578F48F1-68F8-4B52-BC2E-590EE98B11A1

Teslim TÖRE

Bir çok basın yayın organı, yazar, Erdoğan 24 Haziran seçimini kazanmakla sistemi değiştirdiğini yazıp çiziyor. Sanki Türkiye’de demokratik bir devlet yapısı, bilvesile demokratik bir sistem vardı da Erdoğan onu sağcı, gerici, faşist bir sisteme dönüştürdü havası veriyorlar. Hayır böyle bir şey yoktur, Türkiye’de hiçbir zaman demokratik bir yönetim olmadı, T. C. kuruluşundan beri anti-demokrat, gerici, faşist karması bir sistem niteliğindeydi. Tek partili dönem sapına kadar diktatörlük sistemi idi. Çok partili sisteme geçtikten sonra siyasi gericilik egemen kılındı. 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat gibi askeri diktatörlüklerin hiçbirisi Portekiz “karanfil devrimi” gibi Türkiye’ye demokrasi getirmedi. Tersine, azılı diktatörlükler uyguladılar. Türkiye’yi Türkiye halklarına zindan ettiler. T.C. kuruluşundan beri halkların, azınlık ulusların, Kürtlerin, Alevilerin, devrimci demokratların cehennemi işlevi gördü. Mustafa Kemal’e o kadar övgüler dizen, kurtuluşun destanını en üst bir değer olarak üreten Nazım Hikmet gibi bir dünya şairine bile “vatan haini” damgasını bastılar, “vatanım, vatanım” diyerek ölmeyi reva gördüler.

Erdoğan’ın Rabia işareti ile saydığı “teklerin” hiçbirisi Erdoğan’ın değil, hepsi Mustafa Kemal’in eli ürünüdür. Erdoğan’ın “tek devlet” dediği yapıyı M. Kemal kurdu, Erdoğan değil. “Tek vatan” diyerek dayattığı vatanın “misakı milli” sınırlarını M. Kemal belirledi. “Tek bayrak” dediği ulusal sembolü M. Kemal resmileştirip, kalıcılaştırdı. “Tek millet” dediği Türk-Sünni kitlesinden oluşan “millet” de M. Kemal’in yarattığı milletti. Erdoğan söz konusu “teklerin” sadece bir tekrarcısıdır. “Tekler” ve daha fazlası Cumhuriyet’in üzerine oturduğu gerici, şoven, faşist olgulardır. O nedenle Erdoğan sistemin hiçbir şeyini değiştirmedi. Her askeri diktatörlük zaten parlamentoyu kapatıyor, “geçici bir kurucu meclis oluşturuyor”, keyfine göre bir yapı şekillendiriyordu. Bütün bu değişimlerde değişmeyen tek şey Kemalist ideoloji idi. Anti-demokratik değişimlerin tümü Kemalizm ideolojisi altında oluyordu. Erdoğan sadece bu ideolojiyi değiştirdi. Despotik, gerici, faşist devlet yapısını Kemalist ideoloji temelinde değil, Kemalist ideolojinin ürünü olan “yerli ve milli” kavramını kendi ideolojisi olarak yapılandırdı.

Aslında Kemalist ideolojinin kendisi de “Türk-İslam sentezi” idi. Söz konusu sentez, M. Kemal’den sonra hem geliştirildi, hem de devletle özdeş hale getirildi. O nedenle sözde bir ideolojik değişiklik yapılmış olsa da özde değişen bir şey yoktur. Globalizme bağlılık ve bağımlılığı desen asla değişmedi. Sadece yandaşa değişmiş havası verildi. Bence Erdoğan 24 Haziran seçimini hile hurda, anti-demokratik yol ve yöntemlerle kazanarak devleti değil, demokratik devrimci reformlar yolu ile demokratik halk iktidarına geçişin yolunu kesti. Gericilikten demokratik halk iktidarına geçiş süreci, hem nicel, hem de nitel olarak çok olanaklı hale gelmişti. Doğan Özgüden yoldaşın “47 yıl sonra ülkeye dönme umudu yeşermişti” dediği noktaya çok yaklaşılmıştı. 24 Haziran seçimi nedeniyle gerici sağcılık ikiye ayrılmıştı. Bir kısmı elinde olmayarak, istemeyerek toplumsal ilerleme sürecine katkı yapıyordu. İnisiyatif, kendi doğallığı ile demokrasi güçlerine geçmişti. Bütün dengeler demokrasiden yana evriliyordu. Karşı devrim Erdoğan’ın şahsında köşeye sıkıştırılmış durumdaydı. İktidar tümden olmasa bile el değiştirmenin eşiğinde duruyordu.

İktidar bir karşı devrimciden, başka bir karşı devrimci platforma geçseydi bile karşı devrimin en zorbası olan Erdoğan aşılmış, demokratik devrime giden yol açılmış olacaktı. Erdoğan 24 Haziran seçimini gasp ederek bu toplumsal ilerleme gidişine engel koydu. 24 Haziran seçimini gasp ederek devleti değil, demokrasiye, demokratik halk iktidarına doğru yol almakta olan toplumsal ilerleme sürecini değişime uğrattı. Bunu yapmakla hem kendisi hem de toplumsal ilerleme süreci için en kötü olanı yaptı. 24 Haziran süreci kendi doku ve dengeleri içerisinde devam edebilseydi, Türkiye demokrasi sürecini kendi iç dinamizmi ile yaşayacaktı. Erdoğan bütün pisliklerini kullanarak bu gidişi durdurdu. Söz konusu gidişi durdurduğu için eşyanın doğası gereği, dış dinamizm devreye girecektir. Esasında bundan böyle dış dinamizmin devreye girdiği de kesin gibi. Bu da Erdoğan’a neye mal olacaktır, belli değil. Ama çok pahalıya mal olacağına kuşku yoktur. Sadece Türkiye değil, bölge ve dünya bir değişim süreci yaşıyor. Bu sürece nereden ve hangi pencereden bakılırsa bakılsın, Mahir yoldaşın (Çayan) betimlemesi ile “suni dengeler üzerinde” devam eden bir süreç olmadığı, ekonomik altyapının tetiklediği siyasal üst yapı bütünlüğü içerisinde ilerleyen doğal bir süreç olduğu kendiliğinden görülür.

Diyalektiğin bu bütünlüğü içerisinde bakıldığı zaman mevcut sürecin Türkiye, bölge ve dünya çapında bir değişim sürecini ifade ettiği kolayca anlaşılır. Dünya bugüne kadar böylesi bir durumu hiç yaşamamıştı. Evet, dünya çapında iki dünya savaşı, dünya çapında çeşitli krizler yaşanmıştı, fakat şimdiki gibi lokal bir sorunun çok kısa bir zaman dilimi içerisinde dünya sorunu haline gelmesi olgusu hiç yaşanmamıştı. Örneğin Ortadoğu bugüne kadar çok savaşlar yaşadı. Arapların birbiri ile, Arapların İsrail ile yaşadığı çok savaş olmuştu. İç ayaklanmalar, kırımlar, soykırımlar çok yaşanmıştı, Ama hiçbirisi “Arap Baharı” gibi bir hoyratlığa büyümemişti. Kapitalizm globalleşip bir dünya sistemi haline gelince, ekonomik altyapının siyasal üst yapıyı belirlemesi nedeniyle tek tek ülkelerin sorunu bile dünya çapında sorun olarak belirginleşmeye başladı. Küresel kapitalizm tek tek ülkelerin sorunlarını bile küresel bir boyuta çıkartmaya başladı. Dünya çapında oluşmuş olan bu ekonomik alt ve siyasal üst yapı dengesi, ülkelerin devrim durumunu dünya çapına büyütme işlevi görmeye başladı. Bu işlev gelişmiş kapitalist ülkelerde demokrasi mücadelesi temelinde kendini idame ettirirken, bölgemiz Ortadoğu’da, yaşayarak da gördüğümüz gibi korkunç ve iğrenç savaşlarla kendini ifade ediyor.

Bunun dünyada ve bölgemizde böyle gitmeyeceği kesin. Bu olumsuz gidiş bir şekilde sonlanacaktır. Ama çözümün dünyanın bir numaralı çelişkisi haline gelmiş olan kapitalizmin kendi iç çelişkisi etrafında çözüleceği kuşku götürmez. Çünkü dünya kapitalizmin dünyası, çelişki de onun çelişkisi, egemenlik de onun egemenliği. Bu somut gerçeklik nedeniyle dünya liderlik tarzı da değişti. Trump, Putin, Erdoğan gibi liderlikleri yerli ve milli olarak ifade edilen sermayenin ulus ötesi konumuna gelememiş olan kesimi yarattı. Görülen kadarı ile söz konusu liderler kendilerini yaratan sermayeyi ülke ve ülkeleri dışında egemen hale getirmeye çalışıyorlar. Ama buna karşın ulus ötesi sermaye de hem egemenlik alanını elde tutmak, hem de daha yaygın hale getirmek için mücadele ediyor. Küresel sermaye ile küresel olamayan sermaye arsındaki çelişki şimdilik bir ekonomi savaşına dönüşmüş durumda. İki sermaye sınıfı arasında başlatılmış olan söz konusu ekonomi savaşı kapitalist dünyaya bir ivme katmıyor. Katmadığı gibi de sistemin altyapı temellerini sarsıyor, sistemi yıkıma sürüklüyor. Söz konusu yıkım en çok da ulusal sermayeyi etkileyecektir.

O nedenle ekonomik savaş ekonomi-politiği uzun süre devam edemeyecektir. Olan yine “yerli ve milli” sermayeye olacaktır. Bu ekonomi savaşının en önemli halkası olan Trump’ın başında kopacaktır. Çünkü söz konusu savaşın başını Trump çekiyor. Doğal olarak kabak da onun başında patlayacaktır. ABD’de korkunç bir paradoks yaşanıyor. ABD’ye egemen olan sermaye, ulus ötesi sermayedir. Hatta sadece ABD’de değil dünyanın bir çok alanında da egemendir. Ama siyasal üst yapı, yani iktidar, ulus ötesi olmayan, başka bir deyimle “yerli ve milli” sermayenin elinde. Bu durum şimdilik bir paradoks olarak var, yakın gelecekte felaket düzeyine varacak olan bir boyut kazanacaktır. Bu durum ekonomi-politiğin doğasına terstir. Çözüm de bu bağlamda ve eşyanın doğası gereği egemen ideoloji temelinde olacaktır. Toplum biliminin bu penceresinden bakıldığı zaman: Dünyanın, bir devrimin değilse bile, bir değişimin eşiğine gelip dayandığı net olarak görülür. Dünyanın en eski kapitalist emperyalist odakları AB, ABD gibi merkezler kelimenin gerçek anlamı ile sermaye temelinde saflara ayrılmış ve kesin bir mücadelenin içine girmiş durumdalar.

Üstelik bugüne kadar hiç görülmemiş ölçüde kadınların öncülüğünde yürütülen, dünya çapında bir mücadele de var. Tabi ki bu bir sınıf öncülüğü değil, ama sınıf öncülüğü yelpazesini çok aşan, ezilen tüm sınıf, katman ve halkları kapsayan sınıf temelli, fakat sınıf öteliği bir yapısal özellik kazanmıştır. Bu şimdilik bağımsız bir toplumsal güç durumunda. Ama ağırlığını, çıkarı olan tarafa koyacağı kesin. O zaman mücadele, dünya çapında bir sınıf boyutu kazanacaktır. Doğal olarak Erdoğan da bu boyutun içinde kalacaktır. Bu boyutun içinde kalmasının Erdoğan’a neye mal olacağı o zaman daha iyi görülecektir. Erdoğan’ın “değiştirmek” adına yapmış olduğu seçim komedisinin Erdoğan için nasıl bir trajediye dönüştüğünü o zaman göreceğiz.

Teslim TÖRE
30 Haziran 2018