlik ‘fırtınasından’ kaçarak Irak dışına kaçıp canlarını kurtarabilimiş Kürdleri yurtdışında da izliyor ve katliamın kılıç artıklarını gittikleri yerlerde de imha etmeye çabalıyordu. Türk devletinin himayesinde Diyarbakır, Mardin ve Muş’taki kamplara tıkılmış Irak vatandaşı Kürdler, buralarda da ekmeklerine zehir katılarak topluca öldürülme girişimlerine maruz bırakılıyordu. Saddam’ın ajanları, Türk devlet görevlilerine rüşvet vererek sığınmacı kampları için ekmek yapılan fırınlara giriyor, envanterlerinde hala bol miktarda bulunan zehirleri sivillerin ekmek hamurlarına boşaltıp ölümlerini istiyordu. Küveyt’in işgali sonrasında sınırlara yığılan onbinlerce Güneyli Kürdün bedenlerinde taşıdığı kimyevi zehirlerin izleri, Kürdistan’ın Baas rejiminden kurtulmasının ardından soykırımda katledilen sayısız insanın hatırası gazetecilerin meslek yaşamında da zehir etkisi yapmış, Enfal gazeteci tanıklarını da onulmaz travamalara sokan bir modern jenosid olarak insanlık tarihine geçmişti.

2009’da soykırım suçlularının yargılandığı Hollanda’nın Yüksek Mahkemesinde (Hoge Raad) Saddam rejiminin Enfali’ne yardım etmiş, kurbanların topluca öldürülmelerini sağlamak için bu rejime zehirli gazlar satmış bir silah tücarının duruşmasında verilen karar, insanlığın yargılamak için yasalar çıkardığı, mahkemeler kurduğu bu suça karşı hala yeterince sorumluluk hissetmediğine bir kez daha tanık olunca, Enfal’ın vicdanımdaki izdüşümleri harekete geçti. Birleşmiş Milletler kayıtlarına göre Hollandalı silah tücarı Frans van Anraat, 1984-1989 yılları arasında Baas rejimine 1117 ton zehirli kimyevi madde satmış, avukatların belgeli savunmalarına göre Kürdistan’ın 8 köyü bu silah tücarının Irak’a sattığı kimyasal maddelerle yerle bir edilmiş ve binlerce insan katledilmişti. Irak rejiminin Kürdistan’daki katliamlarını “soykırım” olarak tanımlayan aynı mahkeme, kurbanların zarar görenler başına suçludan talep ettikleri 360 Euroluk tazminatlarını redetmişti. Binlerce kişinin öldürülmesine yardım etmiş bulunan van Anraat ise 16 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı. Ceza almasından sonra van Anraat, 2003 yılında Saddam rejiminin devrilmesinin ardından Hollanda istihbarat örgütü ile işbirliği yaptığını da açıklamıştı. Almanya’da da çok sayıda kimyevi madde üreten şirketin Saddam rejime zehirli gazlar sattığı ortaya çıkmış, binlerce insanın öldürülmesine yardım etmiş, katillere zehir ve gaz sağlayan sorumlular, suçlarına orantısız cezalarla kurtulmuşlardı.

Enfal’in bir numaralı sorumlusu Baas ordusu generali Hasan Ali Macid Irak mahkemelerinde şefaf olmayan duruşmalarda yargılanarak asıldı, ancak birçok suç ortağı hala gün yüzüne çıkarılmış değil. Ruanda, Yugoslavya ve Komboçya gibi ülkelerde girişilen soykırım suçlularının hala yargılanmaya devam ettiği zamanımızda,

Kürdistan’daki Enfal’ın suç ortakları hala suçları oranında cezalara çarptırılmamış olarak yaşıyorlar. Helebçe’yi kimyasal gazlarla bombalayan filolara avcı koruma pilotluğu yaptığını itiraf eden ve 2005 yılında Musul’da tutuklandıktan sonra konulduğu Kürdistan’ının Süleymaniye kentindeki cezaevinden yerel yöneticilerin marifetiyle kaçırıldığı ortaya çıkan pilot Tarık Ramazan’ın İngiltere’de sığınmacı olarak yaşadığı gözönüne alınınca, Enfal’ın aslında faillerinin yargılanmak istenmediği ‘kadersiz’ bir soykırım olduğu ortada kaldığını gösteriyor!

Müslumanların kutsal kitabı olan Kuran’da bir ayetin adı olan Enfal aynı zamanda, Baas rejimi tarafından, 23 Şubat’dan 6 Eylül 1988’e kadar Kürdistan’da gerçekleştirilen bir dizi askeri operasyona verilen kod isimdir. Arapça’da ‘fırtına’ anlamına gelen Enfal kampanyası, 1980-88 İran-Irak savaşının son evresi ile de bağlantılı olmakla birlikte, Enfal bu savaşın sonuçlarından biri olmadı.

Aslında, İran ile girişilen savaşın, Irak’ın öne sürdüğü koşullarda sona ermeye yaklaşması ile Baas Rejimine Kürdlere saldırmak için gerekli imkanı verdi. Sistematik soykırım Ortadoğu İzleme Komitesi’nin İnsan Hakları İzleme Komitesi’nin bir seksiyonunun hazırladığı “Irak’ta Soykırım, Kürtlere karşı Enfal Kampanyası” adlı çalışmasında ifade edildiği gibi Enfal, Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’in akrabası ve Irak Baas Arap Sosyalist Partisi’nin Kuzey Bürosu (Kürdistan) Genel Sekreteri olan Ali Hasan El Mecid’e verilen olağanüstü yetkiler ile yürütüldü. Raporun Irak devletinin resmi belgelerini inceleyerek ortaya koyduğu detaylarına göre 29 Mart 1987’den, 23 Nisan 1989’a kadar, Kuzey Bölgesi’nde El Mecid’e verilen yetki, Saddam’ın yetkileri ile eş düzeydeydi. Kürdler tarafından, “Elî Kîmyewî” olarak tanınan El Mecid Kürd soykırımının uygulayıcı faili idi. Irak Ordusu’nun iki seçme tugayı, Emniyet Genel Müdürlüğü (Müdüriyat al Muhaberat al-Ameh) ve Askeri İstihbarat (Muhaberat) El Mecid’in emrine verilmişti. Cahş, Fursan ya da ‘Ulusal Savunma Birlikleri’ olarak adlandırılan Kürd korucular da bu soykırımda önemli roller oynadı.

“Kürd sorununu çözmek ve Peşmergeleri katletmek” için Irak devlet aygıtının askeri, güvenlik ve sivil kurumları ve diğer tüm imkan ve kaynakları El Mecid’in emrine verilmişti. Tanımlama: Soykırımın ilk aşaması (ya Kürd ya Arap!) Irak rejiminin soyu kurutulacak yani hedef alınacak kitleyi tesbit etmek için kullandığı ilk yönetsel uygulama 17 Ekim 1987’de gerçekleştirilen nüfus sayımı oldu. Kürd Peşmergelerin kurtardığı alanlar ile ordunun kontrolündeki bölgeler arasında zaten fiili olarak bir tampon bölge oluşmuştu. Sayım öncesinde Baas Partisi Peşmerge’nin denetimindeki bölgede yaşayan nüfusa, “ulusal saflara geri dönün” emrini verdi. Uçaklardan Kürdistan’a serpiştirilen ve radyo ile TV’lerden yayınlanan bu emrin anlamı; Irak güçlerinin kontrolü altındaki toplama kamplarına gitmek; ya da Irak vatandaşlığını kaybetmek ve asker kaçağı muamelesi görmekti. Ağustos 1987’de Irak Devrim Komuta Konseyi yayınladığı bir kararnamede nüfus sayımına katılmayanları, asker kaçağı olarak sayıp, ölüm cezasına çarptırılacaklarını zaten ilan etmişti. Nüfus sayımından hemen önce El Mecid hedef grubunu daha net olarak tanımlamıştı.

Elî Kîmyewî, Muhaberata hala hükümetin kontrolü altında bulunan bölgelerde yaşayan “muxerîb/sabotajcıların” ailelerinin detaylarını içeren dosyalar hazırlamaları emrini verdi. Bu dosyaların hazırlanması tamamlandıktan sonra çok sayıda kadın, çocuk ve yaşlı insan zorla kırsal bölgelere göç ettirildi. Haklarındaki iddialar ve aile üyeleri birer birer incelenerek gerçekleştirilen, bu nüfus göçertilmesi işlemi Enfal döneminde kimin yaşayıp, kimin öldürüleceği konusunda verilen kararların belirgin ve ilk özelliklerinden biri oldu. Nüfus sayımına katılanlara milliyetlerini tanımlamak konusunda sadece iki seçenek verilmişti. Buna göre sayılanlar ya “Kürd” ya da “Arap” olabilirdi. Bu seçenek veya seçeneksizlik, Asuri ve Keldani Hristiyanların da vahim bir durumla karşı karşıya gelmelerine neden oldu.

Öte yandan rejime sadık olmak El Mecid’in katliamlarından kurtulmak için bir güvence değildi. Hükümet yanlısı yani Cahş olmak da bir çare değildi. El Mecid, korucu şeflerine de köylerini terketmeyi red ederlerse kimyasal gazlarla bombalanacakları tehdidinde bulundu. Etnik köken ve yerleşim yeri, bu planda tasfiye olmanın nedeni idi. Bu iki unsur, 1988’de kitle katliamları gerçekleştirildiği zaman birlikte değerlendirildiler. 1987’de Kürdistan’daki köy boşaltmaları ve göçertmeler yalnızca hükümetin kontrol ettiği bölgelerde uygulandı. Yani bu operasyonların Kürd serhildanını bastırmakla hiçbir ilgisi yoktu. Bu bölgelerin sakinleri eger hükümetin belirlediği toplu yerleşim bölgelerinde kalmayı red eder ve Peşmerge’nin kontroldeki kurtarılmış bölgeye sığınırsa -bir çokları böyle yaptı- Enfal operasyonunda imha edileceklerdi.

Aynı işlem Kürdistan’daki küçük etnik gruplara da uygulandı. 1987 ekiminde yapılan nüfus sayımında, bir çok Asuri ve Keldani Hristiyan, rejimin kendilerini “ya Kürd ya da Arap” olarak tanımlamaları şeklindeki dayatmasını redetti. Kendilerini “Arap” olarak tanımlamaktan kaçınanlar “Kürd” muamelesi gördüler. Hristiyanların çoğunun yaşadığı, Duhok bölgesindeki son Enfal sırasında, onlar da El Mecid’in ölüm taburları tarafından Kürdlere uygulanan zülümden eşit oranda paylarını aldılar. Peşmerge’nin kontrol ettiği alanlara sığınan az sayıda Türkmen de, Kürdleşmiş olarak kabul edilerek aynı şekilde muamele gördü. Enfal’ın tozu dumanı dağıldığında çoğu kadın ve çocuk yüzlerce, Asuri ve Keldani Kürdistan’daki soykırımının diğer kurbanları olarak kayboldu. Suçları, Arap olmamak ve Kürdistan’da yaşamaktı. 1988’in yaz aylarında Enfal’den kaçarak Kuzey ve Doğu Kürdistan’a sığınan ve buralardaki “Peşmerge kamplarına” yerleşenler arasında tanıştığım çok sayıda Hristiyan ve Türkmen, El Mecid’in “ya Kürd ya Arap” dayatmasının hayatta kalmış “şanslı” örneklerini temsil ediyorlardı. 1987’de, Diktatör Saddam’ın kuzeni General El Mecid’e olağanüstü yetkiler vermesi ile birlikte, Kürdlere karşı aralıklarla sürdürülen “ayaklanma bastırma operasyonları” bir imha ve tahrip kampanyasına dönüştü. Kürdistan’dan korkunç haberler yayılıyordu.

Bu süreçte Kürdler, İran ve Irak savaşında, Batı’nın Irak yanlısı tutumunun kurbanı haline gelmişti. Batı dünyası İran’ın radikal devrim ihracına karşı set olarak kullandığı Saddam’ın ülke içindeki suçlarına da bir biçimde bulaşmanın huzursuzluğuyla sessizliğe gömülmeyi tercih ediyordu! Savaş halindeki İran (çoğunluğu Doğu Kürdistan) kentlerini kimyasal gazlar ve konvansiyonel silahlarla yerle bir eden Baas orduları, misilleme yapma imkanı olmayan veya buna tenezzül etmeyen ve ateş gücü çok daha etkisiz olan Kürd savaşçıların koruduğu alanlarda neler yapmazdı ki?

Dünyanın suskunluğunu da ardına alan Baas rejimi, Enfal’ı bir yok etme mühendisliği tekniğiyle ve sabırla uygulamaya başlamıştı. Kaderin garip bir cilvesi olarak kimi populer gazeteci iddialarına göre Hitler’in Lübnan’da doğan çocuğu olduğu söylenen Saddam Hüseyin, tıpkı “babasının’ Avrupa’da Yahudilere yaptığını, Kürdistan’da Kürdlere uyguluyordu.

Yeryüzünün gördüğü soykırımlarda yaşandığı gibi, bir grubu ortadan kaldırmak için; tanımlaması, toplaması ve yok edilmesi gerekirdi. 1987-1989 yılları arasındaki Enfal/Kürd soykırımında Baas rejimi aynı yöntemi uyguladı. Baas Partisi’nin Kuzey Irak Bürosu’nun Genel Sekreteri Ali Hasan El Mecid (Kimyasal Ali), şubat ve takib eden üç ay içerisinde, Enfal’de hedef olarak seçilecek grubun tanımlaması sürecine başladı ve kırsal bölgede yaşayan Kürdlere karşı düzenlenen bastırma hareketlerini artırdı. Bir kararname ile, Peşmergelerin ve ailelerinin mülk edinme haklarını ellerinden aldı; yasak ilan ettiği kurtarılmış ve tampon bölgelerde yaşayanların yasal hakları ortadan kaldırdı, “yıkıcıların” birinci derecedeki akrabalarının ve Muhaberatın rejim karşıtı olduğunu belirlediği yaralı sivillerin öldürülmesini emrini verdi. El Mecid, Haziran 1987’de, Enfal ve sonrasındaki Irak güçlerinin hareket tarzlarını belirleyen iki emir verdi. El Mecid’e göre yasak bölgelerde yaşayan sivil Kürd halkı Peşmerge ile hareket ediyordu ve dolayısıyla onlar da imha edilmesi gereken düşmanlardı. El Mecid’ın ilk emri yasak bölgelerde yaşamı yasaklıyordu. Bu yasağın anlamı o alanlarda hareket eden her şeyin imha edilmesi idi.

20 Haziran 1987 tarihinde, ikinci bir belge ile kitle katliamları emri veriliyor ve bunun detayları sıralanıyordu. Emrin 4. Maddesi’nde, birlik komutanlarına “Yasak bölgede yaşayan insanları topluca öldürmek için gece-gündüz karadan ve havadan bombalaması emri” veriliyordu. El Mecid’in sonraki emri “o köylerde yakalananlar sorgulanmalı, yaşları 15 ile 70 arasında olanlar merkeze iletilmeli, kendilerinden faydalı bilgiler alındıktan sonra kurşuna dizilmelidir” idi.

İkinci Aşama: Ele geçirme, toplama

Soykırım sistematiğine göre, ele geçirme ve toplama tamamlandıktan sonra imha başlayacaktı. Hedeflenen grup seçilmişti. Sıra seçilen grubun içinde ortak niteliklere sahip olanların tanımlamasına gelmişti: Bunlar öldürülecek olanlardı. Bu aşama daha kolaydı! El Mecid’in Haziran 1987’de yayınladığı emirlere göre, Enfal bölgesinde bulunan ve eli silah tutan her erkek öldürülecekti. Ordu ve Muhaberat, Enfal sırasında tutuklanan Kürdlerin isim, cinsiyet, yaş, yerleşim yeri ve ele geçirildiği yerleri içeren listeler hazırlamıştı. Askeri haber alma servisinin gözaltı merkezleri, 15 Mart 1988’de açılmıştı. Nisan ve Mayıs başlarında da kitle halinde ortadan kaybolmalar başladı. Gözaltına alınanların büyük çoğunluğu Kimyasal Ali’nin karargahının bulunduğu Topizawa’ya götürüldü. Burası Irak Ordusu’nun bir kamp yeri idi ve Kerkük yakınlarında idi. Topluca nakledilenlerin kimileri de Tikrit’teki kışlalara götürülmüştü. Kadınlar ve çocuklar kamyonlarla Dibis şehrindeki bir toplama kampına taşınmıştı. Yaşlı tutuklular ise Güney Irak’ta çölde İngilizlerden kalma Nugra Salman hapishanesine götürüldü. Sayıları 8 bini bulan bu yaşlıların yüzlercesi ihmal ve hastalık sonucu öldü. Eylül’deki son Enfal sırasında Behdinan’da tutuklanan siviller paralel bir uygulamaya tabi tutulmuştu. Büyük çoğunluk Duhok’ta ki geniş ordu merkezinde tutulurken, kadın ve çocuklar Musul’un Dicle nehri yakınlarındaki Salamiye kamplarına transfer edilmişti. Kadın, çocuk ve yaşlıların büyük çoğunluğu 6 Eylül affından sonra serbest bırakılırken, hiçbir erkek geri dönmedi. Kürdistan’ın özgürleşmesinden ve Irak’ın Saddam rejiminden kurtulmasından sonra ortaya çıkan çok sayıdaki toplu mezardan çıkarılan cesetlerin incelenmesinden anlaşıldığına göre, Enfal kayıpları büyük topluluklar halinde kurşuna dizilmiş ve Kürdistan dışında gömülmüşlerdir. Son yıllara dek Enfal kurbanlarının kitle halinde gömüldüğü üç mezarlığın yeri tespit edilmiştir. Bunlardan bir tanesi, Fırat nehrinin kuzey kıyısında Ramadi şehrinde, diğeri Musul’un güneyindeki Hadra bölgesinde ve bir diğeri de Samawa şehrinin dışındaki çöldedir. Son 3 yılda da Hemrin dağlarında, Kerkük ve Tıkrit arasında ve Tuzxurmatu kentinin batısında da toplu mezarlar bulunmuştur.

Kürdistan’da yas tutan onbinlerce siyah giysili kadın hala, kayıp yakınlarının cesedinin günün birinde bu toplu mezarlardan çıkacağı umudu ile Kürdistan Federe Hükümeti bünyesinde kurulan Enfalzade ve Şehit Yakınları Hizmet Bakanlığından haber beklemektedir.

Son aşama: Sivillerin imhası

BM uzmanlarının Kürdistan’da yaptıkları ve çeşitli kitaplara da konu olan raporlarına göre; Enfal’ın imha kampanyası, ilk aşamanın ilk uygulaması yani nüfus sayımından dört ay sonra, 23 Şubat 1988 gecesi, Sergelo-Bergelo’daki YNK karargahına yapılan saldırılarla başladı. Enfal, yedisi YNK’nin kontrol altında tuttuğu bölgelerde gerçekleştirilen toplam sekiz aşamada uygulandı.

YNK karargahını hedef alan ilk Enfal bir ay sürdü. Kampanyanın sonraki dalgaları genellikle daha kısa sürdü. Karadağ bölgesinde gerçekleştirilen ikinci Enfal 22 Mart-1 Nisan 1988’e kadar; Germiyan bölgesindeki üçüncü Enfal, 7-20 Nisan, Zê bölgesinde gerçekleştirilen ve en kısa süren, dördüncü Enfal ise 3-8 Mayıs arasında yapıldı.

Güney Kürdistan’ın kuzeybatısında bulunan PDK kontrolündeki bölge, İran sınırına uzak olduğu için Baas’a göre daha az tehlikeli idi. Bu bölge 1988’in Ağustos ve Eylül’de gerçekleştirilen son Enfal operasyonunun hedefi haline geldi.

Irak ordu birlikleri bu toplu öldürme kampanyaları sırasında yalnızca 15 Mayıs’ta başlayan beşinci Enfal sırasında Erbil’in dağlık alanlarında YNK Peşmergelerinin yoğun bir direnişi ile karşılaştılar, bunun üzerine ordu geçici olarak operasyona ara verdi. Saddam’ın ofisinden gelen bir emirle 6 ve 7. Enfaller temmuz ve ağustos aylarında iki kez gerçekleştirildi. Daha sonraları, 26 Ağustos’ta YNK’nin kontrol ettiği son bölge “temizlenmiş” olarak ilan edildi.

Aynı süreçte İran, Irak’ın savaşı sona erdirmek için öne sürdüğü koşulları kabul edince, cepheden çekilen çok sayıdaki Irak birliği Behdinan bölgesine yığıldı. Son Enfal 25 Ağustos sabahında başladı ve bir kaç gün içerisinde sona erdi. 6 Eylül 1988’de, Irak rejimi Kürdler için genel bir af ilan ederek açıkça pratikteki zaferini ilan etti.

Kürdistan’daki kitlesel katliamlar, Baas’ın İran’a karşı giriştiği “Kadisiye Savaşı’nda” elde ettiği zaferleri kutlandı ve Saddam rejimi devrilinceye kadar da, Irak devlet aygıtı ve resmi medyası aynı çılgınlığı sürdürdü.

Irak rejimi, Enfal’de yasal ve bürokratik strüktür oluşturarak kendi vatandaşlarına kimyasal bombalarla saldıran ilk devlet olarak tarihe geçmiştir. Irak uçakları 15 Ocak 1987’de, Türkiye sınırında Dohuk vilayetine bağlı Zewa Şakan’da ki, PDK merkezine ve Süleymaniye vilayetine bağlı Sergelo-Bergelo köylerine uçaklardan zehirli gazlar atarak saldırdı. 16 Ocak’ta Balisan ve Şeyh Wasan köyleri kimyasal saldırıua uğradı. Bu katliamlarda çoğunluğu kadın ve çocuk yüzden fazla sivil öldü. Bu saldırılarda yaralanarak Erbil hastanelerine kaldırılan onlarca kişi yataklarından alınıp kaybedildi. Bu saldırılar on sekiz ay boyunca devam eden ve kitlesel öldürmelerle sonuçlanan ve belgelenmiş en az 40 saldırının başlangıcı oldu. Baas rejimi kadın ve çocuk ayırmadan Kürdleri kitlesel olarak öldürme hedef ve strüktürünü ilan ediyordu. 1987’nin Nisan ve Haziran ayları arasında ordunun kontrol ettiği şehirlerarası yollar üzerindeki 700’den fazla köy yakıldı ve sakinlerinin çoğu imha edildi. Operasyonun üçüncü aşaması, Iran savaşındaki zorlanma nedeni ile gerekli kaynak ayrılamadığı için ertelendi. Ancak bu aşama sonraları gerçekleştirilecek Enfaller ile telafi edilecekti.

İlk saldırıdan sonra Irak piyadeleri ve Cahşlar hedeflenen bölgeyi kuşatarak, önlerine çıkan bütün yerleşim merkezlerini yok ediyor, evleri yağmalıyor, ardından gelen yıkma birliklerini de evleri ateşe veriyordu. Yıkmanın başlaması ile hedef halindeki Kürd kitlelerin “toplama ve ele geçirme” süreci ilerliyordu. Irak birlikleri, Kürdistan’ın yaşamın yasaklandığı bölgelerini tahrip ediyordu.

Ordunun askeri kamyonları, köylüleri konvoylar halinde toplama merkezleri ve kamplara taşırken, Cahşlar da araziye dağılanları yakalamak için bölgeyi tarıyordu. Çoğunluğu bölgedeki aşiret üyelerinden devşirilen Cahş birlikleri, sivil Kürdlerin operasyon alanından çıkmasına yardım ederek binlerce kişinin yaşamını da kurtardı. Bu arada kentlerde sıkı bir denetim kuran Muhaberat yerleşim birimlerinde Enfal kaçaklarını arama operasyonları düzenliyordu. Rejim Enfalden kurtulanları aldatıcı af ilanları ile de avlıyordu.

Nazi ve Baas’ın ikiz taktiği

Enfal anormal düzeyde acımasız olarak yürütülmesine rağmen bu aşamasına kadar devletlerin ayaklanma bastırma taktiklerinin kimi özelliğini taşıyordu. 2003 yılındaki ABD müdahelesi sonrasında açığa çıkan Irak resmi belgelerine göre, askeri harekatın başlangıcında ordunun esas hedefinin Kürd serhildanını bastırmak olduğuna işaret ediyor. Ancak bu amaç, Enfal’in bir soykırım hareketi olduğu gerçeğini ortadan kaldırmıyor. Ancak ayaklanmaları bastırma ve soykırım arasında özel bir ayrılık yoktur. Aslında biri, diğerini uygulamak için araç olarak kullanılabilir ve Kürdistan örneğinde de yaşanan aslında budur. “Anılan zamanda Irak Ordusu Kürd ayaklanması veya daha doğru bir tabirle Kürd direnişini bastırmak için soykırım uygulamıştır” denebilir.

Alman Nasyonal Sosyalistleri, Avrupa’da Yahudiler ve muhaliflere karşı uyguladıkları toplu cinayet ve holokost rejimini “olağanüstü önlemler, özel eylemler, Doğu’da yeniden yerleştirme” diye tanımlarken, Baasçılar, Kürd soykırımını, “toplu önlemler ve Güney’de yeniden yerleştirme” olarak tanımladılar. Kürdlere karşı Baas rejiminin işlediği ve bu tanımlar altında gizlemeye çalıştığı suç, soykırımlarım tipik tanımı olan; “ulusal, etnik, ırk ya da dinsel grupları ya da benzer grupları bir bütün veya kısmi olarak yoketme niyeti” ile tamı tamına uymaktadır.

Baas’ın kamp sistemi Nazi soykırımının boyutlarından birini hatırlatırken, katliamdan kurtulan Kürdlerin anlattığı öldürme yöntemleri, Nazi işgalindeki Doğu Avrupa’da faaliyet gösteren Hareket Grupları (Einsatzgruppen) veya seyyar öldürme birliklerinin faaliyetlerini anımsatıyor. Hareket Grupları, Nazi Almanya’sında Heinrich Himmler’in kontrolünde ve Reinhard Heydrich yönetimi altındaki Alman Ordusu’nun işgal ettiği bölgeleri ev ev arayarak Yahudileri, Romalıları ve komünistleri öldüren seyyar infaz birliklerine verilen isim idi. Einsatzgruppen’in 1941-1945 yılları arasında 1.3 milyondan fazla Yahudi’yi kurşuna dizdiği tahmin edilmektedir. A, B, C ve D isminde 4 Einsatzgruppe timi vardı ve her birlik 600-1000 askerden oluşuyordu. Nazi Hareket Gruplarının kullandığı standart yok etme tekniklerinin her biri Kürdistan örneğinde kullanılmıştır. Buna göre kimi tutuklu gruplar sıraya dizildi, önden kurşunlandı ve daha önce kazılmış toplu mezarlara itildi; diğerleri içine itildikleri çukurlarda makinalı tüfek ateşiyle öldürüldü; kalanlar balık istifi halinde, yeni öldürülenlerin cesetlerinin yanında yere yatırılıp kurşunladı; başkaları birbirine bağlanarak çukurlarının kenarında arkalarından vuruldu. Ardından, buldozerler ceset yığınlarının üzerini toprak veya kum ile örttü. Kimi toplu mezarlık alanlarda onlarca çukur tespit edilmiştir. Buralarda binlerce kurbanın cesetleri gömülüdür. Kürd kaynaklarına göre Enfal sırasında 182 bin kişi, daha ihtiyatlı olan kimi kurumlara göre en az 50 bin Kürd köylüsü öldürüldü.

Bürokratik soykırım

BM Soykırım Anlaşması’nın 1. Maddesi’ne göre; “Soykırım, barış ya da savaş zamanında uluslararası anlaşmalar altında bir suçtur.” Bir etnik-ulusal grubun savaşçı olmayan ve yakalanmış üyelerini yargısız olarak katletme, anlaşmazlığın niteliği ne olursa olsun, savaşta veya ayaklanma bastırmada kullanılan yasal tedbir sayılamaz. Baas’ın Enfal operasyonunun bir çok özelliği ayaklanma bastırma hareketlerinin çok ötesindedir. Operasyonların askeri amaçlarına ulaştıktan sonra, nelerin cereyan ettiği bunu ele vermektedir. On binlerce sivilin kitle halinde katledilmesi veya kaybedilmesi, onlarca yerleşim merkezine karşı kimyasal gazlar atarak binlerce kişinin öldürülmesi ve daha bir çoğunun dehşet içinde evlerini terk etmeleri; Ailelere ve topluma ait mülkiyet ve alt yapının, kırsal Kürd ekonomisinin, tarımsal ürünlerinin tamamının tahribi; Binlerce kadın, çocuk ve yaşlı insanın vahşi bir tutukluluk ortamında cezalandırılması ve bunun sonucunda yüzlercesinin ölümü…

Bürokratik bir devlet girişimi olarak örgütlenen Enfal, isyanı bastırma hareketi olarak da her bölümü kendine özgü aşamalara sahiptir. Uygulanması düzenli orduya bağlı askeri birliklerin ve Cahşların ellerindeydi. Enfal operasyonlarında toplanan siviller, işlemden geçmeleri yani tanımlanma, tasnif ve son aşamada ortadan kaldırılmak için farklı bir aparata devrediliyordu. Muhaberat, emniyet, Cahşlar ve Baas Partisi gibi değişik kurumlar Enfal’de sorumluluk üstlenmişti. Toplama kampları ve imha alanları Kürdistan’dan oldukça uzaklara kurulmuştu. Tutuklanan veya toplananların katledilmesi, ayaklanma bastırmanın askeri aşaması ile aynı anda gerçekleştirilmedi. Toplanan gruplar, ordu birliklerinin harekatı bittikten çok sonraları imha edildi.

Elde edilen ve yayınlanan resmi belgelere göre, Irak devletinin kitle katliamlarını, ortadan kaybolmaları ve göçertmeleri ve Kürdlere karşı girişilen diğer kampanyaları titiz bir şekilde planlandığını göstermektedir. Bu eylemler merkezi olarak yürütülmekle birlikte, harekat Saddam’ın sarayından en alttaki ordu ve Cahş birliklerine kadar yayılan çok sayıda resmi kurumun her düzeyde koordine edilmesiyle yürütülmüştü.

Enfal’ın her aşaması aşağı yukarı aynı özelliklere sahipti. Saldırılar tipik olarak havadan sivil ve Peşmerge hedeflerine karşı girişilen kimyasal saldırıları, Kürd savaşçıların askeri üs ve mevzilerine karşı girişilen askeri operasyonlar eşliğinde başladı. Hardal ve sinir gazlarının ölüm kokteyli bazıları gaz maskeleri edinen ve kendilerini savunmak için basit yöntemlere başvuran Peşmergelerden daha çok sivillere karşı daha öldürücü bir etkiye sahipti. Gazlı saldırılarda Sayw Senan köyündeki 2. Enfal’de 80’den fazla, Göktepe’deki 4. Enfal’de 150’den fazla, Wara’daki 5. Enfal’de 37 kişi öldü.

16 Mart’ta, Kürd kasabası Helebçe’nin en büyük kimyasal gaz saldırısına uğraması sonucunda 5 bin civarında sivil öldü. Helebçe aslında teknik olarak Enfal kampanyasının özel bir hedefi parçası değildi belki. Bu saldırı, Helebçe’nin Peşmerge tarafından ele geçirilmesine karşı girişilen bir misilleme idi. Ancak bu saldırı her bakımdan Kürd soykırımının bir parçası ve zirvesi idi.

 

Enfal, askeri olarak, 6 Eylül 1988’de sona ermişti. Tutuklandığında idam edilmemesi için hakimlere yakaran Enfal’ın Generali, Kimyasal Ali’ye göre, “Kürd sorunu çözülmüş, yıkıcıları imha edilmişti.”

Rejim bir de genel bir af ilan etmişti. Ancak rejimin katliamcı mantığı orta yerde duruyordu. Hapishanelerden salınanlar ve af yasası kapsamında sürgünden dönenlere, yani tüm maddi varlıkları yok edilenler herhangi bir destek ya da tazminat alamadılar. Onlar yeni toplu yerleşim alanlarına yerleştirildiler. Onlara yardım etmek isteyen siviller Muhaberat tarafından takibe uğradı. Enfalzedeler, tel örgü ve gözetleme kulesinden başka hiç bir alt yapısı bulunmayan Erbil’in çorak toprakları üzerinde bir alana atılıp bırakıldı. Burada, yüzlerce kişi, hastalık, açlık, soğuk veya gıda yetersizliği, ve kimyasal gazların sonradan çıkan etkilerinden dolayı öldü.

Enfal’ın resmi olarak bittiğinin ilan edilmesinden sonra 1988 sonları ve 1989’da onlarca Cahş köyü yakılıp yerle bir edildi. Askeri birlikler İran sınırındaki Qeladize kasabasını yıkarak, etrafını ‘yasak bölge’ ilan etti. Saddam’ın Baas Partisi’nin rejimi altında öldürme, işkence ve köylerin yakılması politikaları günlük hayatın bir parçası olarak devam etti.

Enfal’ın kızgın aşamalarından sonra da tutuklama ve idamlar devam etti, idam edilenler arasında af sırasında tutuklu bulunan kişilerde vardı. 1988 sonlarında gerçekleştirilmiş üç kitlesel idam olayı dünya kamuoyuna yansımıştır. Bu olaylardan birinde 180 Kürd öldürülmüştü. Kürdistan’ı özgürlüğe kavuşturan 1991 ayaklanması sonrasında Muhaberat binalarının birinde ele geçirilen dokumanlara göre 1989’un ilk sekiz ayı içerisinde 87 kişi idam edilmişti. Baas rejiminin bu kurbanları arasında Süleymaniye’de “Latin harfleriyle Kürdçe’yi öğretmekle” suçlanan lise öğretmeni Dilşad Meriwani de vardı.

Latince harfler öğrettiği için idam edilen bu Kürd öğretmenin öğrencileri ile birlikte gazetecilik yapıyor, Enfal’ın anılarını taze tutmaya, yitiklerini, alıp götürdüklerini unutmamaya, hafızamızı canlı tutmaya çalışıyoruz.